DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Serhan Poyraz
Serhan Poyraz
Giriş Tarihi : 06-07-2026 11:35

Yeşil Mürekkep / Osman Balcıgil

Kırklareli Merkez’de gün henüz doğuyordu.

Geceyi gösterişsiz bir pansiyonda geçirmişti. Sabahın ilk ışıkları perde aralığından sızmaya başladığında uyandı ama yatağından hemen kalkmadı. Bir süre tavana bakarak öylece uzandı. Dün gece bitirdiği kitabın son sayfaları hâlâ zihninin içinde dolaşıyordu.

Ağır hareketlerle doğruldu, pencerenin yanına gidip perdeyi araladı.

Kaldırımlar sabaha karşı yağan çiyle ıslanmıştı. Sokaklar henüz şehrin alışıldık gürültüsüne teslim olmamıştı. Cadde ve ara sokaklarda başları öne eğik yalnızca birkaç kişi vardı, kendi sabahlarında yürüyen. Çoğu dükkânın kepengi kapalıydı ama birkaç tanesininki yarıya kadar açılmıştı. Birazdan sesler çoğalacak, motor gürültüleri, konuşmalar ve gündelik hayatın aceleciliği bu dinginliği yavaş yavaş dağıtacaktı.

“Bir an önce yola çıksam iyi olacak.” diye geçirdi aklından.

Zaten geceden beri sabırsızlıkla bekliyordu.

Komodinin üzerindeki kitaba baktı.

Bazı kitaplar okunup bitmiyordu; kapağı kapandıktan sonra asıl yolculuklarını insanın içinde sürdürmeye başlıyorlardı. Günlük hayatın içine karışıyor, yıllar önce okuduğunuz başka kitaplarla konuşuyorlardı.

Gençliğinde Kuyucaklı Yusuf’u okurken yalnızca haksızlığa başkaldıran genç bir adam görmüştü. İçimizdeki Şeytan’da kararsız bir aydının bocalamalarını, Kürk Mantolu Madonna‘da ise büyük bir aşk hikâyesini…

Aradan geçen yıllar, ona bu romanların aslında bambaşka bir şeyi anlattığını öğretmişti. Sabahattin Ali’nin kahramanları birbirinden bütünüyle farklı insanlar değildi. Onlar, aynı insanın farklı zamanlarda yaşadığı hâllerdi.

Kendisinin de biraz Yusuf’tan, biraz Ömer’den, biraz da Raif Efendi’den izler taşıdığını biliyordu.

Yusuf gibi, insanların büyük bir doğallıkla benimsediği hayatın kurallarına hiçbir zaman bütünüyle alışamamıştı. Çıkar ilişkileri, gösteriş, sürekli daha fazlasına sahip olma arzusu ya da kalabalığın içinde görünür olma telaşı ona hep yabancı kalmıştı. Bunun bir eksiklik olduğunu düşünmüyordu. Doğa ona, bir ağacın başka bir ağaca benzemeye çalışmadığını, bir derenin de daha gür akmak için kendisiyle yarışmadığını öğretmişti. İnsan da onlar gibi özüne sadık kaldığı sürece kendisi olabiliyordu.

Ömer ise ona başka bir gerçeği hatırlatıyordu.

İnsan, ömrü boyunca yalnızca karşısına çıkan engellerle mücadele etmiyordu; çoğu zaman kendi korkularıyla, tereddütleriyle ve erteledikçe büyüyen sessizlikleriyle de hesaplaşıyordu. Hayatındaki bazı yollar gerçekten başkaları tarafından kapatılmıştı ama bazılarını da kendisi yürümemişti. Geriye dönüp baktığında bunun yalnızca şartlarla açıklanamayacağını biliyor, insanın mizacının da kaderi kadar belirleyici olabileceğini düşünüyordu.

İnsanın sessizliği konu olunca, düşünceleri dönüp dolaşıp babasına varıyordu.

Aradan iki yıl geçmişti. Dağ köyündeki mezarlığa her gidişinde aynı çamların arasından yürüyordu. Reçinenin keskin kokusu, toprağın sessizliği ve rüzgârın dalların arasında dolaşırken çıkardığı o tanıdık uğultu, babasının sessizliğini ve onu kaybettiğini her defasında yeniden hatırlatıyordu. Mezarın başına vardığında çoğu zaman konuşmuyor, yalnızca gözleri dolu bir şekilde oturuyordu. İnsanın en uzun konuşmalarını bazen sessizlik yapıyordu ki bunu en iyi babası ve o biliyordu. Sevdiği birini dağların sessizliğine emanet ettikten sonra, dağlar artık ona yalnızca taş, ağaç ve topraktan ibaret görünmüyordu; rüzgârın sesi bile insana başka türlü geliyordu.

Gözlerini yeniden sokağa çevirdi.

Karşı kaldırımda yavaş yavaş yürüyen yaşlı bir adam, apartmanın girişinde çocuğunun montunu düzelten genç bir anne, elindeki süpürgeyle kaldırım kenarlarını süpüren bir belediye işçisi vardı. Hepsi birbirlerinden yalnızca birkaç metre uzaktaydı ama her biri kendi hayatının görünmez yükünü taşıyordu. İnsanların arasında bulunmak, onlara ait olmak anlamına gelmiyordu. Kalabalık yalnızlığı ortadan kaldırmıyor, çoğu zaman sadece görünmez hâle getiriyordu.

Yıllar sonra Kürk Mantolu Madonna’da Raif Efendi’yi yeniden okuduğunda onu asıl etkileyen şey de bu olmuştu.

İnsan, bazen en büyük acısını hiç kimseye anlatamıyor, anlatamadıkça da onu hayatının en sessiz yerine gömüyordu. Dışarıdan bakıldığında sıradan görünen hayatların içinde, kimsenin bilmediği büyük hikâyeler saklıydı; insanı sessizleştiren şey ise çoğu zaman yaşadıkları değil, onları hangi kelimeyle anlatacağını bilememesiydi.

Pencereden ayrılıp yatağın kenarına oturdu.

Odanın içindeki sessizlik, dışarıdaki sabahın seslerinden bütünüyle kopuk değildi; yalnızca daha ağır, daha derin bir sessizlikti. Komodinin üzerinde duran kitabına uzandı. Kapağının üzerinde parmaklarını bir süre gezdirdi, sanki yıllardır tanıdığı bir dostunun omzuna dokunuyormuş gibi…

Bir kitabın kapağına dokunmakla bir insanın omzuna dokunmak arasında görünmeyen bir akrabalık olduğunu düşünüyordu. İkisi de sözcüklerden önce gelen bir temastı. İkisi de konuşmadan yakınlık kurabiliyor, insanın yalnız olmadığını hissettirebiliyordu.

Kitabı özenle naylon dosyasının içine yerleştirdi, ardından sırt çantasına koydu. Küçük su şişesini yanına sıkıştırdı. Not defterini ve nereye giderse gitsin yanından ayırmadığı, çok sevdiği kalemini montunun iç cebine yerleştirdi.

Kapıya doğru yöneldi.

Tam çıkacakken durdu ve arkasını dönüp odaya son bir kez baktı. Bu bakışta ayrılığın hüznü yoktu. Yalnızca, kısa bir süreliğine de olsa kendisine sığınacak bir sessizlik sunmuş bir meskene edilecek içten bir teşekkür vardı.

Kapıyı usulca çekip koridora çıktı.

Merdivenlerden inerken ahşap basamaklar her adımında hafifçe gıcırdıyordu. Alt kata yaklaştıkça mutfaktan yükselen taze çay kokusu pansiyonun sabah mahmurluğuna karışıyor, resepsiyonun arkasındaki küçük televizyonda sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısılmış sabah haberleri yalnızca görüntülerden ibaret kalıyordu. Tezgâhın arkasında oturan yaşlı görevli, gazetesinden başını kaldırıp gözlüğünün üzerinden ona kısa bir an baktı.

“Erken çıktınız.”

“Yol uzun.” dedi gülümseyerek.

Yaşlı adam başını hafifçe salladı.

“Dağ tarafına gidiyorsunuz galiba.”

Şaşkınlıkla duraksadı.

“Nereden anladınız?”

“Buradan bu saatte çıkanların çoğu otogara yetişmeye çalışır. Sizinse daha çok yürümek isteyen bir hâliniz var.”

Bunu söyler söylemez yeniden gazetesine döndü. Sanki ettiği söz, üzerinde durulacak kadar önemli değilmiş gibi.

Birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Yaşlı adamın onu tanıyıp tanımamasına değil, bunu nasıl hissettiğine takılmıştı. İnsan bazen uzun uzun konuşarak anlatamadığını, hiç tanımadığı biri tek bir cümleyle görebiliyordu. Belki de bazı insanlar yüzlere değil, insanların yürüyüşlerine bakmayı öğrenmişti.

Pansiyonun kapısını açıp sokağa çıktığında, birkaç dakika önce pencerenin ardından seyrettiği şehrin artık tam anlamıyla içindeydi.

Sabahın serinliği yüzüne dokunuyor, fırınlardan yükselen sıcak ekmek kokusu havaya yayıldıkça açlığını değil, çocukluğunu hatırlatıyordu. Az ilerideki minibüs durağında peş peşe dizilmiş araçların motorları ağır ağır çalışıyor, şoförler ilk sigaralarını içerken birbirlerine yarım kalmış cümlelerle sesleniyordu. Bir dükkânın önünde eğilmiş duran esnaf kepengin kilidini açmaya çalışıyor, metalin taşa sürtünürken çıkardığı ses sabahın dinginliği içinde olduğundan daha sert duyuluyordu.

Şehir henüz kendi hızına kavuşmamıştı.

Günün ilerleyen saatlerinde birbirini fark etmeyecek insanlar, bu erken vakitte hâlâ birbirlerine selam verebiliyor, aynı kaldırımı paylaşmanın nezaketini koruyabiliyorlardı. Belki de şehirlerin en sahici zamanı buydu. Gün, insanı henüz kendi telaşına teslim almamış, yüzlere alışılmış maskeler henüz yerleşmemişti.

Kulaklıklarını taktı. Telefonundaki yürüyüş müzik listesini açtı. İlk şarkının adını görünce gülümsedi.

“Sezen Aksu – Çocuklar Gibi”

Bu yolculuğa bundan daha anlamlı bir başlangıç düşünemiyordu.

İlk notalar duyulur duyulmaz, Sabahattin Ali’nin dizeleri yürüdüğü sokaklara görünmez bir sis gibi yayılmaya başladı. Birkaç dakika önce yalnızca günün telaşına hazırlanan insanlar, gördüğü kaldırımlar, şimdi ona başka hikâyeler anlatmaya başlıyordu.

“Bu insanların hepsi bir zamanlar çocuktu.” diye düşündü.

Bir zamanlar onlar da sabahları işe yetişmek için değil, sokağa koşmak için uyanıyor, dizleri kanayana kadar oyun oynuyor, akşam olmasını istemiyorlardı. Hayat, insanın çocukluğunu bir günde elinden almıyordu. Onu yılların içine sessizce dağıtıyor, insan geriye dönüp baktığında ne zaman büyüdüğünü bile hatırlayamıyordu.

Şarkı ilerledikçe tekrarlanan, “çocuklar gibi” sözü onda yalnızca masumiyeti çağrıştırmıyordu. Daha çok, dünyanın insanı henüz incitmediği zamanları, kalbin kendisini korumayı öğrenmediği, güvenmenin cesaret istemediği, sevmenin bir kayıp ihtimali taşımadığı günleri hatırlatıyordu. Belki de çocukluk, insanın yaralanmadan önceki son hâliydi.

Dün gece okuduğu satırlar yeniden zihnine döndü.

Sabahattin Ali’nin mektuplarında onu en çok etkileyen şey, aşkı anlatışındaki içtenlik olmuştu. Sevdiği kadında yalnızca bir sevgili değil, ruhunu hiçbir şey saklamadan bırakabileceği güvenli bir sığınak arıyordu.

Zaten “çocuklar gibi” sevmek, tam da buydu; incinme ihtimalini bilse bile sevgiden vazgeçmemek…

Şarkı sona erdi.

Telefonunu cebinden çıkarıp hiçbir şey düşünmeden aynı parçayı yeniden başlattı.

Sonra bir kez daha…

Her dinleyişinde yalnızca Sabahattin Ali’nin sesini değil, kendi içinde yıllardır sessizce bekleyen çocuğun sesini de duyuyordu. İnsan bazen yıllarca sustuğunu, bir şarkıyı ikinci kez dinleyince fark ediyordu.

Bazı şarkılar ilk dinleyişte kulağa, ikinci dinleyişte zihne, üçüncü dinleyişte ise insanın hayatına dokunuyordu.

Hâlâ şehrin içindeydi.

Aynı cadde üzerinde yürümeyi sürdürüyordu ama bazen değişen yol değil, insanın kendi içindeki yön oluyordu. Kulaklığından yükselen müzik, çevresindeki sesleri susturmuyor; yalnızca ruhunun ağırlık merkezini fark ettirmeden başka bir yere taşıyordu.

“Çocuklar Gibi” birkaç kez üst üste çaldıktan sonra telefonunu yeniden cebinden çıkardı. Çalma listesine kısa bir süre baktı. Sıradaki şarkının adını görünce dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi.

“Ah bu şarkılar…” diye geçirdi içinden.

İnsan bazı melodileri ilk notalarından tanıyordu ama aslında tanıyan kulakları değil, hafızasıydı. Öyle şarkılar vardı ki onlar yalnızca müzikten ibaret değildi; insanın geçmişini saklayan görünmez sandıklardı. Kapakları aralandığında yıllardır dokunulmamış hatıralar sessizce dışarı çıkıyor, hiçbir çağrı beklemeden insanın yanına oturuyordu.

Kulaklığında bu kez Nükhet Duru’nun sesinden “Melankoli” yükselmeye başladı.

Şarkının ilk dizeleriyle birlikte yürüyüşünün temposu fark edilmeden yavaşladı. Birkaç dakika önce çocukluğun kırılmamış dünyasında dolaşan zihni, şimdi daha derin, daha dingin bir yere çekiliyordu. Sabahattin Ali’nin dizelerinde dolaşan hüzün ona hiçbir zaman karanlık görünmemişti. Bu hüzün, umudunu kaybetmiş insanların değil; hayatın uzun yollarını yürümüş, sevinçle kederin birbirinden bütünüyle ayrılmadığını öğrenmiş insanların hüznüne benziyordu.

Belki de bu yüzden, onun hayatını okudukça şiirlerindeki melankoliyi yalnızca yaşadığı aşklar, sürgünler ya da uğradığı haksızlıklarla açıklayamıyordu. Elbette cezaevleri, soruşturmalar, yasaklar ve bitmek bilmeyen baskılar hayatının ayrılmaz parçalarıydı ama bütün bunların daha derininde, insanın nereye giderse gitsin peşini bırakmayan başka bir yalnızlık dolaşıyordu.

Sanki Sabahattin Ali, ömrü boyunca kendisini bütünüyle ait hissedebileceği bir dünya aramıştı. Gittiği her yerde biraz soluklanıyor, biraz seviyor, biraz umut ediyordu; ama hiçbir yere ruhunu bütünüyle bırakacak kadar yerleşemiyordu. Belki de insanın gerçek memleketi, bazen üzerinde yürüdüğü toprak değil, kendisini eksiksiz anlayacak bir kalpti.

Başını kaldırıp caddenin ilerisinde sessizce belirginleşmekte olan Istrancalar’a baktı.

Sabahın ilk ışıkları dağların koyu yeşil silüetini yavaş yavaş ortaya çıkarıyor, henüz bütünüyle dağılmamış sis yamaçların üzerine ince bir tül gibi seriliyordu. Daha yolun başındaydı. Dağlar hâlâ uzaktaydı. Yine de insan bazen ulaşmadığı yerlerin çağrısını, vardığı yerlerden daha derinden duyabiliyordu.

Yürümeye devam etti.

Kulaklığında çalan “Melankoli”, artık yalnızca bir şarkı olmaktan çıkmış, düşüncelerinin ritmine dönüşmüştü. Melankolinin yalnızca hüzün olmadığını yıllar içinde anlamıştı. Bazen insanın kendi hayatına dışarıdan bakabilmesi, kendi yürüyüşünü uzaktan seyredebilmesi de melankoliydi. Kalabalığın içinde yürürken bile ruhunun hâlâ kendisine ait bir yer aradığını hissetmesiydi. Bu duygu yalnızlık değildi. İnsan, en çok da sevdiği insanların arasında, kendisine yabancılaştığını fark ettiğinde tanışıyordu onunla.

Bir zamanlar okuduğu bir cümle belirdi zihninde.

“İnsan aslında evini değil, meskenini arar.”

O yıllarda bu sözün üzerinde fazla durmamıştı. Şimdi ise attığı her adım onu biraz daha o düşünceye yaklaştırıyordu.

Ev, insanın döndüğü yerdi; mesken ise ruhunun yabancılık çekmediği…

İkisi bazen aynı çatı altında buluşuyor, bazen de bir ömür boyunca birbirini hiç tanımıyordu.

Yol kenarındaki yaşlı bir çınarın gölgesinde kısa süre durdu. Çantasından su şişesini çıkarıp birkaç yudum içti. Sabahın serinliği henüz çekilmemişti ama güneş yükseldikçe havanın ağırlaşacağı hissediliyordu. Şişeyi yerine koyarken eli montunun iç cebindeki not defterine dokundu.

Bir an çıkarmayı düşündü.

Sonra vazgeçti.

Henüz yazma zamanı değildi.

Bazı cümleler kâğıda dökülmeden önce insanın içinde uzun yollar yürümek istiyordu.

Şarkı sona erdiğinde telefonu cebinden çıkarmadı. Kulaklığında birkaç saniye süren sessizliğe izin verdi. Bazen insanı şarkının kendisinden çok, bittikten sonra geride bıraktığı boşluk düşünmeye çağırıyordu.

Yürümeyi sürdürdü.

Her adımda şehir biraz daha arkasında kalıyor, dağların sessizliği ise biraz daha yaklaşır gibi oluyordu. Kaldırımlar ayaklarının altında aynı çizgi boyunca uzanırken cadde usul usul Istrancalar’a yöneliyordu.

Bu sırada şehir de kendi sabahına bütünüyle uyanmıştı. Biraz önce yarıya kadar açık duran kepenkler tamamen kalkmış, minibüsler dolup boşalmaya başlamış, insanlar aynı kaldırımları paylaşmalarına rağmen birbirlerinin yüzüne bakmadan kendi telaşlarına karışmıştı. Gün, her şehirde olduğu gibi burada da alışılmış düzenini kurmuştu.

O ise artık o düzenin içinde yürümüyor gibiydi.

Dışarıda Kırklareli uyanıyordu; onun içinde ise yıllar önce yazılmış şiirler, okuduğu satırlar ve henüz yazılmamış cümleler sessizce birbirine karışıyordu. Şehir geride kaldıkça kendi içindeki yol biraz daha belirginleşiyordu.

Karşıdan bastonuna hafifçe yaslanarak yürüyen yaşlı bir adam geliyordu. Adımları yavaştı; yılların acele etmeyi anlamsızlaştırdığı insanların taşıdığı o dinginlik yüzüne yerleşmişti. Yan yana geldiklerinde istemsizce gülümsedi.

—Günaydın, bey amca.

Yaşlı adam önce şaşkınlıkla yüzüne baktı. Ardından yüzündeki derin çizgilerin arasından bir gülümseme belirdi.

—Sağ ol evladım. Sana da günaydın.

Yolları yalnızca birkaç saniyeliğine kesişmişti. Ne birbirlerinin adını biliyorlardı ne de büyük ihtimalle bir daha karşılaşacaklardı ama o küçücük selamlaşma, sabahın sessizliğine insan sıcaklığından ince bir iz bırakmıştı.

Yürümeye devam ederken farkında olmadan kendi kendine gülümsedi.

“Dünyadan uzak bir deli…”

Belki de öyleydi.

Dünya değişmişti; insanların birbirlerine dokunmadan yaşayabileceklerine inanmaya başlamıştı. Aynı apartmanda yıllarca oturup birbirlerinin adını bilmeyen insanlar çoğalmış, selam vermek bile gereksiz bir alışkanlık gibi görülür olmuştu. Oysa bazen içtenlikle söylenmiş tek bir “günaydın”, uzun sohbetlerin kuramadığı yakınlığı kolayca kurabiliyordu.

Yıllar geçse dünya değişse bile hâlâ onu etkileyen şey buydu.

Sabahattin Ali’nin şiirleri yalnızca güzel yazılmış dizeler değildi; insanı, başkalarının hayatına daha dikkatle bakmaya çağırıyordu. Her satırın içinde görünmeyen bir merhamet dolaşıyor, insanları yargılamadan anlamaya çalışan sakin bir ses konuşuyordu.

Telefonunu cebinden çıkardı.

Çalma listesinde parmağı bir sonraki şarkının üzerine dokundu.

“Nükhet Duru - Ben Sana Vurgunum”

İlk gitar tınıları kulaklığında yükselirken ruhunun rengi bir kez daha değişti. Melankolinin ağır sessizliği, yerini bu kez vazgeçememenin, insanın içinde yıllarca sakladığı bağlılıkların sessiz sıcaklığına bırakıyordu.

Vurgun olmak…

Her zaman bir insana duyulan aşkla açıklanamıyordu. İnsan bazen çocukluğuna, bazen özgürlüğüne, bazen de geri gelmeyeceğini bildiği bir zamana bağlı kalıyordu. Hayat ilerliyor, yıllar geçiyor ama insan ruhu, bazı duyguların yanından ayrılmayı reddediyordu.

Şehrin son evleri geride kalmaya başlamıştı.

Yolun sağındaki tarlaların üzerinden ince bir sis çekiliyor, güneş yükseldikçe toprağın rengi ağır ağır değişiyordu. Önünde uzanan yol genişliyor, Istrancalar her adımda biraz daha belirginleşiyordu.

Şarkıyı dinlerken kendi kendine sordu:

“Ben kime vurgunum?”

Bir kadına mı?

Çocukluğuma mı?

Özgürlüğüme mi!

Yoksa artık geri gelmeyeceğini bildiği hâlde içinde yaşamaya devam eden zamana mı vurgundu?

Sorunun tek bir cevabı olmadığını biliyordu.

Belki de insan, hayatı boyunca aynı soruya farklı yaşlarda farklı cevaplar veriyordu.

Bu düşünce zihninden geçerken, yine babası belirdi gözlerinin önünde.

Dağ köyündeki mezarlığa çıkan patika, çamların arasından usulca yükseliyordu. O yolu her yürüyüşünde aynı reçine kokusunu duyuyor, aynı rüzgârı dinliyor, aynı sessizliğin içinde babasına yaklaşıyordu. Zaman geçtikçe anlamıştı ki insan, sevdiği birinin mezarına yalnızca onu anmaya gitmiyordu. Birlikte kuramadığı son cümleleri tamamlamak, kelimelerin artık hiçbir işe yaramadığı bir yerde yeniden yan yana oturabilmek için de gidiyordu.

İnce bir rüzgâr tarlaların üzerinden geçti. Başaklar aynı anda hafifçe eğildi. Sanki toprağın üzerinden görünmeyen bir el geçmiş, yürüdüğü yolu sessizce selamlamıştı.

Şarkı kulaklığında akmayı sürdürüyordu. O ise artık sözleri dinlemiyordu. Bazen insan, müziğin kendisini değil, onun içinde uyandırdığı sessizliği dinleyerek yürüyordu.

Yürümeyi seviyordu.

Onun için yürümek, yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildi. İnsan yürüdükçe düşünceleri de yer değiştiriyor, günlerdir aynı yerde duran bir soru bazen kilometreler sonra bambaşka bir cevaba dönüşebiliyordu. Çözülmeyecek sandığı düğümler, insan farkına bile varmadan gevşiyor; hareket eden yalnızca beden olmuyor, hafıza da vicdan da  insanın kendisiyle yaptığı o bitmeyen konuşmalar da adımların ritmine uyuyordu.

Bu yüzden bazı yolculuklar varılacak yere değil, insanın içine doğru yapılıyordu.

Sabahattin Ali’nin hayatını okurken de bunu hissetmişti. Sırt çantasında taşıdığı o kitap yalnızca bir yazarın yaşamını anlatmıyor, fark ettirmeden kendi hayatının kapılarını da aralıyordu. İyi kitapların en büyük marifeti buydu belki; okurunu başka bir hayatın içine davet ederken onu sessizce kendi hikâyesine geri götürmeleri.

Başını kaldırıp Istrancalar’a baktı.

Bir süre önce ufukta koyu yeşil bir çizgiden ibaret görünen dağlar artık bütün ayrıntılarıyla seçiliyordu.

Ormanın koyu gölgeleri, kayalıkların sert çıkıntıları, ağaçların arasında zaman zaman açılan küçük boşluklar…

Dağlar uzaktan bakılan bir manzara olmaktan çıkmış, yavaş yavaş içine girilecek gerçek bir dünyaya dönüşmeye başlamıştı.

Şehir geride küçülüyor, dağ büyüyordu.

İnsan sesleri seyrekleşiyor, yerlerini rüzgâra, kuşlara ve yaprakların birbirine değen o tanıdık fısıltısına bırakıyordu.

Kulaklığında bu kez Ahmet Kaya’nın sesi yükseldi: “Geçmiyor Günler”

Bu şarkının taşıdığı duygu, sabah boyunca dinlediği diğer Sabahattin Ali bestelerinden farklıydı. Burada özlemden çok bekleyiş vardı.

Daha ilk dizelerde insanın içine ağır ağır yerleşen, zamanın ilerlemediği duygusu…

Sanki saatler çalışıyor ama hayat yerinde sayıyordu. Şiirin en sarsıcı yanı buydu.

İlk bakışta bir mahkûmun özgürlüğe duyduğu özlemi anlatıyor gibiydi. Oysa biraz daha dikkatle dinleyince, asıl anlatılanın beklemek olduğu hissediliyordu. İnsan yalnızca demir parmaklıkların ardında tutsak olmuyordu. Bazen beklediği bir haber, söyleyemediği bir söz, cesaret edemediği bir adım da görünmeyen bir hapishaneye dönüşebiliyordu.

Yürümeyi sürdürdü.

Attığı her adım, zamanı da ölçüyordu. İnsan ne kadar ilerlediğini yürürken değil, dönüp arkasına baktığında anlayabiliyordu. Hayat böyleydi. Yaşanırken birbirinden kopuk görünen günler, yıllar sonra geriye bakıldığında tek bir hikâyenin birbirine eklenmiş sayfaları hâline geliyordu.

O an fark etti ki bu yolculuk, yalnızca Sabahattin Ali’nin izini sürmek için başlamamıştı.

Onu yola çıkaran şey merak değildi.

Adını koyamadığı bir çağrıydı.

İnsanın bazen neden yürüdüğünü kendisi de bilmiyordu. Yalnızca, yürümeyi bıraktığı anda içinde eksik kalacak bir şey olduğunu hissediyordu.

Şarkının sözleri rüzgârın uğultusuna karışırken adımlarını biraz daha yavaşlattı.

Karşısında yükselen Istrancalar artık uzakta değildi; sanki dağlar da onu, en az onun dağlara yürüdüğü kadar sessiz bir sabırla bekliyordu.

Bir süre önce ufukta koyu yeşil bir çizgi gibi duran yamaçlar artık bütün ayrıntılarıyla seçilebiliyordu. Dağlar uzaktan bakılan bir manzara olmaktan çıkmış, yürüyüşünün sessiz bir parçasına dönüşmeye başlamıştı. Attığı her adım, aradaki mesafeyi biraz daha azaltıyor; dağlar büyüdükçe şehir, arkasında yavaş yavaş siliniyordu.

Tam o sırada kulaklığında yeni bir ezgi yükseldi.

Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

“İşte…” diye mırıldandı.

“Şimdi sıra sende.”

Kulaklığında Sezen Aksu’nun sesinden “Dağlar” çalıyordu.

Bu şiiri her dinlediğinde, Sabahattin Ali’nin Sinop Cezaevi’nde gökyüzüne ve dağlara bakarak yazdığı dizeler gelirdi aklına. İlk bakışta bir mahkûmun özgürlüğe duyduğu özlem anlatılıyormuş gibi görünüyordu. Oysa dizelerin içinde biraz daha yürüyünce, özlenen şeyin yalnızca dışarı çıkmak olmadığını hissediyordu. İnsan bazen özgürlüğü değil, ait olduğu yeri özlüyordu. Bu yüzden şiir yüzünü şehirlere değil, dağlara dönmüştü.

Başını kaldırıp yeniden karşısındaki yamaçlara baktı.

Dağlar insana hiçbir şey vaat etmiyordu.

Ne mutluluk…

Ne huzur…

Ne de bütün soruların cevabını…

Yalnızca, insanın kendisini dinleyebileceği kadar büyük bir sessizlik sunuyorlardı. İşte, onları vazgeçilmez kılan da buydu.

Şarkının son dizeleri rüzgârın uğultusuna karışırken yolun dokusu değişmeye başladı. Asfaltın sert yüzeyi koyu renkli nemli toprakla yer değiştiriyor, yol boyunca uzanan meşelerle kayınlar birbirlerine biraz daha yaklaşarak gökyüzünü daraltıyordu. Reçinenin kokusu belirginleşmiş, yaprakların arasından süzülen serinlik tenine şehirde hissetmediği başka bir ferahlık bırakmıştı.

Derin bir nefes aldı.

Ciğerlerine dolan yalnızca temiz hava değildi. İçinde, yıllardır adını koyamadığı bir dönüş duygusu yavaş yavaş büyüyordu.

Yol hafifçe yükselmeye başlamıştı. Şehrin son evleri çoktan geride kalmış, tarlaların yerini sıklaşan çalılıklar, ardından yaşlı meşeler ve kayınlar almıştı. Yıllardır aynı yerde duran bu ağaçlar sanki yolu değil, zamana rağmen ayakta kalmayı bekliyorlardı.

Bir süre sonra durdu. Çantasından su şişesini çıkarıp küçük yudumlarla suyunu içerken gözleri yine dağlara takıldı.

O an, çocukluğundan beri zihninde taşıdığı “uzak” duygusunun kilometrelerle ölçülemediğini düşündü.

Bazı insanlar yanı başındaydı ama onlara hiçbir zaman ulaşamıyordu. Bazı yerler ise yüzlerce kilometre ötede olduğu hâlde, insanın içine yıllardır yerleşmiş kadar tanıdık gelebiliyordu. Demek ki gerçek mesafe, haritaların gösterdiği değildi. İnsan, yürüdükçe uzakla yakın arasındaki yolu değil; yabancıyla tanıdık, dışarıyla içerisi arasındaki mesafeyi kısaltıyordu.

Telefonunu cebinden çıkardı ve çalma listesine baktı.

Ekranda beliren isim, yıllardır görmediği eski bir dostla karşılaşmış gibi gülümsetti onu.

Zülfü Livaneli – Leylim Ley…

Göğsünden başlayıp kollarına doğru yayılan kuvvetli bir ürpertiyle gözleri doldu.

Yaklaşık kırk yıl önce ilk kez Zülfü Livaneli’nin sesinden dinlediğinden beri ruhunun en derin yerlerinden birine dokunan, kimin hangi acıyla yazdığını o yıllarda bilmediği hâlde daha ilk dinleyişte kendisine ait bir şeymiş gibi benimsediği “Leylim Ley” başlamıştı.

Sabahattin Ali’yi okudukça bu şiiri de başka türlü anlamaya başlamıştı. İlk anda bir aşk şarkısı gibi tınlayan bu sözlerin içinde yalnızca bir sevgiliye değil, geri dönmeyen her şeye, yitirilmiş zamana, kaybedilmiş insanlara, uzak düşülmüş memlekete ve insanın içinde bir türlü kapanmayan kadim bir bekleyişe seslenen derin bir keder vardı.

Şarkı kulaklığında ağır ağır ilerlerken yine babası geldi aklına.  

Ege’de bir dağ köyünün çamları arasında, rüzgârın dallarda dolaştığı sessiz bir gölgenin altında uyuyan babası…

O, kendi babasının son nefesine tanıklık edebilmiş, onu ruhunu dağların sessizliğine teslim etmeden önce öpüp okşayabilmiş, hiç değilse veda edebilmişti; ama ya babaları bir sabah evden çıkıp da bir daha geri dönmeyenler, ölümle yaşam arasında asılı kalmış o uzun bekleyişin içinde yıllarca kapı seslerine, ayak seslerine, kalabalıkların arasındaki tanıdık bir silüete tutunarak yaşayanlar ne yapacaktı?

Filiz Ali’yi düşündü.

Küçük bir çocukken babası evden çıkıp bir daha dönmeyen, “Filiz hiç üzülmesin.” diyen babasının sesini yıllarca içinde canlı tutarak büyüyen, uzun süre onun öldüğüne inanmak istemeyen ve belki de her kapı sesinde, her kalabalıkta, her dönüş ihtimalinde babasını yeniden arayan o kızı…

Beklemek, bazen gerçeği kabul etmekten daha katlanılırdı; çünkü insan, kaybettiğini kabullendiği anda elinde kalan son umudu da toprağa vermiş oluyordu.

Yıllar sonra Filiz Ali’nin, babasının “Benim meskenim dağlardır.” sözünü bir vasiyet gibi kabul ederek onun hatırasını Kırklareli’nin Çukurpınar köyü yakınlarındaki sarp kayalıklara emanet etmesi, ortada dokunulacak bir mezar olmasa bile hafızanın ve yasın tutunabileceği bir yer aradığını gösteriyordu.

Zülfü Livaneli’nin sesi hâlâ kulaklığında usul usul akarken o sabah Kırklareli’nden yola çıkan kişiyle şimdi Istrancalar’a doğru yürüyen kişi arasında görünmez bir fark oluştuğunu hissetti.

Beklemenin, kabullenmenin ve hatırlamanın ne kadar insanca, ne kadar kırılgan, ne kadar derin duygular olduğunu artık yalnızca düşünmüyor, yürüdüğü yolun içinde de hissediyordu.

Sırt çantasındaki kitabın ağırlığı da bu yüzden daha belirginleşmişti. Taşıdığı şey yalnızca kâğıt, kapak ve mürekkep değildi; anlatılan hayatların, yarım kalmış cümlelerin, kayıpların, bekleyişlerin ve insanın içinde yıllarca susarak büyüyen hatıraların ağırlığıydı.

Derin bir nefes aldı ve başını kaldırıp Istrancalar’a bir kez daha baktı.

Bu yürüyüşün bir ziyaret değil, gecikmiş bir buluşma olduğunu bütün açıklığıyla hissetti.

Dağlar onu çağırıyordu.

Asfalt yolun bittiği yerden sonra başlayan toprak patika kısa süre içinde daralmaya, yağmurdan ağırlaşmış zemin ayaklarının altında kaymaya, eğilmiş dallar omuzlarına ve yüzüne değmeye başladı. Yol yer yer siliniyor, yön duygusu belirsizleşiyor, her adım bedeninden küçük bir gayret, zihninden ise daha büyük bir sabır istiyordu.

Tam alçak bir dalın altından geçebilmek için başını eğdiği anda kulaklığında Edip Akbayram’ın sesi yükseldi.

“Başın öne eğilmesin…”

Bir an olduğu yerde kaldı; sonra gülümsedi.

Hayatın kendisine bazen bariz işaretler gönderdiğini hep düşünürdü.

“Aldırma Gönül”ün dizeleri çamurun, dalların ve daralan patikanın içinde bambaşka bir anlam kazanmıştı. Sinop’un taş duvarları, demir kapıları ve Karadeniz’e bakan kapalı dünyası orada değildi elbette; ama insanın sıkışmışlığı, engellenmişliği ve bütün bunlara rağmen başını yeniden kaldırma ihtiyacı yalnızca cezaevlerine ait değildi.

Istrancalar’ın eteklerinde, ayakları çamura saplanırken ve dallar montuna takılırken anladığı şey biraz da buydu.

Direnmek, her zaman büyük sözler söylemek, meydan okumak ya da herkese duyurulacak bir cesaret göstermek değildi; bazen insanın önündeki yol daralsa zemin kayganlaşsa yön duygusu belirsizleşse bile yürümeyi bırakmamasıydı.

Başını kaldırıp ileri baktı.

Önünde hâlâ dar, belirsiz ve çamurlu bir patika uzanıyordu fakat bu kez o, başını yeniden eğmeden yürümeye devam etti.

Patika giderek dikleşiyor, ağaçlar sıklaşıyor, gökyüzü dalların arasında her adımda biraz daha küçülüyordu. Nefesi hızlanmıştı ama durmayı hiç düşünmüyordu. Sanki görünmeyen bir el onu usulca biraz daha içeriye, biraz daha yükseğe, biraz daha sessizliğin kalbine doğru çağırıyor; o da nedenini tam olarak bilmediği bu davete, uzun zamandır beklediği bir buluşmaya gidiyormuş gibi karşı koyamıyordu.

Bir süre sonra telefonu cebinden çıkardı. Ekranın sağ üst köşesindeki sinyal çizgileri birer birer kaybolmuştu. Önce bunun geçici olduğunu düşündü. Telefonu havaya kaldırdı, birkaç adım daha yürüdü, biraz daha yüksek bir noktaya çıkarsa yeniden çekebileceğini sandı ama ekranda hiçbir şey değişmedi.

Artık şehir geride kalmıştı.

İlk bakışta önemsiz görünen bu ayrıntı, zihninde beklemediği kadar derin bir karşılık buldu. O ana kadar şehirle arasındaki görünmez bağın hâlâ sürdüğünü fark etmemişti. İstese birini arayabilir, haritaya bakabilir, yönünü değiştirebilir ya da yalnızca dünyanın geri kalanının ulaşılabilir olduğunu bilmenin güvenini taşıyabilirdi. Şimdi ise bütün bunlar, modern hayatın insanları birbirine bağlayan görünmez ipleri, tek bir uyarı vermeden kopuvermişti.

Gariptir ki bu kopuş onda korkudan çok hafifleme duygusu uyandırmıştı.

Aslında insanı yoran şey yalnızca yaptığı işler değildi; sürekli ulaşılabilir olmak, her an cevap vermeye hazır yaşamak, durmadan yeni bir haberin, yeni bir bildirimin ya da yeni bir telaşın çağrısını beklemek de fark edilmeden ruhun üzerine çöken ağır bir yüke dönüşüyordu.

Şimdi ise bunların hiçbiri yoktu.

Yalnızca yürüdüğü patika, sırtındaki çanta, reçine kokusunu taşıyan serin rüzgâr ve kendi nefesi vardı.

Olduğu yerde durdu.

Gözlerini kapattı.

Bu kez herhangi bir şarkıyı değil, doğanın kendisini dinlemek istiyordu.

Rüzgâr acele etmiyor; ağaçlar kendilerini göstermeye çalışmıyor; kuşlar ötüyor; sonra uzun süre susuyor; uzaklardan gelen sesini duyduğu bir dere aynı sakinlikle yatağında akmayı sürdürüyor; hiçbir ses diğerinin önüne geçmeye çalışmadan büyük bir bütünün içinde kendi yerini buluyordu. Yol boyunca dinlediği bütün şarkılar onu buraya kadar getirmişti; bundan sonrasını ise kelimeler değil, ormanın kendi dili anlatacaktı.

Derin bir nefes aldı.

Dışarıdaki sessizliğe ulaşmak zor değildi; asıl güç olan, insanın kendi içinde hiç durmadan konuşan sesi susturabilmesiydi.

Ne kadar süre öyle kaldığını bilmiyordu. Doğanın içinde insanın ilk kaybettiği şey zamandı zaten. Saatler, dakikalar ve günlük hayatın bütün hesapları yavaş yavaş önemini yitiriyor, onların yerini güneşin gökyüzündeki yolculuğu, rüzgârın yönü ve gölgelerin sessizce uzayıp kısalması alıyordu. Şehirde insan zamanı takip ediyordu; burada ise zaman, insanı yavaşça kendi akışının içine katıyordu.

Gözlerini açıp yeniden yürümeye başladığında patika daha da daralmıştı.

Yer yer kayaların arasından geçiyor, bazen sık çalılıkların içinde gözden kayboluyor, birkaç adım sonra yeniden beliriyordu. Yolun belirsizleşmesi garip bir biçimde onu tedirgin etmiyordu. Tam tersine, her adımda doğanın içine biraz daha karıştığını, şehirde taşıdığı kimliklerin, alışkanlıkların ve gündelik hayatın görünmez yüklerinin ardında kaldığını hissediyordu.

Tam o sırada çalılıkların arasından gelen hafif bir çıtırtı duyuldu.

İçine, nereden geldiğini anlayamadığı o eski ürperti yayıldı. Çevresine baktı. Kimse yoktu.

Sonra kendi kendine gülümsedi.

Ömer gelmişti aklına.

“İçimizdeki şeytan…” diye geçirdi içinden.

İnsan bazen tehlikeden önce ihtimalden korkuyordu. Doğanın ortasında duyduğu bu ürperti, belki de çalılıkların arasındaki görünmeyen bir canlıdan çok, zihninin karanlıkta büyütmeye alıştığı ihtimallerden doğuyordu. En büyük korkuların çoğu dışarıdan değil, insanın kendi içinden geliyordu.

Yürümeyi sürdürürken bu kez Raif Efendi düştü aklına.

Belki de insan, yalnızca görülmek istediği için yaşamıyordu; ama hiçbir bakışın ulaşmadığı yerde varlığını da başka türlü sorgulamaya başlıyordu. Şehirde insan, farkına varmadan başkalarının gözlerinde kendine ait küçük bir yer edinmeye çalışıyor; burada ise onu doğrulayacak, adını söyleyecek, varlığına tanıklık edecek hiç kimse bulunmuyordu.

O anda anladı ki doğa, insana ne ilgi gösteriyor ne de kayıtsız kalıyordu.

Yalnızca vardı.

Belki de insanın gerçek yalnızlığı da buydu.

Kendisini yargılamayan, alkışlamayan, onaylamayan bu büyük hayatın içinde sonunda yalnızca kendi vicdanıyla baş başa kalması.

Adımlarını yeniden hızlandırdı.

Patika kıvrılarak gözden kayboluyor, o da hiç tereddüt etmeden peşinden yürümeyi sürdürüyordu.

Patika bir süre daha ormanın içine doğru kıvrılarak ilerledi. Yükseldikçe toprağın rengi koyulaşıyor, ağaçların gövdeleri kalınlaşıyor, dalların arasından süzülen ışık ise giderek daha solgun bir hâl alıyordu. Birkaç dakika önce içini yoklayan o belirsiz tedirginlik de yavaş yavaş dağılmış, yerini insanın uzun süre konuştuktan sonra sessiz kalmayı seçtiğinde hissettiği derin dinginliğe bırakmıştı.

Doğa, ilk anda birbirinden kopuk gibi görünen bütün seslerini görünmez bir uyumun içinde birleştirmişti artık. Rüzgârın uğultusu, yaprakların hışırtısı, uzaktan gelen kuş sesleri ve görünmeyen böceklerin ince titreşimleri kulağına ayrı ayrı değil, tek bir melodinin farklı notaları gibi geliyordu.

Yürüdükçe toprağın eğimi değişmeye başladı.

Bir süre önce sürekli yükselen patika bu kez usul usul aşağı inmeye başlamış, ağaçların arasındaki serinlik belirgin biçimde artmıştı. Havaya sinen nem, toprağın kokusuna suyun kendine özgü ferahlığını katıyordu. Henüz göremiyordu ama bir yerlerde su aktığını duyabiliyordu.

Çok geçmeden ağaçların arasındaki açıklık genişledi ve karşısına taşlarla çevrili dar bir dere çıktı.

Su büyük bir coşkuyla akmıyordu. Kayaların arasından sessiz, berrak ve kendinden emin bir sabırla süzülüyor, güneş değdiğinde cam gibi parlıyor, gölgeye girdiğinde ise neredeyse görünmez oluyordu.

Eğilip avucunu suya uzattığında parmaklarının bir anda uyuştuğunu hissetti.

Su, sanki dağın kalbinden yeni doğmuştu.

Keskin, soğuk ve tertemizdi.

Avuçlarını doldurup önce yüzüne sürdü. Soğuk tenine değdiği anda yalnızca bedenini değil, zihnini de uyandırmış gibiydi. Saatlerdir yürüyüşün içinde birbirine karışan düşünceler, şarkılar ve hatıralar bir anlığına sessizleşti. Ardından kana kana su içti. Boğazından geçen serinlik, uzun zamandır hissetmediği kadar gerçekti. Şehirde musluğu açtığında akan suyla, dağın bağrından çıkan su arasındaki farkı ilk kez bu kadar derinden hissediyordu. Biri insana ulaştırılmıştı; diğeri ise yüzyıllardır aynı yolu izleyerek hiçbir karşılık beklemeden akıyordu.

Dere kenarındaki büyük kayanın üzerine oturdu. Sırt çantasını yanına bıraktı. Uzun süre hiçbir şey yapmadan yalnızca akan suyu seyretti.

İnsan suya yeterince uzun baktığında onun hiç durmadan aynı şeyi yaptığını, ama hiçbir anının bir öncekine benzemediğini fark ediyordu.  Hayat da böyleydi. Dışarıdan bakıldığında günler birbirini tekrar ediyor gibi görünüyordu; oysa insanın içinden geçen tek bir düşünce bile bütün akışı değiştirmeye yetiyordu.

Bir süre sonra çantasının fermuarını açtı.

Sabah pansiyondan çıkarken büyük bir özenle yerleştirdiği kitabı dikkatlice çıkardı:

“Osman Balcıgil – Yeşil Mürekkep”

Kapağına uzun uzun baktı.

Bu kitabı okurken yalnızca Sabahattin Ali’yle değil, onu anlamaya çalışan bir başka yazarla da konuşmuş gibiydi.

“Elbette…” diye mırıldandı.

“Descartes’ın dediği gibi… İyi kitaplar, geçmiş yüzyılların en dürüst ve en nitelikli insanlarıyla yapılmış uzun bir sohbet gibidir. Üstelik bu kitaptaki hiç aceleye gelmemiş, damıtılmış bir sohbet…”

Osman Balcıgil’in gazetecilikten gelen dikkati satır aralarında kendisini hissettiriyordu. Olayları yalnızca anlatmıyor; dönemin havasını, insanların korkularını, dostluklarını, kırgınlıklarını ve yaşadıkları çağın ruhunu da görünür kılıyordu. Sabahattin Ali’nin hayatını okurken bir insanın biyografisini değil, aynı zamanda bir dönemin vicdanını da okuyormuş hissine kapılmasının nedeni belki de buydu.

Parmakları kitabın kapağında gezinirken dün gece zihnine takılan soru yeniden beliriverdi.

“Bir insan kaderini acaba hangi renkle yazar?”

Kimi siyahla…

Kimi maviyle…

Kimi ise herkesin alıştığı renklerin dışına çıkarak yeşille…

Dün gece okuduğu makaleyi hatırladı. Yeşil mürekkebin tarih boyunca farklı yöntemlerle hazırlandığını, doğadaki minerallerden ve metallerden doğan bir renk olduğunu öğrenmişti.

Gülümsedi.

Ne tuhaftı…

İnsan yazıya dökülen kelimeleri medeniyetin ürünü sanıyordu ama onları görünür kılan mürekkebin kökü yine toprağa, taşa ve doğaya uzanıyordu.

Bu yüzden yeşil mürekkep ona hiçbir zaman yalnızca bir renk gibi görünmemişti. Sanki doğanın kendisi, insanın yazgısına usulca karışıyordu.

Sabahattin Ali’nin hayatı boyunca susturulmaya çalışılan sesi düşünüldüğünde, bu rengin bambaşka bir anlam kazandığını hissediyordu. Belki gerçekten bilinçli bir tercihti belki de yalnızca bir rastlantıydı ama Istrancalar’ın sessizliği içinde otururken yeşil ona, iktidarlardan, yasaklardan ve insanın kurduğu bütün geçici düzenlerden çok daha önce var olan, onlar yok olduktan sonra da varlığını sürdürecek olan doğayı hatırlatıyordu.

İnsan ömrü sınırlıydı; oysa ağaçlar, ormanlar ve dağlar kuşaklar boyunca aynı sessizlikle yaşamaya devam ediyor, yeşil de bu sürekliliğin en güçlü rengi gibi görünüyordu.

Başını kaldırıp gökyüzüne baktı.

Kayınlarla meşeler göğe doğru yükselmiş, dalları birbirine değerek yapraklardan görünmez bir kubbe oluşturmuştu. Güneş ışığı toprağa ulaşabilmek için kat kat yaprakların arasından süzülüyor, ormanın içine sert olmayan, dingin bir aydınlık bırakıyordu.

Kitabı yeniden çantasına yerleştirdi. Ayağa kalkıp sırt çantasını omzuna aldı.

Birkaç adım attıktan sonra dönüp dereye son bir kez baktı.

Su aynı sakinlikle akmayı sürdürüyordu. Onun gelişinden haberdar değildi. Gidişinden de habersiz kalacaktı.

Doğanın insana verdiği en büyük huzur buydu; insanın kendisini kanıtlamak zorunda olmadığı tek yer olması…

Yürüdükçe patika dereye yaklaşmaya başladı.

Kimi yerde suyun hemen kıyısından geçiyor, kimi yerde sık çalıların arasına girerek onu gözden kaybettiriyor, birkaç dakika sonra yeniden karşısına çıkarıyordu. Islak yapraklar toprağın üzerini örtmüş, bazı bölümlerde patikanın izi neredeyse bütünüyle silinmişti. Buna rağmen yönünü kaybettiğini hiç düşünmedi. Sanki artık yolu yalnızca gözleriyle değil, yürüdükçe doğanın ritmine alışan bedeniyle de bulabiliyordu.

Bir süre sonra ağaçlar seyrekleşmeye başladı.

Az önce omuz omuza duran kayınlarla meşelerin arasındaki mesafe açılıyor, gökyüzü yeniden görünür hâle geliyor, rüzgâr da sık dalların arasından kurtulmuş gibi daha serbest dolaşıyordu. Işığın rengi bile değişmişti. Ormanın içindeki gölgeli aydınlığın yerini daha açık, daha çıplak bir ışık alıyordu. Sanki uzun zamandır içinde yürüdüğü yeşil tünelin sonuna yaklaşıyordu.

Birkaç adım sonra önünde iki yamacın birbirine iyice sokulduğu dar bir geçit belirdi.

Olduğu yerde durdu.

Burası, yol boyunca geçtiği hiçbir yere benzemiyordu.

Kayalar daha koyu renkteydi. Toprak daha nemliydi. İki yamaç arasına sıkışan rüzgâr uğultusunu değiştirmiş, ağaçların dalları aynı anda sallanmasına rağmen yapraklar neredeyse hiç hışırdamıyordu. Biraz önce dere boyunca ona eşlik eden su sesi bile burada başka türlü duyuluyor, sanki toprağın derinliklerinden yükseliyormuş hissi bırakıyordu.

Çatak…

Daha önce gördüğü fotoğraflar bir anda zihninde canlandı.

Filiz Ali’nin yıllar önce babasının dizelerini kayalara emanet ettiği yer…

O ana kadar yürüyüşü boyunca zihninden geçen bütün düşünceler usulca geri çekildi.

“Çocuklar Gibi”nin kırılmamış dünyası, “Melankoli”nin ağır sessizliği, “Ben Sana Vurgunum”un bağlılığı, “Geçmiyor Günler”in bekleyişi, “Dağlar”ın çağrısı, “Leylim Ley”in derin hüznü ve “Aldırma Gönül”ün sessiz direnci…

Sanki bütün o şarkılar, bütün o düşünceler onu adım adım buraya getirmek için birbirine eklenmişti.

Derin bir nefes aldı.

Geçidin içine doğru ilerledikçe adımları kendiliğinden yavaşladı. Sesler biraz daha uzaklaşıyor, rüzgâr daha belirgin duyuluyor, geride bıraktığı dünya görünmeden siliniyordu.

O an, uzun zamandır aradığı bir yere değil, uzun zamandır kendisini bekleyen bir yere geldiğini hissetti.

Bir süre sonra yeniden durdu.

Gözleri ağır ağır kayaların üzerinde dolaştı. Yağmurun yıllar boyunca açtığı ince izler, rüzgârın sabırla aşındırdığı yüzeyler ve köklerin taşı sessizce yararak ilerlediği dar çatlaklar, doğanın hiçbir şeyi zorlamadan da değiştirebildiğini gösteriyordu.

Belki de hayatın en büyük dönüşümleri böyle gerçekleşiyordu.

Ne gürültüyle…

Ne de bir anda…

Yalnızca zamanın, sabrın ve görünmeyen ısrarın usul usul biriktirdiği değişimle…

Tam bu düşüncenin içindeyken birkaç metre ilerisindeki büyükçe bir kaya takıldı gözüne.

Nedenini kendisi de bilmiyordu.

Yavaş adımlarla yaklaştı.

Taş, çevresindeki kayalardan ilk bakışta farklı görünmüyordu. Yağmurun, rüzgârın ve yılların aşındırdığı sıradan bir kaya gibiydi. Eğilip daha dikkatli baktığında ise yüzeyindeki bazı izlerin doğanın rastgele açtığı çatlaklar olmadığını fark etti.

Elini usulca taşın üzerine koydu.

Parmakları, yılların yumuşattığı oyukların içinde ağır ağır dolaşırken rüzgârın, yağmurun ve güneşin harflerin keskinliğini aşındırmış olduğunu hissetti. Yine de zaman onları bütünüyle silememişti. Sanki yalnızca taşa değil, yılların içinden bugüne kadar ulaşmayı başarmış sessiz bir hafızaya dokunuyordu.

Bir adım geri çekildi.

Bu kez yazının bütünü bütün açıklığıyla karşısındaydı.

“Başım dağdır
Saçlarım kardır
Benim meskenim dağlardır.”

Sabah boyunca bu dizeleri kulaklığında defalarca dinlemiş, yürürken farkına varmadan kendi kendine mırıldanmıştı ama onları ilk kez bir kitabın sayfasında ya da bir şarkının ezgisinde değil, taşın üzerine kazınmış hâliyle görüyordu.

Aynı kelimelerdi.

Fakat artık aynı değillerdi.

Rüzgârın içinden geçmiş, yağmurun altında beklemiş, güneşle solmuş, bu dağların sessizliğine karışmışlardı. Yıllardır buraya gelen insanların bakışlarıyla birlikte yaşamaya devam etmiş, yalnızca bir şiirin dizeleri olmaktan çıkıp bu coğrafyanın hafızasına dönüşmüşlerdi.

Uzun süre gözlerini yazıdan ayıramadı.

Ortada bir mezar taşı yoktu.

Toprağın altında yatan bir beden de…

Yine de burada inkâr edilemeyecek kadar güçlü bir varlık hissediliyordu.

Belki de insan öldükten sonra geriye kalan şey bedeni değil, başkalarının hayatında yaşamaya devam eden cümleleriydi.

Tam o sırada kayanın dibindeki kuytu bölümde paslanmış küçük bir teneke kutu dikkatini çekti.

İlk anda, yağmurun ya da rüzgârın sürükleyip getirdiği sıradan bir metal parçası sandı ama biraz daha dikkatli bakınca kutunun özellikle kayanın korunaklı tarafına bırakıldığını fark etti. Üzerini kaplayan pas tabakası, uzun yıllardır orada durduğunu söylüyordu. Yağmurlar yağmış, karlar erimiş, güneş metalin rengini soldurmuştu; buna rağmen kimse onu bulunduğu yerden alıp götürmemişti.

Yavaşça eğilip kutuyu eline aldı.

Metal beklediğinden daha ağır, daha soğuktu.

Parmakları kapağın pas tutmuş kenarında dolaştı. Önce çevirmeyi denedi. Kapak kıpırdamadı. Biraz daha kuvvet uygulayınca metal ince bir gıcırtıyla karşılık verdi. Kutuyu dizlerinin üzerine yerleştirdi, iki eliyle kavrayıp sabırla sağa sola oynatmaya başladı. Yılların pası ağır ağır gevşiyor, metal eski bir kapının menteşesi gibi kuru sesler çıkarıyordu. Sonunda kapağın direnci kırıldı ve uzun zamandır açılmamış bir sandığın kapağı gibi yavaşça yerinden ayrıldı.

İçinde, şeffaf bir naylonun içine özenle sarılmış birkaç küçük kâğıt ile bir yeşil mürekkepli kalem vardı.

Kâğıtları tek tek açtı.

Kimi yalnızca adını ve tarihi yazmıştı.

Kimi “Buradaydım.” demişti.

Kimi ise “Ruhun şad olsun.”

Hiçbiri güzel görünmeye çalışmıyordu.

Belki de onları güzel yapan tam olarak buydu.

Buraya gelen ve bu kutuyu fark eden insanlar birbirlerini hiç tanımamışlardı; ama aynı kayanın önünde durmuş, aynı rüzgârı dinlemiş, aynı sessizliğe kendi küçücük cümlelerini emanet etmişlerdi.

En altta katlanmış tek bir sayfa duruyordu. Diğerlerinden daha yeni görünüyordu. Üst köşesine küçük bir tarih atılmıştı. Altında ise yalnızca tek bir cümle vardı.

“Bunu buraya bırakan kişi, okuyan kişiye emanet eder. Bu, bir devam etme kararlılığıdır.”

Cümleyi bir kez okudu.

Sonra bir kez daha.

Her okuyuşunda sabah pansiyondan çıktığı andan beri yürüdüğü yol yeniden gözlerinin önünden geçti. Dinlediği şarkılar, düşündüğü şiirler, Istrancalar’ın sessizliği, kayanın üzerine kazınmış dizeler ve şimdi avuçlarının içindeki yeşil kalem…

Sanki bütün yol onu bu tek cümleye getiriyordu.

Montunun iç cebinden not defterini çıkardı. Sessizce bir sayfa kopardı. Yeşil mürekkepli kalemi eline aldı.

Bir süre hiçbir şey yazmadan bekledi.

Sonra ağır ağır hissettiklerini yazdı.

“Çağrını duydum ve geldim.
 Seni hiç tanımadım ama seni anladığımı hissediyorum.
 Başın öne eğilmesin…”

Altına yalnızca tarihi attı.

Tam kâğıdı katlayacağı sırada arkasında hafif bir hışırtı duyuldu.

İrkilip döndü.

Çatakta kimse yoktu.

Rüzgâr, iki yamaç arasından geçerken ağaçların dallarını aynı anda eğiyor, dere her zamanki sakinliğiyle akmayı sürdürüyordu.

Bir an, burada yalnız olmadığını hissetti.

Bu, biraz önce duyduğu tedirgin edici “izleniyor olma” hissine benzemiyordu. Daha çok, insanın sevdiği birini hatırladığında içinde beliren sessiz bir tanıklıktı.

Gözleri kendiliğinden kayanın üzerindeki dizelere döndü.

“Babam…” diye fısıldadı.

Sesini yalnızca rüzgâr duydu.

Gözleri doldu.

Bunun tesadüf mü yoksa yürüyüşün insana bazen yalnızca yürüyene görünen cevaplarından biri mi olduğunu bilmiyordu. Belki de bilmesine gerek yoktu.

Kendi notunu diğerlerinin arasına yerleştirdi ve kendi kalemini de kutuya bıraktı.

Kutunun içinden aldığı yeşil mürekkepli kalemi ise cebine koydu.

Onu bir hatıra olarak değil, bundan sonra yazacağı cümlelerin sessiz bir emaneti olarak taşıyacaktı.

Ardından sırt çantasını açtı.

“Yeşil Mürekkep”i dikkatlice çıkarıp kayanın kuytu bir yerine bıraktı. Teneke kutuyu da yeniden kitabın üzerine yerleştirdi.

Belki bir gün, yolu buraya düşecek başka biri kapağı kaldıracak, kitabı eline alacak, birkaç sayfa okuyacak ve bu sessiz sohbet kaldığı yerden devam edecekti.

Çatakta bir süre daha oturdu.

Rüzgâr yüzüne değiyor, dere akıyor, ağaçlar usulca sallanıyordu. Dar boğazın üzerinde görünen gökyüzü, ince mavi bir şerit gibi sessizce uzanıyordu.

Ayağa kalktı ve yürümeye başladı.

Bir süre sonra, geldiği patikanın kıvrıldığı yerde durup arkasına döndü.

Kayayı artık seçemiyordu.

Teneke kutuyu da…

Kitabı da…

Yalnızca ormanı görüyordu.

O an fark etti ki insan bazen bir yere ulaşmak için yürümüyordu. Bazen de bir yer, insanın içine yerleşsin diye yürüyordu.

İstemsizce elini cebine götürdü. Parmakları yeşil mürekkepli kaleme dokundu.

Gülümsedi.

Yeniden yürümeye başladı.

Artık yolu biliyordu…

***


Editör: Deniz İmre

NELER SÖYLENDİ?
@
Serhan Poyraz

Serhan Poyraz

DİĞER YAZILARI Kadınlar / Charles Bukowski 1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante Hemingway’in Kadınları / Naomı Wood Bitmeyen Savaş - Joe Haldeman Shakespeare ve Hamlet / Mina Urgan Yaşlı Adam ve Deniz - Ernest Hemingway Goriot Baba / Honore de Balzac Bit Palas / Elif Şafak Sinek Sarayı / Mine G. Kırıkkanat  Ev Sahibesi / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Abdülmecit / Hıfzı Topuz Ekmek Arası Keder / Muhammet Çavdar Mucize Dizeler / Gökhan Sağıt Zaman Yolcusunun Düşleri / Dilek Tuna Memişoğlu Mucizeyi Beklerken / Hüseyin Uyar Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları / Hulusi Turgut Yevgeni Onegin / Aleksandr Sergeyeviç Puşkin Denizden Gelen Kadın / Henrik Ibsen Vezir Gambiti / Walter Tevis Ağrı Dağı Efsanesi / Yaşar Kemal Açlık / Knut Hamsun Roma Mermer Şehir / Jona Lendering Mahşer / Stephen King Lysistrata / Aristophanes Zemheri Sıcağı / Hüseyin Uyar Yapı Ustası Solness / Henrik İbsen Yaban Ördeği / Henrik İbsen Mahcubiyet ve Haysiyet / Dag Solstad Anna Karenina / Lev Nikolayeviç Tolstoy Kreutzer Sonat / Lev Nikolayeviç Tolstoy Unutulmuş Zamanların Hikayesi / Bayram S.Taşkın Küçük Ağaç’ın Eğitimi / Forrest Carter Hayaletler / Henrik İbsen Hedda Gabler / Henrik İbsen Nora, Bir Bebek Evi / Henrik İbsen Muhteşem Gatsby / Francis Scott Fitzgerald Genç Werther’in Acıları / Johann Wolfgang Goethe Hayatımın Hikayesi / Giacomo Casanova Bir Halk Düşmanı / Henrik İbsen Yaban / Yakup Kadri Karaosmanoğlu Kanatsız Kuşlar / Louis de Bernieres Felsefe-i Zenan / Ahmet Mithat Efendi Amak-ı Hayal / Filibeli Ahmet Hilmi Hayvan Mezarlığı / Stephen King Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar Sahnenin Dışındakiler / Ahmet Hamdi Tanpınar Mahur Beste / Ahmet Hamdi Tanpınar Graziella / Alphonse de Lamartine Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Peyami Safa Othello / William Shakespeare Haremde Cinayet / Demet Mannaş Kervan 92.Saat / Ümmügülsüm Hasyıldırım Aklın Uçuşları - Leonardo Da Vinci / Charles Nicholl Ninatta’nın Bileziği / Ahmet Ümit Anadolu Kokulu Kadınlar / Dilek Tuna Memişoğlu Ketum / Ümit Polat Macbeth / William Shakespeare Bir Derviş’in Hikayesi / Abdulrahim Arslan Oyalı Kase / Ayfer Güney Yakın Koruma / Demet Mannaş Kervan Roma’nın Batısı / John Fante Shinrin Yoku / Hector Garcia - Francesc Miralles Hamlet / William Shakespeare Cahit Sıtkı Tarancı / Önder Göçgün Karamazov Kardeşler / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Kral Oidipus / Sophokles Kürklü Kişi / May Sarton Leyla ile Mecnun / Fuzuli Paul Verlaine / Stefan Zweig Shakespeare’in Dokuz Yaşamı / Graham Holderness Gılgamış Destanı Toza Sor / John Fante Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi / Charles Bukowski Sokrates’in Karısı / Gerald Messadie Romeo ve Juliet / William Shakespeare Suç ve Ceza / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Sonsuzluğun Sesleri Kurtlarla Koşan Kadınlar / Clarissa Pinkola Estes Selvi Boylum Al Yazmalım Elveda Saraybosna Amin Maalouf’un “Semerkant”ı Amcanın Düşü / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Ivo Andriç / Drina Köprüsü
KÖŞE YAZARLARI TÜMÜ
Advert
Yol Durumu
ARŞİV ARAMA