ASYA
Sabahın erken saatleriydi. Asya, sınıf arkadaşlarıyla otobüse bindiğinde güneş yeni doğuyordu. Camdan dışarı bakarken gideceği yerin hayalini gözlerinde canlandırıyordu. Gökyüzündeki lacivert, yavaş yavaş gün ışığına teslim oluyordu.
Sessiz sokaklardan geçerken otobüs yavaşladı. Asya'nın içindeki çocuk biraz daha sustu, yerini tuhaf bir ciddiyet aldı. Gülerken bile pembe dudaklarına yerleşmiş bir olgunluk vardı. Oysa henüz on yaşındaydı. Hayat omuzlarına erken çökmüş, yaraları erken açılmış, yüreği bedeninden önce büyümüştü.
Ankara griydi. Yorgun görünse de vakur bir duruşu vardı. Öğretmenleri anlatıyor, çocuklar heyecanla dinliyordu. Yıkılmış sütunlardan, eski medeniyetlerden, taşlara kazınmış hatıralardan söz ediliyordu. Ama Asya taşların hikâyesini kalbiyle dinliyordu. Ona göre taşlar suskun değildi, sabrı anlatıyordu.
Otobüs durduğunda öğretmenleri, "Herkes yavaş yavaş, dikkatle ilerlesin." dedi.
İlk adımı attıklarında heyecan, yerini sessiz bir hayranlığa bıraktı. Anıtkabir’e girdiklerinde öğretmenleri anlatmaya başladı:
"Burası 262 metre uzunluğunda. Yolun iki yanında bulunan 24 aslan heykeli, 24 Oğuz Boyu’nu temsil eder."
Türk milletinin birlik ve beraberliğini gösteren bu heykeller, Anadolu’da uygarlık kuran Hititlerin sanat üslubu ile yapılmış, aynı zamanda kuvvet ve sükûneti de anlatıyordu. O an sanki herkes daha yavaş, daha saygılı yürüyordu. Hem dinliyorlar hem de etrafa hayranlıkları yüzlerinden belli oluyordu. Aslanlı Yol’da yürürken herkesin adımları daha da yavaşladı. Sanki herkes aynı anda daha saygılı olmayı öğrenmişti. Yolun sonuna geldiklerinde Tören Meydanı’na çıktılar. Karşılarında uzun merdivenler uzanıyordu. "Bunlar 42 basamaklı." dedi öğretmenleri. Çünkü bu sayı, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet’i ilan ettiği zamanki yaşını simgeliyordu.
Merdivenleri çıktıklarında sessizlik büyüdü. Bu sessizlik korkutmuyordu. Bayrak gökyüzüne doğru yükselmişti; rüzgârla değil, onurla dalgalanıyordu.
Sağda İstiklal Kulesi, solda Hürriyet Kulesi…
Kapılarda askerler dimdik, kusursuz bir şekilde nöbet tutuyordu.
Asya bir an babasını düşündü. Üniformasını, ayakkabılarını, adımlarını…
Şehitlik bölümüne geçtiklerinde öğretmenin sesi inceldi. Mezar taşları yan yana dizilmişti. Hepsi aynıydı ama hiçbiri birbirine benzemiyordu. Çünkü her birinin altında başka bir çocukluk, başka bir gülüş, başka bir hayal yatıyordu. Asya eğildi. Bir isim okudu.
Bir tarih…
Bir yaş...
Dudakları titredi ama ağlamadı.
Burası ağlama yeri değildi.
Burası söz verme yeriydi.
Elini kalbine götürdü. Annesinin sesi çınladı kulağında:
"Baban bizi hep görüyor. Ne zaman hissetmek istersen elini kalbine koy."
Tam o anda kalbinin içinden bir ses yükseldi:
"Ben buradayım kızım."
İrkildi ama korkmadı. O küçücük bedenin içinde kocaman bir özlem vardı. Yarım kalmış bir “baba” kelimesi.
"Benim kızımın adı Asya olacak." demişti babası.
Güneş gibi olsun.
Güçlü olsun.
Yıkılmasın.
Belki de adını bir dua gibi bırakmıştı. Çünkü Asya gücü, sabrı ve dayanıklılığı taşıyan bir isimdi. Etrafına baktı. Kimse onun içindeki sesi duymamıştı. Ama o biliyordu: Babası bir mezarın altında değildi.
Rüzgârdı.
Bayraktı.
Askerlerin dimdik duruşuydu.
Taşların suskunluğuydu.
O an anladı:
“Şehitler ölmezdi.”
Onlar, bir çocuğun içinden geçen "Ben de güçlü olacağım." cümlesinde yaşardı.
Asya’nın yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Birden burnunun ucunda yumuşak bir dokunuş hissetti.
"Uyan, benim güzel kızım." dedi annesi.
Asya gözlerini açtı. Kollarını esnetti. Annesini görünce hemen boynuna sarıldı. Annesinin gözleri doluydu.
"Neden ağlıyorsun, anne?" diye sordu.
"Seni geziye gönderemedim ya…" dedi annesi.
Asya başını kaldırdı. Gözlerinde güçlü bir olgunluk ve tatlı bir gülümseme vardı. Belki Ankara’ya gitmemişti. Ama kalbinin içinde en uzun yolculuğunu yapmıştı.
"Geziyi boş ver anneciğim." dedi usulca.
"Bana babamı anlat..."
***
Editör: Serpil Azapoğlu













































