Bir rüya şehri olan İstanbul… Boğazı inci gibi gerdanında.
Aşıkların şehri, yaşam gayesine kapıldı. Bilinçsiz bir göçle beton yığınına teslim edildi. Her sokağından her bir köşesinden hayallerine tutunmak isteyen herkes bir gecekondu, bir bina dikti; başlarını sokacakları bir evleri, kendilerini yağmurdan koruyacak bir çatıları olmalıydı. Yıllar içinde yan yana, dikey binalarla her yer doldu. Her ev, her daire bir yuva sıcaklığındaydı; hayaller ve hedeflerle örülü yıllar geçti.
Bir gece deprem gerçeğiyle uyandık. Doğa tutup sarstı; silkip attı bir çok canı, malı, görünmeyen hayalleri ve hatıraları. Her türlü olasılık suçlansa da en sonunda çürük, sağlam yapılmayan binaların öldürdüğü söylendi. Kurulan düşler, verilen emekler yarım kaldı. Endişeli ve güvensiz bir zamandan sonra kentsel dönüşüm başladı.
Rüya şehri İstanbul, korku filminden fırlamış gibi kırık dökük ve harabeyi andıran sokak ve mahallelere dönüştü. Kentsel dönüşüm hızlandıkça kurulmuş dostluklar da başka bir yere savruldu. Her yıkımda binalar pes etmeyip varlığını sürdürmek için tutunmuşlardı. Kepçe ve yıkım makineleri ayırmak ve kırmak istediği betonları her tuttuğunda toprağı deprem gibi sarsıyor, bırakmıyordu. Her evin yıkılışı etrafa korku salıyor, yabancılık hissi veriyordu. Betonun, kumun, çimentonun… Mahalleyi saran tozun içinden bir bebeğin oyuncak ayısı, peluştan bebeği… Tozun içinde neler olduğunu bilmeden yatıyordu. Tek tek yıkılan binaların, moloz yığınlarının yanında boşaltılmış, yıkılmayı bekleyen evler boynu bükük duruyordu. Eşyaları alıp yanlarında götürseler de yaşanmışlıklar yıllarca sindiği duvarlarda sökülüp atılacağı anı bekliyorlar.
Selamlaşan bildik tanıdık yüzler, birbirinden uzakta hayat gayesine tutunuyor. Bir kahve içimlik tıklatılan kapılar, şimdi yıkanmış ve paketlenmiş fincanlar yeni evin yoluna koyuldu.
Gittiği yerde aynı tadı aynı komşuluğu bulabilecekler miydi? Sokaklarda çocuk seslerinin yerine sabahtan akşama katlanılması gereken yıkım gürültüsüne teslim olmuş durumda. Bir ekmek için gidilen bakkalın kapısında, “kapalıyız” yazısı karşılıyor. Birlikte kurulan toplumsal hafızamızdan neler eksiliyor? Komşuluk, dostluk bağları sizce de bir süre askıya alınacak gibi durmuyor mu? Belki de yerine yapılan yeni evine geri dönmeyecekler olur.
Beton binalar yükselip yepyeni yüzleriyle sokakları doldurduğunda o duvarlara, sokaklara, hafızalara yeniden kahve kokuları, çay bardağının kaşık şıkırtısı, ve kapı önü sohbetlerinin tadı yeniden sinecek mi? Binaları dönüştürürken harcına güveni ve komşuluğu katmayı unutmazsak belki de kaybettiğimiz ruhu yeni yuvalarımızda tekrar yerleştirebiliriz.
***
Nevin Bahtişen
Yarım Kalan ve Ufuktaki Düşler
Deniz İmre
Herkes Celladıdır Kendi Ömrünün
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /5
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı-20 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Serhan Poyraz
Gündoğumu / Joan Baez
Hakan Cucunel
Canvermezler Tekkesi
Musa Aşkın
Kuyruğun Söylediği
Ebru Bozcuk
Bu Topraklardan Bir 'Ümit Yaşar Oğuzcan' Geçti
Şükrü Doruk
Şiire Dair
Cengiz Hortoğlu
Evine Hoş Geldin
Ümmügülsüm Hasyıldırım
İyilik Bulaşıcıdır
Hamiyet Su Kopartan
Türkçemizin İncelikleri (I)
Suna Türkmen Güngör
Çağları Aşan Gönül Yolcusu / Yunus Emre
Dilek Tuna Memişoğlu
Ah Srebrenitsa
Mehmet Şahan
Paylaşmak /3
Gevher Aktaş Demirkaya
Perde Arkasındaki Söz Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü
Hüseyin Uyar
Değerli Yalnızlık
Ahmet Furkan Demir
Enver Paşa
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar