Nisan yağmur olup yağmıyor...
Fırtınalar kopuyor yüreğimde.
1997 yılının sıcak bir ağustos ayının son günleri.
Yaş olmuş otuz…
Üniversite ve hayat mücadelesiyle sürekli tecil ettiğim vatani görevim için uçakla İzmir'e, oradan da Manisa'ya geçip birliğime teslim olacağım. Hayata çok hızlı bir giriş yapmış, gençliğimi yaşamadan büyümüşüm.
28 Ağustos sabahı.
Kalkıyor, akşamdan hazırlanan valizimi alıp kapıya yöneliyorum.
Gelince, bir şey unutmuş gibi durup geriye çocuklarımın yattığı odaya doğru yürüyorum.
İkisi de mışıl mışıl uyuyor, uyandırmamaya gayret ederek ikisini de öpüp koklayıp arkama bakmadan tekrar çıkışa doğru yürüyorum. Kapıyı açar açmaz annemin masmavi gözleri karşılıyor beni.
Belli ki sabaha kadar uyumamış. Kan çanağına dönen gözlerinden yaşlar süzülüyor. Sanırsınız ben askere değil, ölüme gidiyorum. Sanki bir daha birbirimize kavuşamayacağımız bir ayrılığa kucak açıyoruz. Alt kattan gelip zile basmadan kapıyı açmamı beklemiş gözyaşlarıyla.
Bir şey söylemeden elini öptükten sonra, “Annem, hakkını helâl et. Çocuklarım, eşim önce Allah'ıma sonra sana emanet.” diyorum, ardıma bakmadan merdivenlerden hızla iniyorum.
Biraz daha dursam ben de ağlayacağım. Annem de arkamdan iniyor.
“Oğlum, beni de götür havaalanına kadar. Söz ağlamayacağım, seni üzmeyeceğim.” diyor; diyor demesine de iki gözü iki çeşme…
Bir gün önce bu isteğine olumsuz yaklaştığımı hatırlayıp, “Olmaz anne, gerek yok; evde vedalaşalım.” diyorum. Babam ve kardeşimle beni havaalanına götürecek olan arkadaşımın arabasına biniyoruz. Hareket edince geriye dönüp bakıyorum, annem iki gözü iki çeşme, dizleri üzerine çökecek gibi perişan bir halde bizim gözden kaybolmamıza kadar öylece izliyor.
Annem, masmavi hayat dolu gözleriyle beyaz tenli, yapılı bir Osmanlı kadınıydı.
Candı, kandı, atamdı, annemdi.
Çevresi tarafından da çok sevilir, evinden misafiri hiç eksik olmazdı.
Hayat doluydu.
“Oğlum, aileni sakın merak etme. Gözün arkada kalmasın. Ben varım, bana oğlumun emaneti onlar…” diye uğurlamıştı beni askere.
Görev yerim Güneydoğu...
Beş arkadaşım da benim olduğum dönem içerisinde şehit edildi, vatan hainlerince. Bizden çok kısa süre önce bu birlik Kuzey Irak'a yapılan operasyondan dönmüş ve orada da bir şehit vermişti.
Bu zor şartlarda yaklaşık üç ayım geçiyor. Telefon imkânımız çok kısıtlı. Ailelerimizle zor görüşebiliyoruz.
Fırsat buldukça iki üç günde bir, bazen haftada bir evi aramaya çalışıyorum.
Üç ay gibi uzun bir süre hiçbir sıkıntım yokken son günlerde içime büyük bir sıkıntı düşüyor.
Sebebini bilmiyorum ama çok büyük bir sıkıntı…
Telefonu çaldırıyorum, karşıma çıkan eşime hal-hatır soruyorum.
“Annem babam nasıl?” diyorum. Her defasında “İyiler, merak etme bizi.” yanıtını alıyorum.
Genelde aradığımda annem de olduğundan, onun da sesini duyuyor, hayır duasını alıyorum.
Çünkü her sabah alt katta oturan annemi görüp hayır duasını aldıktan sonra işe gitmek bende bir alışkanlık; her geç geldiğimde annemin balkonda oturup geldiğimi görene kadar eve girmeyip beklemesi de onda alışkanlık olmuştu.
Yok...
Delireceğim…
İçimde sebebini bilmediğim çok büyük bir sıkıntı var.
Anneeem…
Aklım anneme gidiyor bir anda eşimle konuşurken. Sıkıntımın sebebi annem olmasın… Onun başına bir hal gelmesin…
Annem, her zaman benim evimde olmasa da her telefonumda koşarak gelir, benimle konuşurdu. Oysa, son bir haftadır ben annemle hiç konuşmamıştım.
“Annem…” diyorum bir anda eşime.
“Annem nerede? Bir haftadır hiç konuşmadık.”
Panikliyor eşim. Hemen ses tonuna yansıyor bu paniği.
— Bahçede…
— Çağır hemen…
— İşi var Sami, çağırmayayım. Başka zaman aradığında konuşursun.
O anda yüreğime bir kor düşüyor, tüm bedenim alev alev yanıyor.
Hiç inandırıcı değil. Var gücümle ve panikle çadırda telefon sırasında bekleyen askerleri düşünmeden bağırıyorum.
— Annemi çağır!
Ses yok…
Büyük bir telaş ve panikle düşüyor acısı içime. “Anneme ne oldu?” diye soruyorum.
“Önemli birşey yok. Panik yapma. Küçük bir operasyon geçirdi annem. Hastanede yatıyor. Önemli bir şeyi olmadığı için sana söylemedim.” diyor eşim.
Hastaneyi, kaldığı odayı öğrenir öğrenmez canhıraş bir halde telefonu kapatıyor, deliriyor, kendimi kaybediyorum. Gözlerimden akan yaş toprağı ıslatıyor.
Hastaneyi arıyorum. Paşabahçe Devlet Hastanesi… Santral bağlamıyor annemin bulunduğu katı.
— Bu saatte bağlamamız yasak. Yarın arayın.
Ben...
Hayatta kimseye yalvarmayan ben yalvarmaya başlıyorum santraldeki memura anlatmaya:
— Askerdeyim. Güneydoğu'da üs bölgesindeyim. Yalvarıyorum. Arama imkanımız çok kısıtlı. Gelme imkânım zaten yok. Sadece bir dakika… Allah rızası için... Annemin sesini duymazsam öleceğim.
Dayanamıyor memur yalvarmalarıma.
Annemin yattığı katı bağlıyor.
Çıkan hemşireye aceleyle, “Zehra Çelik'i telefona çağırın lütfen. Ben oğluyum, askerden arıyorum.” diyorum.
Hemşire koridorda sesli bir şekilde, “Zehra Çelik! Telefonu var. Askerden oğlu arıyor…” diye bağırıyor.
Kalbim duracak gibi. Annem hastanede ve benden saklanıyor.
Hemşirenin masa üzerine bıraktığı ahizenin kaldırıldığını anlıyorum gelen hışırtıdan. Tüm dünya ile ilişkiyi kesmiş, sadece o telefona ve o telefonda duyacağım annemin sesine kitleniyorum.
—Alo!
Annem değil bu ses.
— Ben annemi, Zehra hanımı aramıştım…
— Kimsin?
— Oğluyum ben. Askerdeyim…Büyük oğlu… Sami ben…
— Sami sen misin? Annen iyi, merak etme. Ben komşunuz Meryem…
— Meryem abla…
Dememle kopmam bir oluyor. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyorum. Kelimeler düğümleniyor, çıkmıyor ağzımdan. Boğazım kuruyor, tüm bedenim o nefes kesen ayazda ateş olup yanıyor.
— Yapma böyle Sami. Annen iyi. Serum var kolunda. Uyuyor.
— Uyandır Meryem abla, ne olur arayamıyorum. Delireceğim. Sesini duyayım yeter…
Meryem abla bana cevap vermeden koridorda yankılanan sesini duyuyorum.
— Hay Allah. Zehra kalkmaman lazım. İlaçlar uyutmuştu seni.
Dinliyorum sadece.
— Sami, annen “Askerdeki oğlu arıyor.” dediklerini duymuş. Serum şişesinin demiri elinde, kolunda serumla telefona geliyor.
Ben iyice kopuyorum. Telefon sırası bekleyen askerler telefonları bırakıp başıma üşüşüyor feryadımı duyunca.
Benim ne kimseyi gördüğüm var, ne de görecek bir halim.
— Oğluuummm!
Tıkanıyorum, boğazım düğümleniyor.
Artık bağıra bağıra ağlamaktan alamıyorum kendimi...
Hıçkırıklara boğuluyorum...
Boynum sıkılmışçasına sesim hırıltılı çıkıyor sanki bir el boğazıma yapışmış, boğuyor beni.
— Anneeemmm.
İkimiz de ağlıyoruz.
— Oğluuum. Burada bile buldun beni. İyiyim merak etme olur mu?
Ben ne diyeceğimi bilemez halde sadece ağlıyorum.
Meryem abla alıyor telefonu.
— Annen iyi, merak etme. Şimdi yatağına gitmesi lazım. Hemşireler bu şekilde kolunda serum görürlerse kızarlar…
Sesini duyduktan sonra daha da beter hale geliyor ve o haldeyken telefonu kapatıyorum.
Çadır içerisinde bulunan askerler etrafıma doluşmuş, her kafadan bir ses çıkıyor.
Masanın üzerine kapaklanıp hıçkıra hıçkıra ağlıyorum.
Sonrası artık kabus. İzin istesem çıkamam. Yasak.
Konvoy kim bilir ne zaman çıkacak. Ağacı bile olmayan dağın başındayım.
Günler geçiyor, ilk konvoyla bölük komutanım annemin yanına gönderiyor. Yine hastanede ve yine operasyon geçirmiş.
Dağ gibi annem erimiş. Bir süre yanında kadıktan sonra birliğime geri dönüyorum.
Artık o eksi otuzlara düşen, nöbetlerin on beş dakikaya indiği yerde ben alev alev yanıyorum.
O gün...
O beni kopartan karanlık gün...
Bölük astsubayımızla çadırda, yazıhanedeyiz. Telefonu çalıyor.
Murat astsubay açıp konuşuyor. Ben, eşinin aradığını düşünerek işlerime odaklanıyorum.
Fakat konuşması sanki farklı, şifreli gibi.
Bir tuhaf.
Eşiyle böyle konuşmazdı Murat astsubay. İstemeden dikkatimi ona veriyor ve fark ettirmeden izlemeye çalışıyorum.
Gözlerini bana dikmiş gayriihtiyari, “Tamam, tamam, tamam…
Telefondaki kişiye söylediği tek şey, “Tamam.”
Karşı tarafı epeyce dinledikten sonra, “Sami'yi veriyorum telefona.” diyor.
Yüreğim cız ediyor.
“Sami!” deyip telefonu uzatıyor.
Kapıyorum ahizeyi.
Kardeşim…
Ağlıyor ama bana belli etmemeye çalışıyor.
— Ben komutanınla konuştum. Seni izne gönderecekler. Annem ağırlaştı biraz…
Kitleniyor, donup kalıyorum. O an ne yapacağımı, ne düşüneceğimi bilemiyorum.
Annemin rahatsızlığından haberi olan komutanım, onun hesabından yazıhaneden telefon bağlamaya ve aramama dair santrale emir vermiş.
Yazıhaneden bir önceki akşam annemi arıyorum, “Ben iyiyim oğlum. Kulaklarım duymaz oldu sadece. Askerliğini bitirip gelmene bak.” dediğini duyuyorum.
Ben kardeşime bir şey diyemeden...
Benim sessizliğim üzerine o devam ediyor konuşmasına.
— Biz Kastamonu'ya gidiyoruz. Ankara'ya gel uçakla. Uçak biletini valilik kontenjanından aldıracak komutanların. Terhis dönemi olduğu için yer yokmuş. Ankara havaalanından da seni alıp Kastamonu'ya getirecekler…
Annemin çocukluğumuzdan beri hep söylediği, “Oğlum, ölürsem beni Kastamonu'ya götürün, burada bırakmayın.” demesi geliyor o an aklıma.
Bittiğimi hissediyorum bu söz üzerine.
Gözlerim kararıyor, ne dediğimi dahi bilmeden...
“Annem öldü… Kastamonu'ya götürüyorsunuz…” dememle telefondaki kardeşim de kopuyor.
— Başımız sağolsun…
Telefon ahizesinin elimden düşmesiyle, dünyamın karardığını ve yere yığıldığımı hatırlıyorum sadece.
Her şey o an bitiyor benim için.
Bölük komutanımın odasına taşımış askerler beni. Doktoru çağırmış komutanım. Sakinleştirici iğne yapılmış.
Hatırlamıyorum.
Sadece, sürekli söylediğim iki kelime dökülüyor dudaklarımdan, “Annem gitti.”
İçim katılaşıyor, taş kesiliyorum.
Komutanlar, asker kardeşlerim sürekli yanımdalar.
Moral vermeye, nasihat etmeye çalışıyorlar ama ben kimseyi duymuyorum.
Yarı baygın bir halde havaalanına getirilip uçağa bindiriliyorum. Ankara’ya vardığımda, oradaki dostlarım alıp memleketime götürüyor.
Köyümüz yüksekte, dağ köyü.
Köyü görecek şekilde tepeye çıkıldığında hemen karşıda ilk görünen yer, mezarlık.
İstanbul plakalı araçlar yol boyunca duruyor ve mezarlıkta büyük bir kalabalık var.
Beni bekliyor annem. Bu manzara karşısında yine kendimden geçiyorum, kollarıma girip mezarlığa çıkartıyorlar.
İstanbul'dan tüm tanıdıklarım orada ve beni o perişan halde gören herkes ağlıyor. Annemin tabutu mezar başında, açılmamış. Geldiğimi gören imam:
— Annesi, oğlu Sami'nin gelmesini bekledi. Sami de annesini görmek ister.
Açıyorlar tabut içindeyken annemin kefenini. Yüzü hafif sararmış ama aynı bıraktığım gibi duruyor annem. O hayat dolu masmavi gözleri kapalı.
Kollarımdan tutanlara rağmen yığılıyorum yere annemi o halde görünce.
Kardeşlerim Fikri ve Yunus gelip boynuma sarılıp gözyaşlarına boğulmuş halde çöküyorlar yanıma.
Babamı arıyor gözlerim çöktüğüm yerden.
Annemi kaybetmiştik.
Ya babam...
Babam ne halde?
Hemen ilerideki çam ağacının dibine yığılmış, elleriyle başını tutmuş, gözyaşlarını saklamaya çalışıyor.
Perişan halde.
Annemi defnettikten sonra eve iniyoruz mezarlıktan. Çocuklarımı görüyorum odanın dip köşesinde kalabalığın arasında.
Kızım, oğlum yan yana...
Gözlerini bana dikmişler, her hareketimi sessizce takip ediyorlar, bana yaklaşmaya korkuyorlar. Oğlum, Emre'm dokuz yaşında. Kızım, Aslhan'ım ise daha beş.
Onları odada görünce kollarımı açabildiğim kadar açıp sesleniyorum. İkisi de hemen gelince sımsıkı sarılıyoruz.
Aslıhan gözlerini bana dikmiş öylece bakıyor, ne olduğunu daha kavrayacak yaşta değil. Benim neden ağladığımı bilmeden, sırf ben ağlıyorum diye o da ağlıyor.
Konuşmuyorlar benimle, uzun süredir görmemiş olmalarına rağmen.
Bir ara Emre'm kucağımdan başını bana doğru kaldırıp bilmediğim acı bir haber veriyormuş gibi çocukça, üzgün, buruk bir yüz ifadesiyle...
— Baba, biliyor musun, babaannem öldü.
Tüm odadakiler duyuyor oğlumun bu sözlerini. Ortam daha fazla sessizliğe bürünürken duyan herkes gözyaşlarına boğuluyor.
Ben askere giderken hiçbir rahatsızlığı olmayan, henüz kırk dokuz yaşını yeni doldurmuş, dağ gibi annem sessiz sedasız göçüp gidiyor…
Beni uğurlarken, “Ben varım; gelinimin, torunlarımın arkasında. Sen aileni düşünme.” diyen annem...
Askerden bile dönmemi beklemeden kuş olup uçuyor.
Yirmi sekiz yıl oldu annemi kaybedeli ama benim yüreğimdeki yara hâlâ çok taze.
Bugün gibi…
Yaşadığım o süreç, benim için hiçbir anını unutamayacağım hançer yarası gibi kalacak sımsıcak yüreğimde ve annemin bu acısı hiçbir zaman dünden öte olmayacak.
Ta ki ölene kadar…
Yine bir nisan ayı yaklaştı...
Yüreğim yine çok acıdı bu gece...
O günlere tekrar döndüm saniye saniye...
Ben annemi çok özledim.
Gözyaşlarıyla ve hiç uyumadan günün ilk ışıklarına...
Yeni bir güne günaydın...
ANNEME MEKTUP
Anne...
Dağların gecesi benden uzun burada.
Ay, nöbet tutan asker, tepemde,
Düşüyor omzuma soğukluğu.
Bense her gece,
Ateşe veriyorum içimde yokluğunu.
Hatırlar mısın?
Kapıdan çıktığım o sabahı;
Dolmuştu mavi gözlerin,
Deniz taşıyordu içinden.
O an ben, vatani göreve değil;
Yüreğinden koparılmaya gidiyordum sanki...
Anne...
Sert esiyor burada rüzgârlar
Delmiyor yokluğun kadar insanı, kurşunlar.
O gün,
Telefonun ucunda,
Beklerken yüreğim avucumda;
Duydum ya nefesini,
Serum şişesinin demiriyle
ölüme meydan okurcasına gelişini!
İşte o an anladım,
sığmazmış, annelerin kalbi;
Evladının yüreğinden başka yere.
Burada bile buldun beni oğlum deyişin;
Çınlıyor hâlâ kulaklarımda.
Ben seni hiç kaybetmemiştim ki anne...
Canımın canında atan tek yüreğimsin!
Toprak aldı ya kollarına sonra,
Bilmiyorlar anne!
Bedenini örter ancak toprak,
Senin sevgini değil.
Ne zaman yorulsam
Ne zaman bunalsam
Dizlerini arıyorum anne!
Sırtımı dağlara değil,
Sinene yaslamak istiyorum.
Sustu rüyalarım bile, gelmiyor uykuma;
Belki de şimdi nöbettesin cennette,
Korumak için beni.
Anne…
Ulaşmasa da ellerin,
Biliyorum okşuyorsun hâlâ başımı.
Çünkü insan kaybetmez annesini,
Sadece duyamaz olur sesini.
Bu yorgun kalbim durursa bir gün,
Bil ki ben geliyorum anne!
Kollarını aç,
Karşıla beni yine masmavi gözlerinle.
Gitmeyeceğim artık hiç bir yere,
Ebedi uyuyacağım;
O mavi gözlerinde!..
Oğlun...
***
Hakan Cucunel
Salı
Yusuf Sarıkaya
Ak Köprü (Â Köprü)
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı -2 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Ebru Bozcuk
Mukadderat
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Aile Büyük Bir Birey Birey Küçük Bir Ailedir
Musa Aşkın
Hisler mi Köreldi
Gevher Aktaş Demirkaya
Dumlupınar Denizaltı Hazin Öyküsü ve Ona Yakılan “Ah Bir Ataş Ver Cigaramı Yakayım” Ağıdının Kaynağı
Dilek Tuna Memişoğlu
Dumlupınar Çelikten Mezar
Sedat İlhan
Yapay Zekâm
Deniz İmre
Korkunun Sesi Vardı
Mehmet Şahan
Paylaşmak
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Hızır Dokundu
Serhan Poyraz
Hemingway’in Kadınları / Naomı Wood
Nevin Bahtişen
Mutlu Yarınlar İçin
Hamiyet Su Kopartan
Kâbe'de Hacılar
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ahmet Furkan Demir
Hiss-i Urfa
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar