İnsanları anlamak zorunda olmak veya olmamak…
Zorunda olduklarımıza karşı olan direncimizi bir köşeye bırakarak bakalım konuya. Zorunda olmak kavramının yerine koyabilecek başka bir kelime bulamıyor olsam da. Realitemizi yok sayamayız.
Tarihe baktığımızda yapılan çalışmaları iki temel başlık altında toplamak mümkün: Yaratılış ve insan.
Bilinen binlerce filozofu, bilim insanını, araştırmacıyı, yazılan kitapları, kurulan ve yıkılan medeniyetleri yok saymak olur, “İnsanı anlamayabiliriz.“ demek. Denilebilir ama yerine başka bir şey konulabiliyorsa.
Veya bir ortam hayal edelim. Milyonlarca insanın olmasına bile gerek yok. Hiçbir kimsenin diğerinin yaptığına anlam veremediği bir ortam. Yaşamın devam edebilmesi mümkün olabilir mi? Yiyecek, içecek benzeri temel ihtiyaçlar tamam olsa bile.
Bazıları ile hoşça vakit geçirebiliyor olmak… Kimdir bunlar? Hangi özelliklere sahiptirler? Diğerlerinden farkları nelerdir? Bu küçük örnek kümeyle oluşturduğumuz yargılarımız tüm insanlar için ne kadar doğru olabilir?
Bir dostumun söylediği söz üzerine saatlerce düşünmek yerine ona sormak, tezini dinlemek, dengelerimde yerini aramak en kolay çözüm. Umarım bu yola başvurmadığımı düşünen yoktur. Çünkü sordum. Ama dostum insanları anlamak zorunda değildi.
Dostum cevaben, insanları anlayamadığımızı ve konuyu çok dağıttığımı söyledi. İyi de adama sormazlar mı, anlamak zorunda olmayan bir insanın anlayabilmesi beklenebilir mi? Ve geçmiş tecrübeleri, anlık beklentileri, gelecek planları ele alınmadan insan anlaşılabilir mi?
Konunun akışında kendim için üç beş cümle eklemek istiyorum. Takılıyor muyum? Ne böyle görüntü vermek isterim ne de böyle davranmak. Ancak takılmadığımda, yaşanmışlıklarıma bir anlam vererek düşünce dünyamı sürekli geliştirmediğimde dostumdan bir farkım olabilir mi?
Dostum tamamen haksız değildir. Tamamen haklı olmadığım gibi. Aslında haklı olmak da esas olamaz. Mutlu olmalı, mutluluğa yol olmalı. Peki, anlamak esas olabilir mi?
Dostumla sohbetimizde anlamak kavramına odaklanmamız gerektiğini de belirtmiştim. Yazıktır ki havada kalmıştı. Çünkü insanları anlamak zorunda değildi. Ancak bana çok farklı bir ufuk açtı. Niçin anlamalıyız, neyi anlayabiliriz, anlıyorsak neyi yapıyor olmalıyız?
Anlamak kavramını sözlük anlamıyla ele aldığımızda ve kendimizi anlamaya zorunlu kıldığımızda tüm dilleri bilmek gibi bir gereklilik çıkar karşımıza; hatta tüm deyimleri. Meslekler de önemlidir bu anlamda. Her mesleğin kendisine özel literatürü vardır. Öğrenmek güzeldir, öğrenilebilir. Ancak kavgalarımızın nedenleri arasında bunları bilmemek bulunmuyor. Anlamadığımızda, anlaşılmadığımızda, anlaşamıyoruz. Hırçınlaşabiliyoruz, kırılıyoruz, kırıyoruz. Doğru ilerliyorsak denilebilir ki bilmek anlamak değildir.
Anlamak kavramına öyle bir anlam yükleyelim ki aksini hiç düşünemeyelim. Aslında bir şeyler söyleyebilirim ama zorlanıyorum. Bana bakan yönü mutlaka vardır. Henüz insanları anlayabilmiş değilsem tanımlayabilmem nasıl mümkün olabilir ki? Arayışlarımı dillendirir dururum sadece. Öğrenmenin başkaca yolu var mıdır, bilen söylesin.
Arayışa devam…
Sanırım en temel hastalığımız bilmede kalmak. İyi veya kötü, nedir biliyoruz. Toplum tarafından genel kabul görmüş ilkelerimiz var. Bunların dışına çıkmak toplumu karşımıza almak olabilir ki bedeli ağırdır. Gerçekten görsek ki bu gereklidir, anlasak belki ödemeye hazır olabiliriz.
Oysa birbirimizi etkiliyoruz. Toplum hırlısı-hırsızı, arsızı ile bir bütündür. Bunu kabul etmek kolay değildir. Sadece kabul etmek değil, anlamak da. Herkesin hedefi, gayreti masumanedir. Ancak bireysel menfaatlerin ön plana çıkması bazılarını farklı yollara sevk edebilir. Özellikle örnek vermek istemiyorum. Çünkü herkesin bu konuda yeterince tecrübesi vardır, inanıyorum. Bazen olur, örnekler konuyu sığlaştırabilir.
Peki “iyi” nedir? Muhataplarımızın iyilik olarak görmediği bir şeyi onlara diretmek iyilik olabilir mi? Veya onların hastalanmalarına neden olabilecek faktörlerle iyilik edilebilir mi? Mesela, hatalardan korumak üzere çocuklarımızı sürekli ikaz edip dursak ki sorumluluk duygularının gelişmesine engeldir, iyilik etmiş olur muyuz?
Kendi duygularımızın farkında olmadan iyilik nedir bilebilir miyiz? İnsanları iyi-kötü diye tanımlayarak kendi duygularımızın farkındalığına ulaşabilir miyiz? Kendi duygularımızın farkındalığına ulaşamadan toplumda süregiden kötülüklerin bir parçası olmadığımızdan emin olabilir miyiz?
Mutlu olabiliriz belki ama… İç huzuruna erebilir miyiz?
***
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Gevher Aktaş Demirkaya
Gelincik Çiçeğinin Bize Anlattıkları
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı -11 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /3
Deniz İmre
Küçük Bir Ülke
Serhan Poyraz
Kadınlar / Charles Bukowski
Nevin Bahtişen
Yazdıkça İyileşir İyileştikçe Yazar
Dilek Tuna Memişoğlu
Bayram Hoş Bir Sadâ
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Mehmet Şahan
Paylaşmak /2
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar