Seksen yıllık hayatında çocukluk dönemi hariç üzerine güneş doğmadığını söylerdi. Çünkü seherde uyumanın rızkı da zamanı da zayi etmeye sebep olacağını belirtirdi. “İş te sabahın, aş ta sabahın” derdi. Sabahları kalkar namazını kılar, çorbanın suyunu ocağa koyar, hayvanları çobana teslim eder sonra da zaten toz toprak olan avluyu ve evinin önünü hafif suladıktan sonra süpürürdü. Bunu her Anadolu kadını yapardı. Böylece herkes evinin önünü temizleyince aynı zamanda tüm köyün sokakları temizlenmiş olurdu. Bunun da temeli “Temizlik imandandır.” İnancıydı. Anam da bunu ömrü boyunca yapanlardandı.
Anacığım babasını kundaktayken Çanakkale’de kaybetmiş. Amcalarının ve babalığının yanında büyümüş. Ne kadar ilgilenseler de ne amca, ne de başkası baba yerine geçemez. O günlerde çektiği sıkıntıları bir-bir anlatır ve bir defa da olsa “baba” diyememenin, babasının boynuna sarılamamanın burukluğunu yaşardı hep.
İlk gençlik yıllarında başından bir evlilik geçmiş. Kötü alışkanlıkları olan ilk kocası ile geçinememiş ve ayrılmak zorunda kalmış. Hem de iki çocuktan sonra. Hep buruktu içi Anacığımın. Çocuklarını ayrıldığı eşi aldığı için de ayrı bir ıstırap çekerdi ama ne yapabilirdi ki. Büyük oğlundan sık bahsederdi. Küçük oğlunun sonradan öldüğünü duymuş çok üzülmüştü.
Anam yakın köyden birisi ile yani babamla evlenmiş ve ondan da birisi çocukken vefat eden dört çocuğu olmuştu. Babam çok çalışkan ama tüm Anadolu erkeklerinde görülen o haşinlik ve hiddet maalesef zaman-zaman çekilmez olurdu. Bazen kavgaya dönüşen bu manzara en çok bende tamir edilemez yaralar açıyordu. Ama durum sadece bu aileye has değildi tabi. Maalesef pek çok ailede görülen bir haldi ev içi çekişmeler. İşin güzel yanı bu çekişmelerin hiç birisi aileyi yıkmaya sebep olmazdı. Bir müddet sonra çekişmeler unutulur ve aynı sofraya oturulur aynı kaba kaşık sallanırdı.
1963 yılında da babamı kaybetti. En büyük oğlu on sekiz yaşındaydı. Omzuna büyük bir yük çökmüştü. Nasıl yapacaktı üç çocukla? Ama O, acısını yüklenerek hayata tutunmaya çalıştı. Komşuların ekmeğini yapar, çapaya gider, elinden gelen her işi yapar, geçinip giderdi.
Anam geçen zaman içinde çocuklarını evlendirdi. Yuvayı derleyip toparladı. Evde baba yokluğunu hissettirmedi. Çocukları da kendi çaplarında çalışıp yuvalarını yürüttüler.
Birkaç yıl sonra Anacığımın burnunda bir tümör belirdi. Hastaneye götürdüm. O zamanlar Siirt’te öğretmendim. Hastane anamı Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine sevk etti. Doktor muayeneden sonra anamın da duyacağı bir sesle cilt kanseri olduğunu ulu orta söyledi. Ben bu tarz beyana razı olmadığım için doktora biraz çıkıştım. “Hasta psikolojisini bilmeniz lazım?” Dedim.
Anamın yanına varınca : “Anacığım! Merak etme doktor yanılmış olabilir. Sonra cilt kanseri çok tehlikeli değildir .” diye teselliye kalkışınca Anam: “Evladım sen kendini niye paralıyorsun. Nedir bu telaşın! Allah’a bir can borcumuz var. Bu can bu tende zaten emanet değil midir? Ölümden korkulur mu? Ben kefenimi sandığımda gelinliğimle birlikte saklıyorum. Merak etme, üzülme.” Deyiverdi.
Hastalığı ve ölümü bu kadar rahat karşılama ancak sağlam bir inancın eseriydi. Hiç okuma yazma bilmeyen bir Anadolu kadınının bu kadar metanetli olması hakikaten görülmeye değer. Zaten o her yatarken dahi iman üzere öleyim arzusu ile: “Yattım sağıma, dönersem soluma, melekler şahit olun dinime imanıma.” Diye yalvarmıyor muydu? Allah’a. O, demiyor muydu? Her duasının içinde: “Allah’ım azıcık ağrı köklüce iman nasip et. Oğlum uşağım dedirtme, kapı baca baktırma!” demiyor muydu?
Ben anama teselli verirken O, bana iyi bir teselli veriyordu. Allah’a inanmanın manasını da öğretmiş oluyordu. Anam ümmi (okuma yazma bilmeyen)birisi, ben ise Dini Yüksek tahsil yapmış olduğum halde!!! Anadolu irfanı bir kez daha böylece bütün ihtişamıyla ortaya çıkyordu.
Selam ve dua ile…
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Gevher Aktaş Demirkaya
Gelincik Çiçeğinin Bize Anlattıkları
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı -11 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /3
Deniz İmre
Küçük Bir Ülke
Serhan Poyraz
Kadınlar / Charles Bukowski
Nevin Bahtişen
Yazdıkça İyileşir İyileştikçe Yazar
Dilek Tuna Memişoğlu
Bayram Hoş Bir Sadâ
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Mehmet Şahan
Paylaşmak /2
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar