DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Hüseyin Uyar
Hüseyin Uyar
Giriş Tarihi : 25-06-2026 11:04

Değerli Yalnızlık

“Bana yalnızlığın resmini yapabilir misin?”

Ressam Abidin Dino hayatta olmadığına göre, çağımızda bu sorunun en mantıklı muhatabı yapay zekâ olabilir.

Sözlükler diyor ki:
“Yalnızlık, yalnız olma durumu. Kimsesizlik. Kimse bulunmama durumu, ıssızlık. 
Yalnızlık çekmek, kendini yalnız duyumsamak ve bundan üzüntü duymak. 

Uzlet, kişinin insanlardan, toplumsal hayattan veya dünyevi işlerden uzaklaşarak bir köşeye çekilmesi, yalnız yaşamayı seçmesi, inziva.”  

Daha birçok tarifi var yalnızlığın. İnsanoğlunun bu kadar çok muhatap olup da tarifini netleştiremediği az sayıdaki fenomenden biridir bu kavram. Neticede algılanabilen, hayatımızın odağında olan ve her fırsatta gündemimize gelen, görünmez, tadılmaz, dokunulmaz ve ölçülemez bir olgudan bahsediyoruz. 

Bireyden topluma doğru “Yalnız mıyım, yalnız mıyız, evrende yalnız mıyız?” gibi onlarca kaotik soru ve yanıt arayışı içinde boğulmadan meramımızı anlatmaya çalışalım. 

İçinde yaşadığımız dünyada insan popülasyonu hızla artmakta. Bazı öngörülere göre, yüzyılın ikinci yarısında nüfus on milyara yaklaşacak ve oradan tekrar azalmaya başlayacak. Sonrasında ne olur bilinmez. 

Biz şimdilik artan nüfusun ve çağdaş yaşamın getirdiği önemli bir soruyu ortaya koyalım:
“Nüfus arttıkça birey yalnızlaşıyor olabilir mi?”
İnsan ve toplumbilimciler bu konuyu aydınlatmaya çalışadursunlar, bizim konumuz bireyin yalnızlıkla dansıdır. 

***

“Acaba yalnız mıyım?” 

Kim bilir bu soruyu kaç defa sorduk? Her defasında sessizce yanıt da verdik kendimize. Üstelik iç dünyamızdaki yanıt ile topluluk karşısındaki yanıtımız farklı oldu ama asıl gerçeklikle asla yüzleşmek istemedik. Bundan sonra da yüzleşmeye niyetimiz yok. Belki bu sebepten ve belki de başka sebeplerden hep diğerlerinin yalnızlığı ile ilgilendik. 

Sonra, bir cümlenin ardına sığındık hep beraber. “İnsan sosyal bir varlıktır.” Üstelik “Yalnızlık hastalıklara davetiye çıkarıyor ve hatta ömrü kısaltıyor.” dediler. Son derece ürpertici ve tedirgin edici bir halde kriminal bir canavardan kaçarcasına savrulduk. Sosyalleşmemiz gerekiyor diye sürekli “SOS” sinyali yaymaya başladık. 

Tanımlayamadığımız bir telaş ile yalnızlıktan kaçarken asıl canavarlar pusuda bekliyordu. Adına sosyal medya bağımlılığı, teknoloji bağımlılığı, çarpık ilişkiler, ait olmak istemediğimiz topluluklar, cemaatler, örgütler ve adını, türünü daha da geliştirebileceğimiz birçok canavarın önünde bulduk kendimizi. 

Neden?

Biri geldi ve sordu; “Yalnız mısın?” diye.
“Yalnız değilim.” diye şiddetli cevap verdik. Oysa kendi içimizde, “Galiba yalnızım, ömrüm kısalmasın, hemen bir sosyal ortama dahil olmalıyım.” dedik ve bizi pusuda bekleyen asıl canavarlardan birini seçip sofrasına meze oluverdik. Ömrümüz uzadı mı bilinmez ama artık yalnız değildik… 

Yalnız olmamalıydık. Çünkü bize muhakkak “sosyalleşme” dayatması yapılmıştı. 
Aristoteles’in günümüzden 24 asır önce ortaya koyduğu “İnsan sosyal bir hayvandır.” sözünü aldık, evirdik çevirdik ve sonuçta insanın sosyal olma zorunluluğuna bağladık. Oysa ünlü filozofun kendi döneminin şartlarında insanın öncelikli ihtiyacını güvenlik meselesi olarak tespit etmesinden yola çıkarak bu teoriyi ürettiği anlaşılmaktadır.

***

Durun bir dakika!

Yalnızlık gerçekten kriminal bir canavar mıdır?
Aslına bakarsanız uygarlık tarihi, bir kısım insanın iç zenginliğini yalnızlıkla harmanlamaları ile elde ettikleri kıymetli zamanlarını kullanma becerisi ile gelişmiştir. Bilimsel çalışmalardaki keşifler, icatlar, teoriler vs. aslında zihinsel aktivasyonun harekete geçebileceği ve herhangi bir canavarın sofrasına meze olunmayan o kıymetli zamanlarda olmuştur. 

Fen bilimleri, sosyal bilimler, sanat, edebiyat, teoloji ve insana ait bütün alanlarda olan ilerlemelerdeki kilometre taşlarına bakalım. Hayatı anlamlandırma, tabiatı tanıma, evrenin kurallarını ve sınırlarını kavramaya çalışmakla ilgili ilerlemelerin her aşaması zeki insanların steril (gürültüsüz) ortamlarda bireysel zihin katkıları ile olmuştur. Klasikleşmiş sanat eserleri, anlatılar, destanlar vs. hepsi tekilden çoğula doğru zihinsel aktivasyondur. Toplumların ve toplulukların elde ettikleri başarıların çıkış noktasındaki kurmay zekâ da bireysel zihin aktivasyonlarından meydana gelmiştir. 
Bilinen bütün inanç disiplinleri, insanın (nefs), dualist bir metafor ile mücadelesini anlatır. Nefsin iyilik-kötülük ilişkisi aslında bireyin yalnız yaptığı bir mücadeledir. Peygamberler, brahmanlar gibi topluluklara öncülük eden çok özel insanların bilgelik yüklenmeleri için en başta uzlete ihtiyaçları vardır. 

Öyle anlaşılıyor ki bireydeki yüksek IQ’nun insanlığa katkı sağlayabileceği zemin kaliteli yalnızlıktır. 
 
***
Günümüzde bir tuhaf paradoksu anlamlandırma zorunluluğu doğmuştur. 

Nüfus arttıkça, teknoloji ilerledikçe, ihtiyaçlara erişim kolaylaştıkça yalnızlık artıyor olabilir mi? Başka bir deyişle teknoloji mi yalnızlığı yoksa yalnızlık mı teknolojiyi besliyor? 

Çağımızda yalnızlık bireysel bir olgudan ziyade toplumsal bir vakadır. Öyle ki “Epidemik mi, pandemik mi?” diye sormak ve bu soruyu cevaplamak zorundayız. 

Nüfusun çoğaldığı ama kalıcı ve yerine konulamaz ilişkilerin azaldığı hissine kapıldığımız bir çağda yaşıyoruz. Üstelik, her alanda olduğu gibi kapitalizmin temel unsurları olan şirketler ve sermaye de konuya dahil olmuştur. 
Kapitalizm diyecektir ki “Sosyalleşmek şifadır, ihtiyaçtır.” Hemen ardından tanıdık, bildik ve çok aşina olunan organizasyonları ve kapitale dönüşecek unsurları ortaya çıkaracaktır. Ardından, “Beden kayıt tutar, inzivaya ihtiyaç vardır.” diyecek ve her türden uzlet alanları oluşturacak, “İhtiyaç varsa karşılanır.” prensibine dayanarak bu alanları da kapitale dönüştürecektir. 

Ya devletler?

Aslen bireysel bir mesele olan yalnızlığa devlet niye karışır, diye düşünmek isteriz. Ancak devletler, çağımızda yalnızlık olgusunu yaklaşan bir pandemi canavarı olarak algılamaya başlamıştır. Birleşik Krallık’ta (2018) ve Japonya’da (2021) Yalnızlık Bakanlığı kurulmuştur. Muhtemel ki diğer devletler de bu furyaya katılacaktır. 

Görüldüğü üzere devletler, yalnızlık meselesini tek yönüyle ve problem olarak algılamıştır. Bakanlıkların öncelikli görevi, yalnızlığın tetiklediğini düşündükleri intihar, depresyon gibi ağır travmatik olaylarla baş etmek olarak belirlenmiştir.

Çağımızda, teknolojinin yalnızlığı beslediği gerçeği, yalnızlığın teknolojiye ihtiyaç duymasından daha muhtemel olabilir. Özellikle şehir yaşamında, ikametlerin metrekaresinin gittikçe küçülmesine rağmen, bireyin bundan şikayet etmemesinin sebebi çoğunlukla teknolojinin sağladığı imkanlardan dolayıdır. Gıdaya ulaşma ve iletişim kolaylığı konformist bir alan yaratılmasına olanak vermiştir. Covid pandemisi ile beraber hızlıca tecrübe edilen evden çalışma modeli sayesinde işler daha da kolaylaşmıştır. Yapay zeka asistanını da konfor alanına dahil edince, birey evden hiç çıkmadan yaşamını idame ettirebilecek hale gelmiştir. 
Atalarının, hayatta kalabilmek için her gün mağaradan çıkıp avlanması gerektiği durumdan kendini dinamik tutan avlanma kaygısı olmayan yaşama geçişin bir bedeli olacaktı elbette. Evden çalışmayı, hak edişlerin elektronik ortamda tahsilatını ve ihtiyaçların siparişlerle eve geliyor olmasını, sosyalleşme ihtiyacının da sosyal medya gibi platformlardan karşılanabiliyor olmasını çağın getirdikleri olarak kabul edebiliriz. Bununla beraber gelen ve isimlerini saymakta yetersiz olduğumuz biyolojik birçok arızanın da eşlik ediyor olmasını yine çağın getirdiklerinden sayabiliriz. Konfor her zaman risk ve bedel ile kol koladır.

***

Yalnızlık, cennetin mi, cehennemin mi bir parçasıdır?

Yazımızın büyük bölümünde anlatmaya çalıştığımız gibi insanların üzerine yerleşmiş genel kanı, yalnızlığın cehennemden bir ayrıntı olduğu yönündedir. Çünkü konu içinde hüzün, kaygı, sağlık endişesi gibi depresif çağrışımlar kolaylıkla kendini göstermektedir.

Belki de durum zannedildiği gibi değildir. 

Şimdi konuyu diğer açıdan ele alalım. Yalnız kalmaktan korkmaktan ve “denize düşenin yılana sarıldığı” gibi davranmaya sevk eden korkularımızı besleyen duyumlardan bir an uzak duralım. 

Yalnızlığın, üretkenliğin zemini olduğunu anlamaya çalışalım.

Sosyal bilimler, fen bilimleri ya da sanat. Düşünsel üretimin olabilmesi ya da halk arasındaki tabiri ile “ilham perisinin” gelebilmesi için kaliteli bir yalnızlık gerekmektedir. Bu anlamda yalnızlığın, kıymeti bilinmesi gereken bir hazine olduğu çok açıktır.

Şimdi başa dönelim.

“Aslında yalnızlık, tarifi yapılamayan olgulardan biridir.” demiştik. Her insanda farklı algılanmasının mesnet bir sebebi vardır. Doğuştan başlayan ve devamında aile, eğitim, sosyal ortamlar gibi faktörler ile şekillenerek her bünyede farklı tecelli eder. Dolayısıyla her bireyin yalnızlık tarifi farklı olur. Psikiyatri, psikoloji ve sosyoloji bilimlerinin üzerinde çalışmaya devam ettiği bu fenomenin, yeni dünya düzeninin baştan tertiplendiği çağımızda, farklı anlamlar kazanacağı aşikârdır.

Bir gerçek var ki “yalnızlık” kelimesine yüklenen hüzünlü ve depresif tanımın üzerinde durmamız gerekiyor. Yazımızın başında anlatmaya çalıştığımız ve artık bu çağda değişmesi gereken “İnsan sosyal bir varlıktır.” tanımı için daha cesur olmalıyız.

Yalnızlığı öğrenemeyen kendi ile barışamaz. Kendi ile barışamayan toplumla da barışık olamaz. Bu güçlü kavram aslen bireyin kendini tanıması için muazzam bir zemindir. Yalnızlık sınavını geçmeyi başaran her birey, ruhsal ve bedensel sağlığını korumuş ve hatta güçlendirmiş olur. 

Sıralama, önce yalnızlık sonra sosyallik olunca; daha güçlü, daha etkin bir yaşam sürdürülebilir. Önce sosyallik sonra yalnızlık olduğu durumda tamamen hastalıklı bir sonuç verir. 

Gömleğin düğmesi baştan yanlış iliklenirse devamı da yanlış olur, diye bir gerçeklik vardır. İşte tam da bu noktada, bireye önce yalnızlıkla barışık olmayı sonra sosyalleşmeyi öğretmek gerekir. 

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki seçilmiş ve kaliteli bir yalnızlık ilaçtır, şifadır.

Her ilaçta olduğu gibi fazlası zehirler, azı işe yaramaz. Üstelik her bünyenin dozu farklıdır ve insan kendine ait dozu bulmakla yükümlüdür.
Olgunlaşmış zihne sahip olan eğitimli bireyler, seçilmiş yalnızlıkla son derece üretkenlik gösterirken iç zenginliğini geliştirmekte yeterince başarılı olamamış bireyler depresif bir durum göstermektedir. 

Elbette bütün bunlardan ayrı olarak yalnızlığı gerçekten hisseden yaşlılar, kimsesizler ve belki de başka insanlardan kaçma zorunluğunda olan insanlardan bahsetmedik. Onlar için kimsesiz olmakla yalnız olmak aynı şey değildir. 

Sözün özü, yalnızlığı bir zenginlik olarak kullanabilecek kadar ruhumuzu ve zihnimizi eğitmeliyiz. Aksi hâlde yalnızlık kalabalığına dahil oluruz. 

***


 
Editör. Dr. Özlem Sarıkaya Demir

NELER SÖYLENDİ?
@
KÖŞE YAZARLARI TÜMÜ
Advert
Yol Durumu
ARŞİV ARAMA