(Bebeklik Ve Çocukluk Dönemlerimiz)
Çocukluğumuzda su değirmenlerimiz vardı. Atlara nal çakan nalbantlarımız, inşaat ustalarımız, ayakkabı tamircimiz, gaz lambaları ve çıralar için köy köy gaz satanlarımız vardı. Çerçiler köyleri dolaşır ve halkın ihtiyaçlarını temin ederlerdi. Yani market ve bakkallar ayağımıza gelir biz onlara gitmek zorunda kalmazdık. O vakitler, Türkiye nüfusunun çok büyük bir bölümü köylerde yaşardı.
Şehirlerde de köy hayatı nerdeyse devam ederdi. Gecekondularda, tek katlı binalarda otururdu insanlar. Öyle üst üste evler yoktu. Bu kadar geniş dünyada üst üste oturmayı düşünmezdi insanlar şimdiki gibi. Komşuluk ilişkileri sağlamdı. Güvenirdi komşular birbirine.
“Bizim Kuşak”ta yürüme çağına geldin mi hemen sorumluluk başlardı. Artık duruma göre iş yüklenirdi çocuklara. Kendi cazibesiyle, musluğu olmayan ve durmadan akan çeşmeden küçük bir kapla su getirmek gibi görevlerimiz olurdu. Biraz daha büyüdük mü artık tavuk, hindi, kaz gibi küçükbaş hayvanlarla ilgilenirdik, daha da büyüyünce büyük baş hayvanları takip sorumlulukları verilirdi. Kısacası, herkes durumuna göre aile hayatına katkı sağlardı.
Böylece hem hayata başlangıç yapılır hem de kendine güven ortamı kendiliğinden oluşuverirdi. Yani bizim kuşakta “Babamın canı sağ olsun.” deyip hor kullanacağımız bir otomobilimiz de yoktu. El bebek gül bebek yaşantımız olmadı. Okul çantalarımız çoğu kere ya bezden ya da tahtadan bavul şeklindeydi. Ama onları biz taşırdık, annelerimiz babalarımız değil. Bizi sevenler içinden sever, yaramazlık yaptığımızda da en azından azarlanma görürdük.
“Bizim Kuşak” çok hür yetişti. Şimdiki kuşak bunu anlayamayabilir. Akşamları ve gündüzleri boş vakitlerde çeşitli oyunlar oynardık. Büyüklerin liderliğinde gruplar oluşturur ve yıllar ötesinden gelen oyunlarımızı canlandırırdık. Ara kestim, saklambaç, haral, gütgüdü, çelik çomak, seksek, beş taş, dalyan, sülenke, ip atlama, daha çok bayramlarda genç kızların bağlarda büyük ağaçlara kurdukları sallangıçlar, yakar top gibi oyunlar bizim günlük oyunlarımızdı.
Güreş, koşu, yüzme, daha sonraları voleybol, futbol da sporlarımızdı. Toplarımızı kendimiz icat ederdik. Yani içine çaput, dışına yün ipliklerle sıkı sıkı dolayarak elde ettiğimiz toplarla oynardık. Daha sonraları normal toplarımız da olurdu ama hiç biri düzgün olmazdı. Belki gülle atma denemez ama “Kim ne kadar uzağa taş fırlatacak?” diye yarışlarımız da olurdu. Uzun atlama sporları da yapardık. At ve eşeklere biner, yarış yapardık. Sapan yapar, onunla uzaklara taş fırlatırdık.
“Bizim Kuşak” yakın köydeki akraba ziyaretlerine bazen kağnı, at arabası, eşek ve atlarla gittiği gibi bazen de çıplak ayakla yürüyerek giderdi. Öyle taksi, minibüs., otobüs gibi vasıtaları bilmezdik. Çok nadiren binersek de ininceye kadar anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan gelirdi. Çünkü içerisi benzin kokusundan ve sigara dumanından geçilmezdi. On iki kişilik minibüse yirmi kişi ve daha fazlasının bindiği olurdu. Bazen de kamyonların kasasına yarısı hayvan, yarısı insan yüklenir ve öylece kasabaya giderdi bizim kuşak.
Kamyondan inildiğinde yüzü gözü toz toprak içinde kaldığından kim kimdir kolay bilinemezdi. Ya konuşunca ya da elini yüzünü yıkayınca seçilirdi kimin kim olduğu.
Yüzmeyi kendi derelerimizde, oluşmuş derin su birikintilerinde öğrenirdi çoğumuz. Buralara gümbürdek derdik. Bazen de su bentleri yüzecek mekânlarımız olur, yetişkinler buna razı olmadığından ara sıra bizi kovalardı. Çember ve sürmecik de zevkle oynadığımız eğlencelerimizdi.
Oyuncaklarımızı büyüklerimiz yapardı veya biraz yetişmişsek ve elimiz yatkınsa kendimiz yapardık. Öyle oyuncakçıdan oyuncak alma gibi lüksümüz yoktu. Hem oyuncakçı da yoktu zaten. Anneler kız çocuklarına eski elbise parçalarından elleriyle oyuncak bebek yaparlardı.
Böylece hem oyuncak yapılmış olurdu hem de eskimiş bir bez değerlendirilir ve oyuncaklara elbise olurdu. Bütçeye yük olmayacak buluşlardı bunlar. Erkeklere de sürmecik, topaç, bilyali kaydıraç, kış için kızak, eski gazetelerden yapılan uçurtma, eski lastiklerden kesilip yapılan sapan vb. oyuncaklar yaparlardı büyüklerimiz bizim için… (Devam edecek)
***
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Gevher Aktaş Demirkaya
Gelincik Çiçeğinin Bize Anlattıkları
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı -11 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /3
Deniz İmre
Küçük Bir Ülke
Serhan Poyraz
Kadınlar / Charles Bukowski
Nevin Bahtişen
Yazdıkça İyileşir İyileştikçe Yazar
Dilek Tuna Memişoğlu
Bayram Hoş Bir Sadâ
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Mehmet Şahan
Paylaşmak /2
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar