Hem Doğu’lu hem Batı’lı olabilmek!
Osmanlı-Türk entelektüel tarihi, daha 1800’lerden başlayarak bizi bu iki medeniyeti birlikte temellük etmek konumunda bulunduruyor. Bugün Türkiye’de, bu anlamda hem geleneksel olanı (Doğu) hem de modern olanı (Batı) derinlemesine ve kuşatıcı bir biçimde zihinsel hayatına geçirmiş pek az “sahih”aydınımız var. Spinoza ile Levinas’ın Musevi kanonunu alımlayışları arasındaki farkı bilensama mesela Mu’tezile ile Eş’ari’nin kelam anlayışları arasındaki farktan ziyadesiyle bihaber aydınlarımız çoğunlukta… Baudelaire’i Fransızcasından okuyabilen, ama Bâki Efendi’yi Osmanlıcasından okuyamayan “gayrisahih” okuryazar kuşağının fermanferma olduğu bir entelektüel iklim!
“Sahih”liği, kendi zihniyet tarihiyle birebir mutabakat içinde olan, hem Doğu’yu hem de Batı’yı temellük etmiş aydınlar için kullanıyorum elbet…
2005 yılının Mayıs ayında Erenköyü’nde, mütevazı bir cenaze töreninden sonra toprağa verdiğimiz Selahattin Hilav, işte bu çok az sayıdaki “sahih’” aydından biriydi. Lautreamont’un ‘ Les Chants de Maldoror’unda da Nesimi Divanı’nda da kendi evindeymiş gibi rahatça dolaşıyor; Marx’ın “Yabancılaşma” kavramından ne kertede yetkiyle söz edebiliyorsa İbn Haldun’un “Asabiyet” kavramından da o kertede yetkiyle söz edebiliyordu. Sadece bu kadar da değil! Entelektüelliği şölenle bütünleştirmeyi seviyor; uzun sürmüş içki masalarında, hem dedikodusu ve eğlencesiyle Osmanlı sofra zevkini yaşamaktan hem de Platoncu anlamda bir “symposion” gibi sofrayı entelektüel bir “şölen”e dönüştürmekten haz duyuyordu.
1969’da, uzun bir gaybubetten sonra Londra’dan yurda döndüğümde, Selahattin Hilav’ı böyle bir sofrada tanıdım. Bebek’te, Nazmi’de!
Yanılmıyorsam Edip Cansever ve başkaları (kimler olduklarını hatırlamıyorum şimdi) da vardı o sofrada. Hiç unutmuyorum: Edip’in biraz da şaka yollu ve galiba Selahattin’i kızdırmak için, “Ne buluyorsun şu divan şiirinde, reis?” deyişi üzerine, Bâki’den bir beyit okumuş ve bu beytin açıklamasına girişmişti.
Hilav’ı daha önce; 1966’da, İngiltere’den “Yeni Ufuklar” Dergisi’nde yayımladığım bir yazıyla eleştirdiğim için “gıyaben” tanıyordum. Tartışma şöyleydi: Hilav, Yön Dergisi’nde “Yabancılaşma Kavramı” üzerine bir yazı yayımlamıştı, ben “Yeni Ufuklar”da o yazıyı eleştirmiştim ve Hilav benim eleştirime, yine Yeni Ufuklar Dergisi’nde cevap vermişti. Dolayısıyla, felsefe, özellikle de Marksist felsefe konusundaki donanımını biliyordum. O gece, Nazmi’deki sofrada beni şaşırtan, Hilav’ın divan şiiri konusundaki estetik zevki olmuştu.
Evet, çok şaşırmışım; Marksizmle bu kertede yakından ilgilenen birinin divan edebiyatından behresi olacağını hiç düşünmemiştim çünkü!
Daha sonra, Meydan Larousse Ansiklopedisi’nde, Gelişim Larousse’da birlikte çalıştığımız yıllarda, Hilav’ın arasıra kendi el yazısıyla yazıp bana verdiği beyitler (-ki, hâlâ saklıyorum!), onun Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi, divan şiirine seçme beyitler düzeyinde bir estet gibi yaklaştığını gösterir.
Sadece el yazısıyla yazıp verdiği beyitler değil, bana imzaladığı kitapların ithafları da hep bir divan beyti eşliğindedir. Diderot ve D’Alembert’in Ansiklopedi’sinin bana imzaladığı nüshasında, “Sevgili Kardeşim Hilmi Yavuz’a…” dedikten sonra, Bâki Efendi’nin şu beytini yazmıştır:
“Biz hab-ı gaflet içre hayal-i muhalde,
Geçti nesim-i suph gibi ömr-ü nazenin”
Selahattin Hilav, Divan şiiri bilgisi konusunda Orhan Veli’yi de şaşırtmıştır. Mehmet Seyda, Edebiyat Dostları’nda anlatıyor.
Şöyle: ‘Bir gece o [Orhan Veli, H.Y.], Metin Eloğlu ve Hilav, Tarlabaşı’ndaki bir meyhaneye girerler. Başlıca konu edebiyat ve özellikle şiirdir. Hilav, Fuzuli’den şu beyiti okur:
“Karıban-ı rah-ı tecridiz hatar havfın çeküb
Gah Mecnun gah ben devr ile nevbet bekleriz.”
Orhan Veli içkiye sabahtan başlamıştır. Huyu gereği karşısındakini gözleri yumulu, başını sallayarak ama üstün bir dikkatle dinlemektedir. Bu beyitten sonra birden gözlerini açar ve “Müthiş!” der.
Divan şiiri zevki üzerinde anlaşsak bile, Marksizm konusunda bazı görüş ayrılıklarımız hep olmuştur. Bunun tipik örneği 1973 yılında, onun Yeni Ortam Gazetesi’ne Ahmet Hamdi Tanpınar üzerine yazdığı bir yazıya, benim “Yeni A” Dergisi’nde verdiğim cevapla başlayan tartışmadır. Bu tartışmanın yankıları epeyce devam etti ve sanırım 1970’lerden sonra Tanpınar üzerinde yoğunlaşan geniş çaplı entelektüel ilginin de başlatıcısı oldu. Unutmamak gerek; Garip şiiri üzerine yazdıkları da!
Hilav’ın 1960’lı yıllarda, Sait Maden’in Blaise Cendrars’dan yaptığı çevirilere yazdığı önsözdeki değerlendirmeler de birçokları gibi benim için de zihin açıcı olmuştur; bazıları için kabul edilemez bulunsa da!
Hilav şöyle yazıyordu:
“Maddi hayatın ağırlık noktası üretimde bulunmayan bir topluluğun edebiyatı; somuttan, tikelden ve zamanlılıktan yüz çevirmek, canlı insandan ayrı düşmek zorundadır. Batı şiiri, özellikle çağdaş Batı şiiri, akılcı düşüncenin ve bilimin somut ve gerçek alanında yaptığı araştırmayı kendine özgü araçlarla ve kendi dilinde değişik bir hızla ve dalgalanışla yapmıştır. Şiirimizin yüz yılı aşan modernleşme çabaları, geçmişin belirleyişlerinin bu modernleşmenin gerçek amaçlarına taban tabana karşıt olmasından dolayı başarıya ulaşamamıştır. Yirmi beş yıl önce ortaya çıkan ve şiirimizde en büyük devrim olarak görülen akım, Türk dilinin kendini bulması konusunda genel olarak atılmış adımın şiirde belli bir yere ulaştırılması sonucunun elde edilmesini sağlamış olması bir yana, Batı şiirinin kavranılması ve özümlenmesi konusunda, öz bakımından eski çabalardan farklı olmamıştır. Üstelik, şiirin temel varlık şartını, yani yaygın ve ulusal bir dilin şiirsel kullanılışını gerçekleştirmek amacını güden bu akım, sırf özünün sınırlı oluşundan dolayı, şiir dilinin ve onunla birlikte imge dünyasının kullanışını sınırlamıştır. Şiirin bir başka varlık şartı olan imgelemi ve imgeyi “şairane” diye fark etmeden bir yana atan, küçük adamın yaşantılarını şiirin biricik konusu sayan ve şiirin özünü ‘“eda”da (bk.”Garip”, Orhan Veli) bulan bu akım basit ve duygusal halkçılık eğilimi de karışarak Türk şiirini 1920’lerde ve 1930’larda ulaştığı çizgiden geriye götürmüştür.”
Selahattin’in özellikle Asya Tipi Üretim Tarzı dolayımında bir Türk Marksizmi (bu deyim, Hilav’a değil, bana aittir) inşa etme konusundaki çabası, beni daha çok ilgilendirmiştir. Rahmetli Kemal Tahir’in öncülük ettiği bu meselede Prof.Dr. Sencer Divitçioğlu ile Selahattin Hilav’ın katkıları büyüktür. Asya Tipi Üretim Tarzının çok daha sonra, yerli bir Marksizmin temelkoyucu kavramı olmak mı yoksa Marx’ın Doğu Despotizmi dolayımında Doğu toplumlarının statikliğini kanıtlamak için kullandığı bir ‘Oryantalist’ kavram mı olduğu sanırım beni açmazda bıraktığı gibi Hilav’ı da düşündürmüş olmalıdır.
Onun üniversiteden uzak kalmış olması yanlış mıydı? Üniversitede olsaydı kuşkusuz, çok daha fazla öne çıkmış olacaktı. Gene de 1970’li yılların ortalarında, Ege Üniversitesi Felsefe Bölümünde, eğer belleğim beni yanıltmıyorsa bir yıl öğretim görevlisi olarak çalıştığını biliyoruz. Ya İzmir onu açmadı ya da hocalık; onu bilemiyorum!
Bir yılın sonunda yine İstanbul’a, bohem ve entelektüel kimliğini bulduğu o ilk kente; İstanbul’a döndü.
Hilav’ın yaşamında ikinci kent, elbette Paris’tir. Mehmet Seyda’nın “Edebiyat Dostları”nda belirttiği gibi, Paris’te “Altın Horoz” lokantasının kapısında beliren, “kara sakallı prens”, Hilav’dan başkası değildir: “Müşteriyi içeri buyur etmekte ve vestiyerde incelikle paltoları, pardösüleri toplamaktadır.”
Bursu kesilmiştir, vestiyercilik dahil, çalışmak zorundadır ve babasının ölümü üzerine, Sorbonne’daki doktorasını tamamlayamadan geri dönecektir.
Hilav öldü. Cumhuriyet sonrası entelektüel kuşağının hiç de tanık olmadığı atipik bir aydındı o!
Tuhaf bir sentezdi Hilav: Estetik zevki, onun Doğu-Osmanlı medeniyetinin “haz eğitimi”nden geçtiğini gösteriyordu; entelektüel eğilimleri ise materyalist ve aydınlanmacı Batı felsefesinin “zihin eğitimi”nden!
***
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Gevher Aktaş Demirkaya
Gelincik Çiçeğinin Bize Anlattıkları
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı -11 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /3
Deniz İmre
Küçük Bir Ülke
Serhan Poyraz
Kadınlar / Charles Bukowski
Nevin Bahtişen
Yazdıkça İyileşir İyileştikçe Yazar
Dilek Tuna Memişoğlu
Bayram Hoş Bir Sadâ
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Mehmet Şahan
Paylaşmak /2
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar