En yakın arkadaşım olarak atfettiğim, o kör olmayasıca alaycı yüz sabahtan beri aklımdan çıkmıyordu. Hani dudakların hafif yukarı kıvrıldığı ama sende uyandırdığı şeyin gülümseme değil de hafif bir kusma isteğiyle karışık mide bulantısı olduğu o ifade.
Tartışmamız "30 yaşında koskoca kadınım, ne istediğimi biliyorum, neyi reddettiğimi de!" cümlesi ile alevlenmiş, sonunda o alaycı ifadeye dayanamayarak odayı terk etmemle sonuçlanmıştı.
"Zeynep, nereye gidiyorsun?" cümlesini hayal meyal duymuştu kulaklarım. Tabii ki benim cevabım olan "Cehennemin dibine!" cümlesini de onun kulakları.
"Cehennemin dibine… ve belki de en sonunda kendime!"
Ve o terk edişten sonra, gözümün önünde beliren boşlukta süzülen, birbirine bağlı 3 halkalı zincir görüntüsü. Artık bu bilmecelerden de bıkmıştım. Zihnimin bana oynadığı bu oyunlar...
Zihnimden bana gelen mesajların bir ses, hatta bir fısıltı şeklinde olması elbette hayatımı kolaylaştıracaktı ama hayır, onlar mutlaka bir görüntü olarak belirip beni de bir belirsizliğin içine atıyorlardı. Artık bu görüntülere aldırış etmemeyi de öğrenmiştim, doğru bir yöntem olduğunu savunduğumdan değil. Çünkü bu görüntülerin anlamını çözdüğümde gerçekliğe bir adım daha yaklaşmış oluyordum ki bunu da her zaman istediğimden çok emin değildim.
Bu defa belki farklı olacağını umuyordum. Bu terk ediş ile bu zincirin, halkaların nasıl bir ilişkisi olabilirdi? Düşünmekle bulunacak bir bilmece de değildi ki! Sahi bilmeceler nasıl çözülürdü?
Bilmecenin yarattığı duyguyu mu takip etmeliydim, sabah yaşadığım sahneyi mi hatırlamalıydım ya da beliren görüntüyü hiç yorumlamadan olduğu gibi anlamaya mı çalışmalıydım?
Beynimin içi o kadar çok belirsizlik ile dolmuştu ki konuşmak, yürümek hatta hayatı sürdürmek için gereken en basit günlük aktiviteler bile neredeyse imkânsız hale gelmişti.
Gerçi daha bir gün önce, otuz yaşında koskoca bir kadın olduğumu söylemiştim ama..
Ve o gün okuduğum gazete haberi geldi aklıma: "Beynin tam olarak gelişimi 32 yaşında tamamlanıyor!"
İşte o alaycı gülümseme şimdi de benim yüzümde belirdi. Ne yapmalıydım? Şimdi de kendime mi kızmalıydım? Kendime kızıp kendimi mi terk etmeliydim?
Sabah terk ettiğim kimdi?
Tek terk ediş şimdilik yeterliydi, o yüzden bilmeceye odaklanmaya karar verdim.
3 halkadan oluşan zincir…
Ve sabah ağzımdan dökülen kelimeler; "Neyi istediğimi biliyorum, neyi reddettiğimi de!"
Ne istediğini ve neyi reddettiğini bilmek: Netlik
Bu netliği reddeden bağın yanından uzaklaşmak: Kararlılık
Ve bunların sonucunda ulaşılan şey özgürlük olabilir miydi?
Aynı zincirin halkaları gibi birbirine bağlı üç kavram;
Netlik, kararlılık, özgürlük olabilir miydi?
Netlik zihinseldi;
Kararlılık davranışsal;
Özgürlük ise varoluşsal bir olgu değil miydi?
***
" Kadere inanır mısın Neo?"
"Hayır"
"Neden?"
"Çünkü hayatımı yönlendiremediğimi düşünmeyi sevmiyorum."
Artık bu hayatta hiçbir şeyin anlamsız bir tesadüf olmadığını düşünüyorum. Zihnimde beliren bu bilmeceyi çözmeye niyet edip bu filmin yine, hem de kaçıncı kez karşıma çıkması…
Evet daha 30 yaşındayım; yani bilim insanlarına göre ‘tam anlayışa’ iki yılım var ama bu filmi çok defa izleyip anlamamış olmak ama şu anda her sahnenin zihnimde domino taşları gibi birer birer devrilmesi…
"Hayatımı yönlendiremediğimi düşünmeyi sevmiyorum."
Bu sahneden sonra durup biraz düşünüp belki de beş-altı kere tekrar başa alıp yeniden izledim. Ve bunu yapanın sadece ben olmamasını umdum.
Matrix'in vizyona girdiği tarihe baktığımda ben daha dört yaşındayken ortalığı kasıp kavurduğuna inanamadım. Keşke bu rakam üç olsaydı belki kafamda dönüp duran bilmeceme bir ışık tutabilirdi.
Bu denli derin felsefik ve düşünme biçimimizi değiştiren filmlerden birinin ben daha dört yaşında iken vizyona girmiş olması da bir tesadüf mü?
"Gerçekleri görmeni engellemek için gözlerinin önüne çekilen bir dünya."
Morpheus’un Matrix’in ne olduğunu tanımlarken Neo’ya sarf ettiği bir cümle.
Ve devam eder; "Beyninin içi bir hapishane."
Ve insan düşünür. Öyle mi?
***
Bilmece diyorum ya… Belki de hiçbir şey bilmece değil, her şey gayet açık. Ama insan gerçekleri görmek istemeyince ve beynimiz bunu fark edince bizi bir sis perdesinin bir belirsizliğin içine atıveriyor.
"Gerçeklerin er ya da geç çıkmak gibi kötü bir huyu vardır" zihnimde yankılanan, bana ait olmayan, nerede okuduğumu hatırlamadığım bir cümle.
Sen istemesen de evet istemesen de dirensen de doğru olmaması için ısrarla yönünü değiştirsen de işte hayat maalesef öyle değil.
Bir gün kütüphanende yıllardır okunmayı bekleyen bir kitap, en ufak bir sarsıntı dahi olmaksızın, depremden hiç bahsetmiyorum bile günlerdir ısrarla besleyip büyüttüğüm toz tanelerinin ömrüne son vermeye çalışırken önüne düşüveriyor mesela.
Yazarının Erich Fromm, kitabın adının da ‘Özgürlükten Kaçış’ olması tabii hep tesadüf.
Ve o cümle, okkalı bir yumruk gibi göğsümün tam ortasına iniveriyor:
"Dış dünyadan özgürleşseniz bile tam özgürlük için iç dünyanızın kısıtlamalarından kurtulmanız gerekiyor."
Ne demek oluyor bu?
Ben şimdi özgür değil miyim?
Yıllardır dış dünyaya, günümüze uyarlanmamış geleneklere göğüs gerdim. "Özgürüm ben!" diye haykıran 30 yaş ergenliği ile kitabı içimden fırlatmak geliyor. Şükürler olsun ki olgunlaşmaya kalan iki yıl dizginliyor bu hislerimi.
Olgunluğa yaklaşmış iç sesim, "İnsan, kısıtlayıcı dış dünyadan kurtulduğunda özgürlüğe ulaştığını zannediyor ama gerçek öyle mi?" diyerek kendi sakinliğini bana yüklüyor.
Ve önüme açılan sayfada, Erich Fromm diyor ki; "Özgürlük insan olanın doğasında vardır, bastırılabilir olmasına karşın tekrar tekrar açığa çıkma eğilimi taşır."
Bu cümle beni bir önceki balyozun uyuşturucu etkisinden mi yoksa iç sesimin sakinleştirici etkisinden mi bilemiyorum çok da sarsmıyor. Duygularını bastırmada kâinatın şampiyonu olmama rağmen.
"Acaba özgürlük sadece dış baskının yokluğu mudur yoksa aynı zamanda bir şeyin varlığı mıdır?"
***
Ve o en meşhur sahne; Kırmızı hap mı? Mavi hap mı?
Mavi hap: Sabah yatağında uyanırsın ve istediğin ne ise ona inanırsın.
Kırmızı hap: Gerçekliği görürsün.
Tabi ki mavi hap Neo!! Pişman olacaksın Neo! Ah Neo!
Ne oldu şimdi? Bulanık sulardan gerçekliğe doğru yol aldın.
Konforunu, güvenli alanını terk ettin. Ne uğruna?
***
Havada süzülen 3 zincirli halka…
Ve özgürüm…
Ama neden endişeliyim?
İnsanın varoluşundan beri sorduğu en temel soru:
Özgürlük gerçekten var mı yoksa bir hayal mi?
İnsansal deneyim olarak acaba özgürlük nedir?
Sizce?
Bildiğim bulanık ama konforlu sularda kalmak mı, cesaretle bir adım atıp henüz belirsiz olan ama çaba ile belirlenecek sürece başlamak mı?
Evet, beni kötü hissettiren bir bağdan özgürleşmiş olabilirim ama o bağın huyunu, suyunu biliyorum. Onun yanında her zaman kararlı durmak zorunda değilim. Ama… acaba?
Ah Neo, hep senin yüzünden!
İnsan konfor alanında olduğunda kendini rahat hissetse dahi bu his acaba rahatlık mıdır? Yoksa bir kaçışın zihnimizde kurnazca dönüştüğü gerçek dışı bir duygu mudur?
Tozlu raflardan önüme düşen sayfalar devam ediyor; "Adı gibi bize konfor vermeyecek, devamlı olarak kendimizi, özümüzü bulmamız için bizi rahatsız edecektir. Konforu rahatsızlık olarak fark edebilirsek tabi ki."
Çok üzerime alındım. Konforu rahatsızlık olarak fark etmem mi gerekiyor?
Ve cevap Erich Fromm’dan geliyor;
"Buna herkesin cevabı farklı olacaktır. Bana göre özgürlük insanın yaratıcı gücünün farkına varmasıdır."
***
"Gerçek dünyaya hoş geldin!"
"Öldüm mü?"
"Ölüme yaklaşmadın bile!"
***
Özgürlüğe tam kavuşmak anında iken duyduğum endişe, mevcut bağdan sıyrılmanın verdiği boşluk duygusuydu.
Hem kendim için hem de Neo için.
Ve bu bağdan kendimi kurtardığımda yaşayacağım duygu elbette yalnızlıktı.
Öfkem yok olduktan sonra kalan duygu yalnızlıktı. Ama bu bağ ile yaşamaya devam edersem o zaman da özgürlüğümü yitirecektim.
Seçim zamanı.
***
"Gerçek ne kadar acı ve dehşet verici."
"Kolay olacağını söylememiştim Neo, sadece gerçek olacak demiştim."
"Geri dönemem değil mi?"
"Dönebilseydin gerçekten ister miydin?"
***
Tabi ki isterdi! Morpheus’un bu soruları!
Özgürlüğün soğuk rüzgarındansa hapishanenin tanıdık duvarları daha güvenli değil mi?
***
Kumandaya basmasaydım televizyon açılmayacaktı, tozlarla yaşamaya devam etseydim kitap da önüme düşmeyecekti. Ah bu tesadüfler, insanın ömrünü tüketiyorlar.
Fromm’a göre modern insan görünürde özgürdür ama toplumsal beklentilere uyum sağlamak için kendi bireyselliğini terk eder. Çünkü gerçek özgürlük; belirsizlik içerir, yalnızlık getirir, sorumluluk ister.
Şükürler olsun ki Erich Fromm burada çözüm yolunu da söylüyor;
"Gerçek özgürlük için benliğimize ulaşmak için üretmemiz, sevmemiz ve diğer insanlar ile iş birliği içerisinde olmamız gerekecektir."
***
Tamam, benden bu kadar. Direnmeyi bırakıyorum ve özgürlük istiyorum.
Ama bu kadar endişe içindeyken;
Nasıl üreteceğim?
Nasıl seveceğim?
Diğer insanlar ile nasıl yan yana yürüyeceğim?
***
Hepsini bırakmalısın Neo; korkuyu, inançsızlığı.
Zihnini özgür bırak!
Üretmek istiyorsan korkuyu bırak
Sevmek istiyorsan şüpheyi bırak
İnsanlar ile yan yana yürümek istiyorsan zihnini özgür bırak.
***
Ayaklarım geri gitmek üzere, bedenimi nasıl zor tutuyorum anlatamam, son hız olay mekânına sevgili bağım ile tartıştığım âna dönmek istiyorum.
Bu sesler nereden geliyor? İçimden mi? Kim söylüyor?
***
Ve Fromm devam ediyor: “İnsan korku ve belirsizlikten kaçtıkça özgürlüğünü de terk eder. Özgürlüğünü yaşabilmesi ancak kendi içindeki kaygıyla yüzleşmesi onun üzerinden yaratıcılığını ve sevgisini inşa etmesi ile mümkündür. “
***
Şimdi sıra bende;
"Önce korkunu kabul edeceksin; endişe, özgürlüğün kaçınılmaz bedelidir."
Teşekkürler canım ben.
İnsanın kendi kendine teşekkür etmesi de hoş bir duyguymuş. Teşekkürler…
Ama itiraf edeyim ki bazen gerçek acıtır, hatta belki çoğu zaman. İnsan uykusuna devam etmek istiyor. Uykuda olmak rahat, efor gerektirmiyor.
Ama gerçek mi? Huzurlu mu?
***
Basit bir tartışmadan sonra -şimdi basit geliyor tabii, sen onu bir de bana sor -gözlerimin önünde beliren üç halkalı zincir:
Netlik ve kararlılık sonunda özgürlüğe ulaşacağımı, özgürlüğe giden yolun ise yaratıcılıktan, sevgiden ve işbirliğinden geçtiğini anlatmak istemiş bana. En başta söylediğim gibi bunu biraz daha kolay anlatmanın yolu olamaz mıydı? Neyse.
Belki de özgürlük kırmızı hapı yutmaktan değil onu yuttuktan sonra attığın her adımı sahiplenmekten geçiyordu ve Fromm’un da dediği gibi; "Özgürlük yönsüz bir boşluk değil, seçilmiş bir yönün sorumluluğuydu."
Bilmecemin çözümündeki tüm ipuçları için Matrix’in yaratıcılarına ve Erich Fromm’un “Özgürlükten Kaçış”ına sonsuz teşekkürler.
En özel teşekkürlerim ise her zaman yoldaşım olan iç seslerime...
***
Mehmet Şahan
Em Olmak Lazım
Sedat İlhan
Çözümsüzlük /5
Musa Aşkın
Usulca Sessizlik
Yusuf Sarıkaya
Bizim Kuşak /8
Serhan Poyraz
Shakespeare ve Hamlet / Mina Urgan
Dilek Tuna Memişoğlu
Yeni Yıla Girerken
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Yeni Yılınız Kutlu Olsun
Gevher Aktaş Demirkaya
Kızılca Gün - 27 Aralık 1919 Cumhuriyete Giden Yolun Dönüm Noktası
Ahmet Furkan Demir
Hiss-i Urfa
Ebru Bozcuk
Kandır Beni 2026
Deniz İmre
Schopenhauer’in Sarkacında: Bir Sağa Bir Sola
Nevin Bahtişen
Hayatımdan Notlar
Hüseyin Uyar
Yeni Çağda Dostluk Paradoksu
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Sami Çelik
Gece ve Sis
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Hayatın Matematiğini Öğrenmek
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Mine Çağlıyan
Özgürlük
Suna Türkmen Güngör
Ruhun Terazisi
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Ayfer Güney
Dur
Hamiyet Su Kopartan
Meşguliyet
Turan Demirci
Yapılmayacaklar Listesi
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Hakan Cucunel
Türk Edebiyatı ve Türkçe Edebiyat
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Demet Mannaş Kervan
Sözde Hayvanseverin Eseri: Sokak Köpeği
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar