BEYAZIN UCUNDA
O telefon çaldığında, hayatın bir daha eskisi gibi olmayacağını bilmiyordum.
Saat 18.30.
— Alo… Hasan Balcı’nın yakını mısınız?
— Evet buyurun kızıyım.
— Hastanemize kadar gelebilir misiniz?
Bir an dünya sustu. Elimde telefon, boğazımda bir düğüm:
— Yoksa öldü mü?
— Şu an yoğun bakım travma acilinde.
Saat 19.45.
Kırmızı alandayım. Bir sandalyenin üstünde kendime yer bulmuşum. Hastane insan kaynarken herkes kendi sükûtunun içinde. Etrafım soğuk yüzler, yere yönelmiş bakışlar ve yorgun dualar ile dolu. Tavana gömülmüş floresan ışıkları gidip gelen akımla titriyor, sanki içerideki hastaların nabızları gibi istikrarsız. Kapılar açılırken yüreklerden kimi zaman umut giriyor içeri, kimi zaman kapanıyor. Ve koridora çığlıklar, gözyaşları, telaşlı ayak sesleri yayılıyor. Sonra yine derin bir sessizlik koridorda.
Herkes aynı şeye tutunuyor. Bir doktorun, bir sağlık çalışanının kapıdan tekrar gözüktüğünde dudaklarının arasından çıkacak birkaç kelimeye.
O an anlıyorum, hastane koridorlarında kimsenin makamı yok. Tıpkı hacda ihrama girenlerin dünyalıklarını geride bırakıp büründüğü o beyaz hâl, hem başlangıcı hem vedayı taşıyor.
Buradaki o renk de yeni bir şeyi ya da başlangıcı anlatırken içerideki yatak örtüleri, doktorun önlüğü, duvarlar ve sessizliğin o ahenginin bir ucu çoktan kefene değmiş.
Saat 03.05… Bekleyiş sürüyor. Gözlerim uykunun ağır donukluğundayken zaman ilerlemiyor. Saatin tik takları bile yorgun; buradaki herşey gibi. Koridorda herkes sükûtta yine. Kimi elindeki tesbihi çeviriyor kimi gözlerini kapatıp sessizce bir köşede dua ediyor kimi yalnızca boşluğa bakıyor.
Saat 03.15’te kapı açılıyor.
“Ahmet Uysal’ın yakınları…”
O an koridorun nefesi kesiliyor.
“Maalesef hastayı kaybettik.”
Orta yaşlarda başörtülü hafif yapılı bir kadın sesi geceyi yırtıyor:
“Babam!”
Sessizliğin rengi kararıyor, her şey birbirine karışıyor. Bir adam ellerini başının iki yanına vurarak dizlerinin üzerine çöküyor. Bir genç sessizce duvara yumruğunu vuruyor.
Hastane artık bir bina değil, kederin koridorlara sindiği bir mekân oluyor. Kapılar yine açılıp kapanıyor. İçeride hayatla ölüm ince bir çizgide yürürken dışarıda insanlar sevdiklerini kaybetmemenin duasında. O kapıya bakarken ilk kez anlıyorum: İnsan en çok hastane koridorlarında büyüyor. Ve burada bir telefonla hayat değişebiliyor, bir cümleyle insan yıkılabiliyor, bazen bir ilan ömrün son cümlesi veda edememenin adı oluyormuş.
İçeride yine bir telaş var, dışarıdakilerin duyamadığı. Biçare kalmış terli alından akan bir ses:
“Gerekli kontroller yapıldı.
Ölüm saati 05.02…
Hastayı kaybettik, kayıtlara geçirilsin.”
Saat 05.12.
Doktor kapıda görünüyor.
“Hasan Balcı’nın yakınları…”
Pürtelaş yanına toplanırken kolayca söylenen o söz ne de kolay dökülüyor dudaklarından…
“Hastayı kaybettik.”
Hayat orada duruyor. Kalbime bir ok saplanıyor. Ayaklarımın altından dünya çekiliyor. Sesler bir geçitten geçercesine uzaklaşıyor. Geriye sadece kocaman bir boşluk kalıyor.
Koridor…
Işıklar…
Doktorun önlüğü…
Kefene dönüşen o örtü…
Hepsinin ortak rengi beyaz.
O geceden sonra hiçbir şey aynı değil. Temizliğin rengi sandığım şey şimdi yokluğun sessizliği, karanlığa evrilimi.
Artık bir renk değil bir hatıra, bir çöküş, bir sessizlikti beyaz…
Ve ben o telefon çaldığında, hayatın bir daha eskisi gibi olmayacağını bilmiyordum. Şimdiyse biliyorum ki bazı cümleler ve bazı renkler insandan bir şeyler eksiltir.
***














































