İnsan alışkanlıklarının esareti altında kalınca ona söz söylemek kâr etmez. Çünkü o, artık dıştan gelen hak ve doğru da olsa ona kulak asmaz. En zor insan tipidir bu tipler. Çünkü alışkanlıkları kendilerini esir almıştır. Alışkanlıklarından oluşan kozayı, kabuğu delip çıkamazlar. Ama tevhidin işçileri ümitsiz olmadıkları için durmadan faaliyetlerini sürdürürler.
Tevhidin önderlerini hep bu tipler zorlamıştır. “Atalarımızdan böyle gördük, senden başkası yok mu? Biz onların yolundan gideriz, Sen de bizim gibi insansın. Doğru söylüyorsan sana gelen meleği görelim, doğruysan bize azabı indir. Sen de bizim gibi çarşıda geziyorsun, senin bizden ne farkın var? Şu toz haline gelmiş kemikler mi dirilecek? Eğer doğruysan bize gökten yemek sofrası indir. Eğer doğruysan şu hastayı iyileştir. Eğer doğru söylüyorsan hazinelerin yerini söyle vb.“
Alışkanlıklarının esiri olan kimselerden bir sürü ipe sapa gelmez itirazlar hep peş peşe gelir.
Bunlara karşı Allah’ın elçileri inkârcılara olanca nezaketle yaklaştılar. “Ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim ödülümü Allah verecek.” Diye karşılık verdilerse de çoğundan sonuç alamadılar. Çünkü hazıra konmak kolaydır. Kolaya kaçmak her zaman faydalı olmaz. Etraflarına ördükleri duvarları, engelleri, barikatları devirmek alışkanlıklarının boyunduruğuna girmemiş kutlu kimselerin işidir.
Nuh a.s. uzun yıllar halkını İslam’a davet etti. Ama halkı Nuh’a bakmadı bile. Kulaklarını tıkadılar. Daha ileri gidip elbisesini başına geçirip bayıltıncaya kadar dövdüler ve dış mahallelere attılar. Kendine gelince (Nuh tekrar) “Dedi ki, Ey Rabbim! Hakikaten ben, kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim. Fakat benim davetim, ancak onların (imandan) kaçışını artırdı.” (Nuh Sûresi, 70/5-6) Bu tavır yukarıdaki iddiamıza en güzel örnektir.
Alışılmışın dışında bir fikir, akla, mantığa, vicdana uygun bir düşünce bunlara tesir etmez. Bu nedenle Allah, “Onların kalpleri var fakat bununla gerçeği anlamazlar, gözleri var onunla görmezler, kulakları var onunla işitmezler. Özetle bunlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan daha şaşkındırlar.” (A’raf, 7/179) buyurmuştur.
Eğer alışkanlıklarının esiri olmuşsa insan sürü mantığı ile hareket eder. Koyun sürüsü bunun en önemli örneğidir. Bu nedenle çobanlar sürüsünü bir yerden geçirirken önce bir koyunu oradan atlatır sonrası kolaydır. Çünkü artık hepsi aynı yerden korkusuzca ve düşünmeden atlar.
Bu bir uçurumsa telef olur. Bir nehir ise sağ salim karşıya geçer. Ama bunların hiçbir hareketi bilinçli değildir. Bu nedenle de mantıksal açıdan değeri yoktur.
İnsana yakışan bu değildir tabii. İnsan konuşan, düşünen ve seçiminin sorumluluğunu taşıyan saygın bir varlıktır. Zaman zaman at gözlüklerini çıkarıp sağa sola bakması gerekir. Çünkü her insan bazen at gözlüğü takmaktan kendini alamaz. Bunun farkına da varamaz. “Doğru bir hayat içinde miyim? Savunduğum ve arkasından koştuğum hayatı doğru mu anlıyorum? Yoksa çevremin üflemeleri beni de mi efsunladı? Yetiştiğim mahalle mi beni çekip çeviriyor? Gördüklerim bir serap mıdır? Yoksa nefsimin esiri olmuş ve doğruya bir türlü fırsat mı vermiyorum?”
Bu ve buna benzer soruları sormak her insana gereklidir. Yoksa sayılı günlerimize sayısız isteklerimizi ve arzularımızı sığdıramayız. Bazen de öyle hızlı bir hayat yaşarız ki, gerçekle yüz yüze geldiğimizde aklımız başımıza gelir ama o zaman da (belki de) yolun sonuna ulaşmış bulunuruz. Bu durumda da “Âh! Vah!” lar kâr etmez. Bu nedenle bize bahşedilmiş hayatı anlamlı kılmamız gerekir.
Rüzgârın önündeki yaprak gibi savrulanlardan olmamalıyız. Sadece beğenilmek, sadece alkışlanmak için hayatını paçavraya çevirenlerden olmamalıyız. Her zaman iyilik elçisi ve çevreye de iyi model olmalıyız. Geçici ve sonlu hayata ebedi ve sonsuz hayatı kurban etmemeliyiz.
Bugün varlıklı toplumların başındaki en büyük bela bireysel bir hayatı öncelemeleridir. Bu nedenle de herkes kendi düşüncesini putlaştırmakta ve “ hayat benim hayatım, vücut benim vücudum kimseyi ilgilendirmez.” Diyerek kötü örnek olmaya teşne olmuş kimseler çoğalıyor. Bu anlayış sosyal varlık olan insanı yalnızlaştırıyor ve sürüleştiriyor.
Çeşitli kaynaklarda hikâye edilen törpü üzerindeki bir parça ciğeri yalayarak yemek isteyen kedinin yaladıkça dilinden kopan kan ve et parçalarını da ciğer yiyorum zannedip dilini yemesi ve sonunda telef olması gibi bir durumdur. Bu duruma düşmemek için insanın kendini çek etmesi, “ne oluyorum!” demesi, “doğru mu yaşıyorum, doğru mu konuşuyorum?” demesi gerekir.
Kulluğun zirvesi ibadetler dahi alışkanlık haline dönerse, sıradanlaşır ve beklenen fayda temin edilemez.
Kısacası insan alışkanlıklarının esiri olmamalıdır.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /1
Yusuf Sarıkaya
Kadim Değerimiz Komşuluk
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı /7 - İstasyonda İki Kız Kardeş
Gevher Aktaş Demirkaya
Tren İstasyonlarında Vedalar Kavuşmalar Hatıralar
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Deniz İmre
Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır
Musa Aşkın
Eğer
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Serhan Poyraz
1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Dilek Tuna Memişoğlu
Canım Çocuklar
Mehmet Şahan
Başak ve Saman
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Nevin Bahtişen
Mutlu Yarınlar İçin
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar