Herkesin takviminde diğerlerinden daha sessiz duran bir yaprak vardır, küçücük bir rakamla...
Kimse o rakamların içine kaç yıl sığdığını bilmez. Kaç sabahın unutulduğunu, kaç akşamın içe doğru kapandığını, hangi dileğin yarım bırakıldığını… Elbette takvim yaprağında da yazmaz. O sadece her gün bir yaprak döker ömründen.
Bizler ise o yapraklar arasından bir günü iple çekeriz, bu beklentiyi kendimize bile itiraf edemeden. Yaklaştıkça heyecan dorukta; bir masanın üzerine gelişigüzel konulmuş bir çiçeğe uzunca bakarız. Gözlerimizi telefondan ayırmaz, sık sık kontrol ederiz; sessize alınmış olabilir mi diye. Gün boyunca hiçbir şey beklemediğimizi söylerken içimizde küçük bir pencerenin perdesini aralık bırakırız. İşte bazılarımızın doğum günü böyle akar gider, ömür penceresinden.
Belli bir yaş aralığından sonra, kocaman bir kalabalığın içerisinde herkes kendi telaşına yetişmeye çalışırken bir insanın yaşı daha hiç kimsenin uğramadığı bir istasyonda biraz daha büyür. Mumlar yakılmaz, dilekler tutulmaz, pastanın üzerine konacak sayı mutfağın karanlık bir köşesinde hiç doğmamış bir çocuk gibi bekler. Sonra gün biter, gökyüzü o tarihin üzerini önce akşamla karartır, sonra geceyle örter. Ertesi sabah herkes kaldığı yerden uyanır, hayatına devam eder.
Aslında bazı günlerin unutulmasının sanıldığı kadar basit bir şey olmadığı bilinmeli. Çünkü insan, çoğu zaman sadece isminin hatırlanmasını istemez; büyük sözlere, gösterişli kutlamalara, kalabalık sofralara da ihtiyaç duymaz. Yalnızca bir yerlerde kendi varlığının küçük bir sesini duymak ister.
"Bugün senin dünyaya düştüğün gün…” der gibi…
Birinin bunu söylemesine bile gerek yoktur aslında. Tek bir bakış bile yetebilir veya bir çayın yanına bırakılan ikinci kurabiye, hiç beklenmedik bir saatte çalan telefon, kapının önüne gelen bir dost ya da hiçbir sebebi yokken insanın omzuna konan bir el…
Çünkü doğum gününün, sadece yaşımızın değiştiği gün olmadığını düşünüyorum.
O gün, dünyadaki yerimizi yeniden yoklarız. Hâlâ burada mıyım?
Birilerinin hayatında bir değerim var mı? Adım, dost bildiklerimin cümlelerinde geçiyor mu?
Bir sandalyedeki yokluğum, boşluk yaratıyor mu?
Gelişim, herhangi bir günün gelişinden biraz daha fazla anlam taşıyor mu?
İşte insanı en çok düşündüren şey bunlardır.
Bazı doğum günleri ya da senin özel saydığın bir gün, kalabalıkların ortasında bile unutulur. Bazıları ise yalnızlığın içinde hiç beklenmedik bir biçimde hatırlanır. Çünkü hatırlamak ve hatırlanmak; takvime bakmak, tarihleri hatırlamakla kalmamalı. İnsanların birbirinin hayatında bıraktığı görünmez işaretleri okuyabilmelidir.
Yıllar geçtikçe anlıyoruz: Pasta küçülür, mumlar çoğalır, dilekler değişir. Çocukken gökyüzüne bakarak dileklerimizi tutardık, insan büyüdükçe gökyüzünden hiçbir şey istememeyi öğreniyor, dileklerinin olmadığını gördükçe...
Yine de her yıl, aynı tarihte, içinde çok eski bir çocuk uyanır. Elinde görünmez bir mumla pencerenin önüne gelir, sokağa bakar, geçen insanları seyreder.
Kim bilir… Belki biri dönüp bakar, belki bir tanıdık hatırlar da düşer yoluna; takvimdeki o küçük rakamın ardında bir ömrün beklediğini fark ederek diye…
Sonra içindeki çocuk yeniden uyur ve yüzünü günün içine çeviririrsin. Takvimin o yaprağı da kopar. Yeni bir yaş, eski bir sandalyeye sessizce otururken yine hayat, hiçbir şey olmamış gibi devam eder.
Düşünürsün; belki de doğum günleri bunun için vardır. Dünyaya gelişinin yalnızca bir tarih olmadığını kendine hatırlatmak ve kendi kendine ışık olup yanmayı bilmek için!
Ne diyelim: Belki en kıymetli kutlama da böylesidir. Kimsenin hatırlamadığı bir günde bile insanın kendi içinden geçerken kendine rastlaması ve sessizce söylemesi:
"Ben bugün de buradayım."
***
Suna Türkmen Güngör
Bugün de Buradayım
Musa Aşkın
Geleceksiz Kalmak
Dilek Tuna Memişoğlu
80'ler Bizim Rengimizdi Bizim Zamanlarımızdı
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Hakan Cucunel
Avrupa Düşünce Dünyasına Bir Bakış
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frierkansı -23 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Deniz İmre
Normali Neden Kutsuyoruz
Ebru Bozcuk
İçimdeki Ses
Nevin Bahtişen
Yarım Kalan ve Ufuktaki Düşler
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /5
Serhan Poyraz
Gündoğumu / Joan Baez
Şükrü Doruk
Şiire Dair
Cengiz Hortoğlu
Evine Hoş Geldin
Ümmügülsüm Hasyıldırım
İyilik Bulaşıcıdır
Hamiyet Su Kopartan
Türkçemizin İncelikleri (I)
Mehmet Şahan
Paylaşmak /3
Gevher Aktaş Demirkaya
Perde Arkasındaki Söz Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü
Hüseyin Uyar
Değerli Yalnızlık
Ahmet Furkan Demir
Enver Paşa
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar