Sorgula, Sorgula… Nereye Kadar?
Bir söz vardır, bilmem duydunuz mu? Bir konuyu sorgularken 7 kere “Neden?” diye sorarsak cevap illaki Tanrı'ya bağlanırmış. Zira Tanrı kavramı, zihni sonsuz bir döngüden korumak için durulan son noktadır. Tabii bu durum inananlar için geçerli. Tıkandığımız yerde “Çünkü Allah öyle yaratmış,” ya da “Çünkü Allah öyle istedi.” laflarını çok kullandığımız olmuştur.
Söyleriz ve rahatlarız, konu biter. Bir yaratıcı güce, Tanrı kavramına inanmayanlar içinse aşırı sorgulamanın sonu bilinmezliğe varır; cevap tükenir ve bu bilinmezlik insanı huzursuzluğa sürükler. Sonunda, teslimiyet ile gelen huzur da olsa bilinmezlikle gelen huzursuzluk da olsa çok fazla "Neden?" diye sormak sizi artık fiziki dünyadan çıkarıp varoluşun temeline inmeye zorlar.
Olayın, sorgulamadan çıkıp anlam arayışına dönmesine sebep olur. Metafiziğin, varoluşçu felsefenin içinde debelenip durursunuz.
E fena mı? Hiç sorgulamayalım mı yani? Sorgulamayıp da verilen talimatı emir eri gibi yerine getiren bir robota mı dönüşelim? Sorgulamayıp da çobanın gösterdiği yöne bodoslama giden koyunlara mı benzeyelim? Yok, yok! Onu demek istemedim. Sorgulayın tabii. Hatta mutlaka sorgulayın. Hiçbir şeyi sorgulamadan kabul etmeyin.
Sorgulama, bir bilginin doğruluğunu teyit etmenin ötesinde zihinsel özgürlüğü, toplumsal gelişimi sağlayan en temel araçlardan biridir. Hem de insanın farkındalığını yükselten, doğru bilgiye ulaşmasını sağlayan, manipülasyondan koruyan, problem çözme yeteneğini geliştiren bir araç…
Buradaki soru, "Sorgulamanın bir sınırı var mı?" sorusudur. Şahsi fikrimce sorgulamanın konu bazında hiçbir sınırı olmamalıdır. Her konu ve her şey sorgulanabilir olmalıdır. Burada belirleyici olan nereye kadar sorgulayabileceğimizdir. Bir robota dönüşmek ile bilinmezlik girdabında akıl sağlığımızı yitirmek arasındaki sağlıklı bölgede kalmak, 'Sağlıklı düşünebilen bir insan' olabilmek dengeli bir sorgulayıcı olmayı gerektirir.
Dengeli bir sorgulayıcı ise kendisi için sağlıklı bölge bandının genişliğini bilen insandır. Bant mı, ne bandı? Efendim, "bant" dediysem kişinin eğitim durumu, kültür seviyesi, yaş, tecrübe, zekâ seviyesi, sorgulanan konu gibi kavramlara göre kişiden kişiye farklılık gösteren sorgulayabilme aralığından bahsettim.
Şimdi ben tutup da kuantum fiziği, solucan deliği, zamanın bükülmesini falan sorgulasam iki soru sonra nakavt olurum, bant genişliğim o derece dar. Dolayısıyla, bir konuyu sorgularken işin sonu varoluşa, metafiziğe varmışsa ve bu konularda yetkin değilseniz çok rica edeceğim, durun. Bilmediğiniz sularda bilirmiş gibi yüzmeyin, boğulursunuz. Ne demiş adamın biri, "Ne bildiğini ve ne bilmediğini bilmek hayat kurtarır." Kim dedi bilmiyorum!
Ha diyorsanız ki "Benim bu düzeyde de sorgulama yapma yetkinliğim var" ki bunu gerçekten bilmek ile öyle sanmak yanılgısına düşmek kolaydır, eminseniz buyurun efendim, dibine kadar sorgulayın. İster evrenin başlangıcından, Big Bang üzerinden sorgulayın ister ahlak felsefesi üzerinden, size kalmış.
E hadi o zaman biraz sorgulayalım! “Neden yağmur yağar?” sorusuna, sorgulama bilinci olmayan bir insanın vereceği cevap “Allah öyle istedi” olur. Konu biter, hayat devam eder. Ancak devam eden o hayat hiçbir derinliği olmayan sığ bir hayat, anlamdan azade bir nefes alma sürecidir. Sorgulamaya açık insan ise en azından “Yoğunlaşma olduğu için.” cevabına, “Neden yoğunlaşma olur?” sorusunu sorar. Bilimsel seviyedeki bilgisi oranında fizik yasalarıyla sorusuna karşılık bulur. Bilmiyorsa da sorgulamak onu araştırmaya, öğrenmeye yönlendirir. Sonrası mı? “Peki bu fizik yasaları nereden çıktı? Bu yasalar gerçekten var mı?”… Gider de gider.
Şimdi yağmuru bir kenara bırakıp başka bir örnekleme yapalım. Ahlak! Pek çok konu gibi ahlak konusunda da “neden, niçin” zinciri bizi nesnel bir temel arayışına iter ve sonucunda da ahlakın kişisel bir tercih mi yoksa evrensel bir zorunluluk mu olduğu sorusuna yanıt ararken buluruz kendimizi. Ahlak insanlık arasında bir kabul mekanizması ya da uzlaşı mıdır, mutlak bir gerçeklik midir? "Uzlaşıdır" derseniz bir yere vardınız, içiniz rahat konuyu kapatabilirsiniz. Yok hâlâ zorlamaya devam eder de "Mutlak gerçeklik" derseniz hayırlı olsun; bu mutlaklığın temelinde yine Tanrı'ya vardınız. Peki bir sorgulamanın sonu Tanrı, yaratıcı kavramına vardığında bitmek zorunda mı? "Yoo değil," dedim ya bu sizin bant genişliğinize bağlı. O hâlde hadi devam edelim.
“Tanrı bir şeyi iyi olduğu için mi emreder yoksa Tanrı emrettiği için mi o şey iyidir?” Al da bozdur, bu nasıl soru şimdi? Eğer bir eylem Tanrı'dan bağımsız olarak iyi ise ve Tanrı o iyiyi bildiği için bize emrediyorsa o zaman haşa huzurdan, Tanrı'dan önce ve Tanrı'nın üzerinde bir iyilik yasası var anlamına gelir. Yok, yok, bu olmadı!
E peki bir şey Tanrı öyle istediği için iyi ise? İnançlı insanlar için bu yaklaşım kabul edilebilir ama inanmayanlar, “Nasıl yani! Ahlak keyfi bir şey mi?” sorusunu irdelemek isteyebilir.
Ahlak, Tanrı'nın isteği ya da emirlerinden değil; doğasından kaynaklanır. "İyilik Tanrı'nın özüdür, Tanrı iyi olduğu için kötü bir şeyi emretmez." deseniz de nafile! O zaman da "Tanrı'nın iyi olduğunu nereden biliyoruz, Tanrı'ya inanmayan ama ahlaklı olan insanları nasıl açıklayacaksınız?" soruları gelir. “Çünkü bir şeyin kötü olduğunu anlamak için illaki Tanrı'nın söylemesine gerek yok. Mesela işkencenin insana verdiği somut zararları bilimsel olarak da ölçebilirsiniz” diyebilirsiniz, “Peki Tanrı emirleri ile bilimsel doğrular her zaman tutarlı mıdır?” Haydaa, sıkıntı bastı artık. Yeter artık yeter! Ama yetmez.
Demek istediğim bu soruların sonu gelmez. Getirmek lazım. Ahlakın Tanrı'nın doğasından kaynaklandığını ya da akıl, mantık, empati gibi insani melekelerle açıklanabileceğini, hangisini seçerseniz seçin ama seçin artık. İnsan aklı da bir yere kadar!
Bant aralığımız ne kadar geniş olursa olsun bir konuyu sorgularken artık amacını aşan yerlere vardığında işlevini ve yararlılığını yitirdiğinde ihtiyacımızı karşılamak yerine sıkıntıya sebep olduğunda hele ki bilgimizin yetersiz olduğu sorulara vardığında artık sorgulamayı sonlandırmak gerekir. Zira, sonrası sadece ahkâm kesmek olacaktır.
***
Serhan Poyraz
Kadınlar / Charles Bukowski
Nevin Bahtişen
Yazdıkça İyileşir İyileştikçe Yazar
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı /9 -Gölge Güçlerin Yükselişi
Yusuf Sarıkaya
Ahde Vefa
Dilek Tuna Memişoğlu
Bayram Hoş Bir Sadâ
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /2
Mehmet Şahan
Paylaşmak /2
Gevher Aktaş Demirkaya
Han Duvarlarında Anadolu
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Deniz İmre
Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar