İnsan ancak herkes sustuğunda kendi iç sesini duyuyordu…
Geceydi, zifiri karanlıktı. Pencerenin önüne oturdum, önümde uzanan dingin denize uzun uzun baktım. Karanlık, gökyüzüyle denizi tek bir sonsuzlukta birleştirmişti. Önümdeki sehpanın üzerindeki mumları yaktım. Titrek alevler çevrelerine solgun bir ışık yayarken elimdeki ince kitabın kapağına baktım.
Gündoğumu – Joan Baez
Gözüm Joan Baez’in resmine takıldı. “We Shall Overcome” şarkısını mırıldandım. Hakkında izlediğim belgeseller canlandı zihnimde ve itiraf etmeliyim ki içimi tuhaf bir sıcaklık kapladı. Daha kapağını açmadan bunun sıradan bir biyografi olmadığını sezmiştim. Bazı biyografiler bir insanın hayatını anlatır, bazıları ise insanın içinde sakladığı hayatı. Bunun ikinci türden bir kitap olduğunu tahmin etmek zor değildi.
Nitekim ilk sayfayı açtığımda, girişinde “İçten Duyguların Günlüğü” yazan sessiz bir koridora çıktım. Buradaki sessizlik rahatsız edici değildi; aksine insanın kendi kalp atışlarını bile daha dikkatli dinlemesine izin veren türdendi. İlk satırlarla birlikte yürümeye başladım. Attığım her adımda tahta döşemeler hafifçe gıcırdıyor, ses duvarlardan geri dönüyor ama aynı tınıyla yankılanmıyordu. Sanki bu koridordaki her ses, sahibini tanıyordu.
Elimdeki kitabın kapağına yeniden baktım.
Gündoğumu – Joan Baez
Aslında bu bir kitap değildi; içine davet edildiğim özel bir evdi. Joan Baez anılarını anlatmak yerine zihninin kapısını aralamış, “İstersen içeri girebilirsin.” diyordu adeta.
Büyük bir keyifle yeniden ilk sayfaya döndüm.
Yine koridordaydım ve iki yanda kapılar uzanıyordu. Hiçbirinin üzerinde ilk anda bir isim görünmüyordu. Yalnızca yılların izini taşıyan pirinç tokmaklar, uzun zamandır bir elin dokunuşunu bekliyormuş gibi loş ışığın altında parlıyordu.
Her evin bir kalbi vardır. Bazılarında mutfaktır bu, bazılarında çocuk odası. Fakat söz konusu ev insan zihniyse karşınıza çıkan ilk kapı o insanı nasıl okuyacağınızı da belirliyordu.
Elimi ilk tokmağa uzattım ve kapı aralandığında çocukluğumun kokusu yüzüme çarptı. Ahşabın, eski kitapların ve güneşte kurumuş çimenlerin birbirine karışan kokusu…
Joan o anda odada değildi ama geride bıraktığı sessizlik her köşeye sinmişti. Duvarlarda annesi Joan ile babası Albert’in fotoğrafları vardı. Biraz ileride Gandhi’nin dingin bakışları, Martin Luther King Jr.’ın umut dolu gülümseyişi ve saçları oldukça kısa tıraşlı, yüzünde sakin ama inatçı bir tebessüm taşıyan Ira Sandperl’in siyah beyaz bir fotoğrafı yan yana duruyordu.
Bir süre onları seyrettim: o güzel insanları…
İçeri girerken kapının üzerinde bir yazı olup olmadığına dikkat etmemiştim. İlk bakışta burası, Joan’ın düşüncelerini şekillendiren insanların bir araya getirildiği sıradan bir anı odası gibi görünmüştü gözüme. Oysa biraz daha dikkatle bakınca duvardaki üç yüzün aynı şeyi farklı biçimlerde söylediğini fark ettim.
Şiddetsizlik…
Gandhi, şiddetsizliğin mümkün olduğunu göstermişti. Martin Luther King Jr. onun toplumları değiştirebileceğini, Ira Sandperl ise insan kendi hayatını değiştirmeden dünyayı değiştirmeye kalktığında eksik bir şey kalacağını…
Gandhi ve Martin Luther King Jr.’ı hepimiz biliyoruz ama Joan’ın yıllarca yanında yürüdüğü, birlikte Şiddetsizlik Enstitüsü’nü kurduğu Ira Sandperl de şiddetsizliği yalnızca konferanslarda anlatan biri değildi. Onun için şiddetsizlik, sabah uyandığı andan gece gözlerini kapatıncaya kadar sürdürülmesi gereken bir yaşam disiplinine dönüşmüştü. İnsanlarla konuşurken, öfkelenirken, alışveriş yaparken, bir ağacı budarken ya da bir dostunu dinlerken aynı özeni göstermeye çalışıyordu.
Odanın içinde de hiçbir şey gösterişli değildi. Pencereler ardına kadar açıktı. İnce bir rüzgâr perdeleri hafifçe hareket ettiriyor, içeri kuş sesleriyle birlikte çam kokulu temiz bir hava taşıyordu. Sandalyeler karşı karşıya duruyordu; sanki burada insanlar tartışıp birbirlerine üstünlük kurmak için değil de konuşup birbirlerini anlayabilmek için yüz yüze oturuyorlardı. Odanın hiçbir köşesinde öfkeyi çağıran tek bir ayrıntı yoktu.
Joan Baez için şiddetsizlik yalnızca savaşa karşı çıkmak değildi. Bir insanı susturabilecek güce sahipken onu dinlemeyi seçmekti. Haklı olmanın verdiği kibri değil, anlamaya çalışmanın alçakgönüllülüğünü tercih etmekti. Belki de bütün bunlardan önce insanın kendi öfkesine söz geçirebilmesiydi.
Bu yüzden odada hiçbir tartışmanın sesi duyulmuyordu çünkü burada kazanılması gereken bir kavga yoktu.
Karşı duvardaki büyük bir ayna dikkatimi çekince içgüdüsel olarak ona doğru yürüdüm. Yaklaştığımda Joan’ı göreceğimi sanıyordum. Oysa karşımdaki yalnızca bendim. İşte o zaman bu odanın asıl sırrını sezdim.
Şiddetsizlik, önce başkasına yöneltilen bir davranış değil, insanın kendi içine çevirdiği uzun ve sabırlı bir bakıştı. Kendi öfkesiyle, korkularıyla, kibriyle ve incinmiş yanlarıyla yüzleşemeyen biri, dünyaya barışı nasıl taşıyabilirdi?
Mahatma Gandhi, Martin Luther King Jr. ve Ira Sandperl’in düşünceleri Joan’ın zihninde zamanla karakterine dönüşmüş, şiddetsizlik savunduğu bir fikir olmaktan çıkıp nefes alışına kadar işlemişti.
Kapıyı usulca kapattım ve odadan çıktım. Koridor yine sessizdi ama bu kez sessizlik değişmişti. Kitabı okumaya başlamadan önce dışarıda, gecenin içinde sandığım o şeyin insanın içinde de yaşayabildiğini öğrenmiştim.
Biraz ilerisindeki ikinci kapının önünde durdum. Belli ki ardında insanın en zor susturabildiği ses bekliyordu çünkü kapının üzerinde bir isim belirmişti.
Vicdan…
Kapıyı usulca araladım ve daha içeri ilk adımımı atar atmaz buradaki sessizliğin öncekinden farklı olduğunu hissettim. Şiddetsizlik odası insanın içine dinginlik bırakıyordu; buradaki ise omuzlarına görünmez bir ağırlık yüklüyordu. Sanki bu odada söylenen her söz dile gelmeden önce uzun uzun düşünülmüş, alınan her karar sahibinden mutlaka bir bedel istemişti.
Pencerenin önünde yılların aşındırdığı eski bir çalışma masası duruyordu. Üzerinde kenarları defalarca açılıp kapanmaktan yumuşamış mektuplar, satır aralarına aceleyle düşülmüş notlar, mürekkebi çoktan kurumuş dolma kalemler ve sararmaya yüz tutmuş birkaç defter vardı. Sayfaların arasından çıkmış mahkeme mühürleri taşıyan belgeler, vicdani ret dilekçeleri ve bazılarının üzerinde yarım bırakılmış cümleler göze çarpıyordu. Buradaki hiçbir kâğıt rastgele bırakılmış değildi; her biri bir kararın, tereddüdün ya da ödenmiş bir bedelin sessiz tanığıydı.
Duvarlar neredeyse boştu. Odada insanı etkileyen şey, asılı duran fotoğraflar ya da etraftaki eşyalar değil, söylenmeden havada kalan sorulardı.
Pencere burada da açıktı. İçeri giren rüzgâr masanın üzerindeki kâğıtları kıpırdatıyor ama hiçbirini yere düşürmüyordu. Sanki anılar bile acele etmiyor, yalnızca zamanı geldiğinde konuşmayı tercih ediyordu.
Tam karşı duvarda koyu renk ceviz ağacından yapılmış eski bir sarkaçlı saat asılıydı. İlk bakışta çalışıyor sanmıştım ama yaklaştığımda sarkacın hareketsiz olduğunu gördüm. Saat durmuştu ve ne zamandır suskun olduğunu kestirmek mümkün değildi.
“Doğru!” diye mırıldandım.
Bu oda zamanı ölçmek için değil, insanın doğru olanı bulabilmek uğruna zamanla nasıl mücadele ettiğini hatırlatmak için kurulmuştu. Vicdan aceleyi sevmiyordu. Bazen tek bir kararın olgunlaşması yıllar alıyor, insan dışarıdaki dünyada yüzlerce kilometre yol alıp sayısız başarı kazanırken vicdanı ikna olmamışsa içindeki zaman hâlâ aynı anın etrafında dönüp duruyordu.
Pencerenin önünde biraz daha kaldım. İçeri dolan hava, perdeleri kaldırırken odanın sessizliğinde görünmez bir çatlak açıldı. İnsan bazen eski bir kokuyla çocukluğuna dönüyor, bazen uzaktan gelen bir ses yıllardır açılmayan bir kapıyı aralıyor bazen de rüzgâr unuttuğunu sandığı bir yüzü önüne bırakıyordu.
Perde yeniden hafifçe havalandı. Bu kez içeri demir, yağ ve eski kâğıtların birbirine karıştığı keskin bir laboratuvar kokusu doldu ve odanın ortasında, beyaz önlüğünün kollarını dirseklerine kadar sıvamış genç bir bilim insanı belirdi. Önündeki masaya yayılmış teknik çizimlere dikkatle bakıyor, elindeki kurşun kalemi zaman zaman dudağına götürüp derin düşüncelere dalıyordu.
Albert Baez’di bu.
Henüz dünyanın onu Joan Baez’in babası olarak tanımadığı yıllardı. Bilime tutkuyla bağlı, başarılı genç bir fizikçiydi ve önündeki çizimler savaşın kaderini değiştirebilecek kadar önemli görülen askerî bir proje olan Operation Portex’in parçalarıydı. Bilim o günlerde insanlığı kurtarmakla onu yok etmek arasındaki ince çizginin üzerinde yürüyordu.
Albert çizimlere bakarken zihnini çözümleyemediği bir soru meşgul ediyordu: “Bir bilim insanı, yaptığı keşfin yalnızca doğruluğundan mı sorumluydu yoksa onun nasıl kullanılacağından ve ortaya çıkacak sonuçlardan da mı?”
Odanın sessizliği sanki bu sorunun cevabını yıllardır bekliyordu.
Albert sonunda kalemi masanın üzerine bıraktı. Bazı kararlar yüksek sesle alınmıyordu. İnsan yalnızca ayağa kalkıyor ve artık başka bir yoldan yürümeye karar veriyordu. Albert’in yaptığı da buydu: Proje ekibini terk etmek...
Bilgisi ve azmi ona daha büyük laboratuvarların, daha yüksek maaşların ve çok daha gösterişli bir hayatın kapısını aralayabilirdi ama o, bilimin insanı yaşatmak için var olması gerektiğine inanıyordu.
Vicdanı, kariyerinin önüne geçmişti.
Albert’in görüntüsü ağır ağır silinirken odanın içinde başka bir sahne belirdi. Bu kez karşımdaki laboratuvar değil, mütevazı bir evin oturma odasıydı. Pencerenin kenarında on üç yaşındaki Joan oturuyordu.
Albert, kızına dönerek gülümsedi.
— Bir şey sormak istiyorum kızım… Diyelim ki ölmek üzere olan çok zengin bir adam bütün servetini sana bırakıyor. Parayı kabul eder miydin?
Joan hiç düşünmeden cevap verdi.
— Adamı ben öldürmedim ki… Tabii ki ederdim.
Albert’in yüzündeki tebessüm değişmedi.
— Peki ya o servet başkalarının acıları pahasına kazanıldıysa? O parayı aldıktan sonra geceleri rahat uyuyabilir miydin?
Joan’ın yüzündeki kararlılık bir anda duraksamaya dönüştü.
— Bilmiyorum…
Albert kızını yargılamadı. Yalnızca sakin bir sesle nasihat etti..
— Bazen vicdan, insana kanunların hiç sormadığı soruları sorar. Bir şeyi yapabiliyor olman, onu yapman gerektiği anlamına gelmez.
Joan, o gün babasının anlatmaya çalıştığı şeyi bütünüyle kavrayamamıştı ama bir insanın hayatının hiçbir servetle ölçülemeyecek kadar değerli olduğunu ilk kez o öğleden sonra hissetmişti. Yıllar sonra dünyanın dört bir yanında savaşlara, idamlara ve haksızlıklara karşı sesini yükseltirken belki de babasının zihnine bıraktığı o küçük tohumun nasıl filizlendiğini kendisi bile fark etmeyecekti.
Masanın üzerindeki mektuplardan biri kıpırdadı.
Albert’in silüeti odanın sessizliğine karışırken kapının yanında başka bir gölge belirdi. Yüzünden eksilmeyen gülümsemesiyle Ira Sandperl, ağır adımlarla içeri girdi. Yanında Joan’ın on altı yaşındaki hâli vardı.
Onun gelişiyle odanın havası değişmedi çünkü Ira, bulunduğu yere kendisini kabul ettirmeye çalışan insanlardan değildi. Sessizliği bozmuyor, onun bir parçası oluyordu. Gandhi’nin öğretilerini yaşam biçimi hâline getiren bu sade adam, mükemmel bir insan olunamayacağını söylerdi hep. Asıl mesele, her gün biraz daha dürüst, biraz daha vicdanlı ve biraz daha iyi olmaya çabalamaktı.
Joan onun yanında doğru soruları sormayı öğrenmişti.
O yıllarda kız kardeşi Mimi on iki yaşındaydı. İki kardeş neredeyse her gün tartışıyordu ama büyük kavgalar değildi bunlar. Birbirine fırlatılan küçücük iğnelemeler, küçümseyen bakışlar, surat asmalar, gereğinden sert kapanan kapılar…
İnsanı bazen büyük kırılmalardan çok bunlar yoruyordu. Bir keresinde öfkelerine hâkim olamamışlar, birbirlerinin kollarında günlerce silinmeyen tırnak izleri bırakmışlardı.
Joan ne yapacağını bilemeyince yine Ira’nın yanına gitmişti.
— Mimi ile nasıl iyi geçinebilirim?
Ira cevap vermeden önce gülümsedi.
— Bir dahaki karşılaşmanızın son karşılaşmanız olabileceğini düşün.
Başka hiçbir şey söylemedi.
Joan ilk anda cümlenin ağırlığını bütünüyle anlayamadı ama yine de denemeye karar verdi. Mimi’ye her baktığında bunun onu son görüşü olabileceğini hayal etmeye başladı. Böylece kardeşinin kusurlarından önce onu bir gün kaybedebileceği ihtimali beliriyordu zihninde ve o ihtimal öfkesini sessizce eriterek yerini şefkate bırakıyordu. Bir süre sonra dünyada ona Mimi kadar sevimli gelen başka kimse kalmamıştı.
Mimi değişmemişti: Değişen Joan’ın ona bakışıydı.
İşte o zaman vicdanın yalnızca doğru ile yanlışı ayırt eden bir pusula olmadığını düşündüm. Bazen insanın karşısındakine yeniden bakmasını sağlayan ikinci bir çift gözdü.
Oda eski hâline döndüğünde içeride ne Albert vardı ne de Ira. Çalışma masası, durmuş sarkaçlı saat ve yarım bırakılmış mektuplar yeniden sessizliklerine bürünmüştü.
Dışarı çıktım ve koridorda ilerlerken bir sonraki kapının aralık kaldığını gördüm. İçeriden gelen hava, dünyanın dört bir yanından insanların seslerini taşıyordu. Kapının eşiğinde durduğumda üzerinde bir isim belirdi.
İnsan Hakları…
Kapıyı biraz daha aralayarak içeri girdim ve beni ilk karşılayan şey yüzler oldu. Odanın dört bir yanını farklı yaşlardan insanların yüzleri kaplamıştı: Yaşlı bir adamın çatlamış dudakları, siyahi bir çocuğun merak dolu bakışları, bebeğini göğsüne bastıran genç bir annenin yorgun gözleri, yüzüne yılların çizgileri işlemiş bir işçinin suskunluğu. Bunların her biri başka bir hikâye anlatıyor ama hiçbirinin altında isim yazmıyordu. Bir süre sonra bunun bilinçli olduğunu anladım. Bu odada isimlerin, milliyetlerin ya da unvanların bir değeri yoktu.
Önemli olan yalnızca insandı.
Odanın ortasında uzun, sade bir ahşap kürsü duruyordu. Üzerinde mikrofon vardı ama salonda kimse görünmüyordu. Sanki biraz önce biri konuşmasını bitirmiş, kelimeler ise henüz duvarlardaki insan yüzlerinden ayrılmaya kıyamamıştı.
Ahşap pencere yine açıktı. İçeri yağmurdan sonra ıslanmış asfaltın, kilise sıralarında eskimiş ahşabın kokusu dolarken uzakta yürüyen kalabalıkların ayak sesleri yükseliyordu. O uğultunun içinden ağır ama kararlı bir ses ayrıldı.
Martin Luther King Jr.’ın sesi…
Joan henüz on yedi yaşında genç bir kızdı. Şiddetsizliği öğrenmeye başlamıştı ama insan haklarının yalnızca mahkeme salonlarında ya da anayasa kitaplarında yazan maddelerden ibaret olmadığını henüz bilmiyordu.
King kürsüde bağırmıyordu. Sanki her cümleyi önce kendi vicdanının süzgecinden geçiriyor, sonra insanların önüne bırakıyordu. Ten renkleri nedeniyle aşağılanan insanların yaşadığı haksızlığın yalnızca siyahilerin sorunu olmadığını, bir insanın onurunun zedelenmesinin bütün insanlığın ortak yarasına dönüştüğünü anlatıyordu.
Joan onu dinlerken bir insanın hakkı elinden alındığında özgürlüğünü kaybedenin yalnızca o insan olmadığını, aslında bütün insanlığın vicdanından da bir parçanın eksildiğini ilk kez hissetti.
Henüz Vietnam’a gitmemişti. Bombaların sesini kendi kulaklarıyla duymamıştı. Fakat dünyanın bir yerinde bir çocuğun korkuyla annesine sarılması, başka bir yerde bir insanın ten renginden dolayı aşağılanması ya da düşüncesini söylediği için susturulması, onun gözünde aynı yaranın farklı yüzlerine dönüşecekti.
King’in sesi salonun içinde dolaşırken duvardaki yüzlerden birine baktım, sonra bir başkasına. Bir süre sonra Joan’ın neye baktığıyla benim ne gördüğüm arasındaki sınırı ayırt edememeye başladım. Belki de bazı hakikatlerin sahibi olmuyordu.
O gün salondan ayrılırken yalnızca Martin Luther King’i dinlemiş değildim. İnsanın sahip olabileceği en temel hakkın, insan onuruyla yaşayabilmek olduğunu anlamıştım.
Ses sustuğunda önce gözler, sonra yüzler odanın duvarlarına geri çekildi. Kürsü boş kaldı fakat az önce duyduğum sözler hâlâ benimle yürüyordu.
Koridora çıktım. Az ileride daha aydınlık bir kapı vardı ve ardına kadar açıktı. İçeriden gelen gün ışığı, tahta döşemelerin üzerine kadar uzanıyordu. Kapının üzerinde hiçbir şey yazmıyordu ama daha eşiğine varmadan bunun, insanın yalnızca başkalarının hakkını değil; kendi sesini de aradığı yer olduğunu hissediyordum.
Özgürlük odasına girdiğim anda içerisiyle dışarısı arasındaki sınır kayboldu. Odanın ne perdesi vardı ne de kapısını kapatacak bir kilidi. Yüksek duvarların büyük bölümü pencerelerden oluşuyor, hepsi sonuna kadar açık duruyordu. Sabah güneşi hiçbir engele takılmadan ahşap zeminin üzerine dökülüyor, içeri giren hava bir yere ait olmak zorunda değilmiş gibi odadan geçip gidiyordu.
İlk kez bir odanın duvarlarının insanı sınırlamak için değil, yalnızca gökyüzünü çerçevelemek için var olduğunu düşündüm.
Birkaç ahşap sandalye, eskimiş bir masa ve odanın ortasında, içinde koyu renk toprağın bulunduğu büyükçe bir saksı dışında neredeyse hiçbir eşya yoktu. Saksının yanında ise diz çökmüş yaşlı bir Kuveykır öğretmeni duruyordu. Elindeki küçücük fasulye tohumlarını avucunun içinde bir süre çevirdi, ardından büyük bir dikkatle toprağın içine bıraktı. Üzerlerini örttü, can suyunu verdi ve etrafındaki çocuklara baktı.
— Bir hafta sonraki derse geldiğinizde bir mucizeye tanıklık edeceğiz.
Odanın içindeki ışık değişti. Sanki yalnızca birkaç saniye geçmişti ama hayır, bir hafta geride kalmıştı. Toprağın üzerinde incecik yeşil bir filiz görünüyordu. Filiz yüzünü güneşe doğru çevirmiş, düşünmeden yalnızca büyüyordu.
Öğretmen çocuklara bakıp gülümsedi.
— Bakın… Bu küçücük filiz karanlığın içinde kalabilirdi. Fakat kabuğunu kırdı, toprağı yardı ve yüzünü güneşe çevirdi. Hayat da biraz böyledir. İnsan her gün yeniden ışığı seçmek zorundadır.
Cümle, odanın içinde uzun süre asılı kaldı çünkü çocuklar öğretmenlerinin ne demek istediğini bütünüyle anlamamışlardı. Joan da o gün bunun küçük bir doğa dersinden ibaret olduğunu düşünmüştü. Oysa yaşlı öğretmeni ona fasulyenin nasıl büyüdüğünü anlatırken insanın nasıl büyüyeceğini de gösteriyordu.
Karanlık her zaman son değildi. Bazen yalnızca toprağın altıydı ve ışığa ulaşabilmek için önce kabuğunu kırmak gerekiyordu.
Özgürlük sonsuzluktu ama başına buyrukluk değildi. Toprağa bırakılan her tohum, içinde taşıdığı hayatı gerçekleştirmek için sessizce çabalıyor; hiçbiri yanındaki tohuma benzemeye uğraşmıyor, hiçbiri diğerinin yerini almıyordu. Her biri yalnızca kendi özüne, güneşe doğru büyüyordu.
İnsan da doğanın dışında değildi. Ağaçların gökyüzüne uzanması ne kadar doğalsa kuşların kanat çırpması ne kadar tabii ise insanın vicdanına uygun yaşayabilmesi de o kadar doğaldı. Doğa hiçbir canlıyı kendi özünden uzaklaştırmaya çalışmıyordu. İnsanların birbirini kalıplara sokma çabası ise belki de özgürlüğün önündeki en büyük engeldi.
Özgürlük, insanın istediği her şeyi yapabilmesi değil, kendisinden beklenen hayat yerine içinde filizlenmek isteyen hayatı yaşayabilmesiydi. Joan yıllar sonra bunu yalnızca doğada değil, kendi hayatında da yaşayacaktı. Çıplak ayakla sahneye çıktığında, başkalarının onayını beklemeden inandığı şarkıları söylediğinde, doğru bildiği şey uğruna eleştirilmeyi göze aldığında, aslında o küçük fasulye tohumunun yaptığı şeyi yapıyordu: Büyüyordu…
Yeşil filiz usulca sallandı. Öğretmenin silüeti güneş ışığının içinde eriyerek kayboldu.
Kapı hâlâ ardına kadar açıktı ve koridora çıktığımda karşı tarafta yarı aralık başka bir kapı gördüm. Yaklaştıkça belli belirsiz gitar tınıları duyuluyordu.
İnsan bazen bütün hayatı boyunca özgürlüğünü arıyor, sonra hiç ummadığı bir anda başka bir insanın gözlerinde kendi kalbinin sesini duyuyordu.
Üzerinde “Aşk” yazan kapının eşiğinde durdum. Diğerlerinden biraz daha albeniliydi bu kapı. İçeri girdiğimde odanın havasının da farklı olduğunu anladım. Az önce duyduğum gitar sesi kaybolmuştu ama burada sessizlik bile renkli nefes alıyordu.
Her yerde fotoğraflar vardı. Duvarlardakiler büyük boydu ama hiçbirinin çerçevesi tam değildi. Etrafa yayılmış bazı fotoğrafların köşeleri yıpranmış bazıları yarım bırakılmış mektupların arasına sıkışmıştı. Gitar, az önce sahibi tarafından duvara yaslanmış gibiydi. Masada açılıp yeniden kapatılmış zarflar, kurumaya yüz tutmuş mürekkep lekeleri ve tamamlanamamış birkaç mektup duruyordu.
Pencereden giren hava, kâğıtların arasından geçerken odanın içinde az önce belli belirsiz duyduğum melodi dolaştı. Odanın duvarları ağır ağır silinmeye başlayınca yerlerini Boston’daki Charles Nehri’nin kıyısı aldı.
Genç Joan gitarını dizlerinin üzerine koymuş çalıyordu. Karşı kıyıdan bir kayık yavaşça ona doğru yaklaşıyordu. Kayığın içinde uzun boylu, mavi gözlü genç bir adam vardı. Sonradan adının Michael olduğunu öğrenecekti ama bunun o an hiçbir önemi yoktu.
Joan başını kaldırdığında bakışları birkaç saniyeliğine karşılaştı. Ardından kayık uzaklaşıp gözden kayboldu ama Joan’ın zihni artık eski sessizliğini kaybetmişti.
Bazen hayat insanın bütün geleceğini değiştirecek şeyleri tek bir bakışın içine sığdırabiliyordu. Bunu biliyordum. Mavi gözler, bir anlık bakış ve sonrası fazlasıyla tanıdıktı. Bir an Charles Nehri’nin kıyısındaki genç kızın yüzünde kendi geçmişimden bir şey gördüm. Sonra görüntü yine Joan’a döndü.
Aynı nehrin kıyısında bu kez yan yana yürüyen iki genç vardı. Konuşuyor, susuyor, bazen yalnızca suyun sesini dinliyorlardı. Joan ilk kez bir insanın yanında kendisini bütünüyle anlaşılmış hissediyordu.
Fakat zaman, aşkın içine görünmeden sızmayı çok iyi biliyordu.
Joan, Michael’ın gözlerinde kendisini ararken yavaş yavaş kendi sesini daha az duymaya başlamıştı. Onu kaybetme korkusu sevincinin önüne geçiyor, Michael’ın kıskançlıkları aralarına görünmez duvarlar örüyordu. Sevgi; fark ettirmeden sahip olmaya dönüşebiliyor, insan bazen sevdiği kişiyi incitmemek uğruna kendi ruhundan küçük parçalar vermeye başlayabiliyordu.
İşte o günlerde Joan ilk kez bir psikoloğun kapısını çaldı. Belki yardım istemek, insanın kendisini henüz bütünüyle kaybetmediğinin en açık işaretiydi.
Görüntü bir anda dağıldı. Ardından sandalyenin üzerindeki gitarın telleri kendiliğinden titreşti. Bu kez odanın içine kelimeler taşıyan başka bir ses doldu ve gitarın yanındaki masada ince uzun bir silüet belirdi. Yüzü tam seçilmiyordu ama elindeki deftere durmadan yeni dizeler yazıyordu.
Bob Dylan’dı.
Joan onda yalnızca büyük bir müzisyen görmemişti. Kelimelerin insan ruhunda açabileceği yolları gören sıra dışı bir zihinle karşılaşmıştı. Hayal gücüne, cesaretine ve dünyayı bambaşka bir dille anlatabilme yeteneğine hayrandı. Birlikte söyledikleri şarkılar, çıktıkları yollar ve paylaştıkları sessizlikler, aşkı iki insanın birbirini tamamlamasından çok birlikte büyümesine benzetiyordu.
Fakat hiçbir insan ilk tanışıldığı hâliyle sonsuza kadar kalmıyordu. Araya yaşanmışlıklar, insanlar giriyordu. Şöhret büyüdükçe de etraftaki sesler çoğalıyor, iki kişinin birbirini duyabilmesi giderek zorlaşıyordu.
Joan, bir zamanlar kelimelerinin peşinden yürüdüğü adamın yavaş yavaş kendi içine kapanışını hüzünle izleyecekti. Kim bilir, belki de bazı aşklar bitmeden önce hayranlık eksiliyordu.
Bir süre sonra odada ne Michael vardı ne Bob... Masada yalnızca açılmamış, üzerinde isim bulunmayan tek bir zarf kalmıştı. Henüz okunmamış bir mektup gibi sessizce bekliyordu.
İnsan bazı karşılaşmaların yaklaşmakta olduğunu, onlar henüz hayatına girmeden hissedebiliyor muydu?
Belki insanların “aşk” dediği şey, aynı duyguyu farklı yüzlerde yeniden öğrenmesinden başka bir şey değildi.
Odadan çıktım ve kapıyı usulca kapattım. Koridor önümde uzanıyordu. Şimdi hangi kapının önüne geleceğimi biliyordum.
Hayat, insana öyle şeyler dayatıyordu ki saf sevgiyle yoğrularak dünyaya gelen insan, yaşadıklarının içinde aşkın gerçek anlamını kaybediyordu. Bu yüzden, varılacak yer hep belliydi: İnsanın yalnızca kendisiyle baş başa kaldığında duyabildiği o derin sessizlik…
Kapının ardından ne gitar sesi geliyor ne de ayak sesleri duyuluyordu. Üzerinde tek kelime vardı.
Yalnızlık.
Tokmağa uzandım ama hemen çeviremedim.
Yalnızlıkla yüzleşmek zordu. Ardında beni bekleyen sessizliğin, önceki odalarda karşılaştıklarımdan farklı olduğunu daha içeri girmeden hissedebiliyordum. “Şiddetsizlik” odasındaki sessizlik insanı dinlemeye, “Vicdan” odasındaki sessizlik düşünmeye çağırıyordu. Bunun ardındaki ise hiçbir yere kaçmadan yalnızca kendimle kalmamı isteyecekti.
Yine de kapıyı açtım; her şey tahmin ettiğim gibiydi.
Oda, evin diğer bölümlerinden daha küçüktü ama duvarları insana olduğundan daha uzak görünüyordu. Tavandan sarkan solgun ışık hiçbir köşeyi bütünüyle aydınlatmıyor, yaşanmışlıkları biriktiren duvarlardaki tanıdık yüzleri ve etraftaki eşyaları silüete dönüştürüyordu.
Karşı duvarda eski bir saat vardı. Akrep ile yelkovan birbirine yaklaşmış, aynı anın içinde donup kalmıştı. Saniye kolu hareket etmiyor, en küçük bir tik tak sesi bile duyulmuyordu.
Burada zaman ilerlemiyordu. İnsan yalnız kaldığında saatler bazen geçmek bilmiyor, geçmişle şimdi birbirine karışarak aynı düşüncenin etrafında dönüp duruyordu.
Odanın ortasında tek kişilik bir sandalye vardı. Duvarlardaki yüzlerin yaklaştıkça biraz daha seçileceğini sanıyordum ama her adımımda biraz daha silikleşiyorlardı.
Anladım ki aynı yalnızlık, yıllar boyunca farklı yüzlerle Joan’ın karşısına çıkmıştı.
Çocukken arkadaşlarının arasında kendisini bütünüyle onlardan biri gibi hissedememişti. Koyu teni, siyah saçları ve Meksikalı bir babanın kızı oluşu, bazı çocukların bakışlarında onu kolayca dışarıda bırakmaya yetmişti. İnsanların söylediklerinden çok, onu aralarına alırken gösterdikleri isteksizliği hatırlıyordu. Bazen küçük bir suskunluk ya da tereddüt, açıkça söylenen kötü bir sözden daha derin yaralar açabiliyordu.
Ergenliğe ulaştığında başkalarının bakışlarını kendi gözlerinde taşımaya başlamıştı. Aynaya her yaklaştığında yüzünün kusurlarını arıyor, kendisini güzel bulabilmek için başkalarının onayına ihtiyaç duyuyordu. Annesiyle babası ona “milyon dolarlık bir gülümsemesi” olduğunu söylüyorlardı ama insan kendisine inanmadığında sevildiğini anlatan en güzel sözler bile kalbine ulaşmadan havada kalabiliyordu.
Duvardaki silik yüzlerden biri kıpırdadı. Charles Nehri’nin üzerindeki kayık yeniden uzaklaşıyor, Michael’ın mavi gözleri suyun üzerinde silik bir ışık gibi kayboluyordu.
Başka bir görüntü canlandı. Joan ile Bob ellerinde gitarlarıyla yan yana şarkı söylüyorlardı. Sonra Bob ağır ağır resmin içinden çekildi. Joan tanınmış bir şarkıcıyken kimsenin bilmediği Bob’u kendi sahnesine taşımış, yıllar sonra ise aynı adamın şöhretli dünyasında kendisine ayrılan yerin küçüldüğünü görmüştü. Bazen iki insanın arasındaki en büyük uzaklık, tam da yan yana durdukları sırada açılıyordu.
Odanın içinde ağırlaşan hava omuzlarıma görünmez bir örtü gibi çöktü. Yalnızlık çevrede hiç kimsenin bulunmaması değildi. İnsanın görülmediğini, anlaşılmadığını ya da olduğu hâliyle sevilmediğini düşünmesiydi.
Bazen bir çocukluk bakışında, bazen aynanın karşısında, bazen de büyük bir aşkın tam ortasında beliriyordu. İnsan ondan kaçmak için kalabalıklara karışıyor ama bütün sesler sustuğunda onu yine içinde buluyordu. Belki de yalnızlık insanın hemen kurtulması gereken bir yer değildi. Bazen orada kalmak, kaçmadan beklemek ve kendisine söylemekten korktuğu şeyleri duymak gerekiyordu.
Pencereden ince bir hışırtı gelince kalkıp dışarı baktım. Önce tek bir yaprak dalından ayrıldı. Kısa bir süre havada döndükten sonra toprağa düştü. Ardından başka bir yaprak, sonra bir başkası…
Ağaç yapraklarını kaybediyor ama kendisi yok olmuyordu. Toprağın altındaki kökleri yaşamaya devam ediyor, mevsim değiştiğinde çıplak dallar yeniden yeşerecekleri günü sessizce bekliyordu.
Bir an satırların arasından çıktım. Başımı kaldırıp gerçek pencerenin ardından denize baktım. Deniz kıyıya vurmaktan vazgeçmiyor, gecenin karanlığı sabahın gelişini engelleyemiyor, gökyüzünde görünmeyen yıldızlar orada olmayı sürdürüyordu. İnsan da doğanın bu kesintisiz döngüsünün dışında değildi.
Kitaba döndüğümde yeniden “Yalnızlık” odasındaydım.
Joan’ın içinde yıllardır taşıdığı ses ilk kez orada duyuldu. Ne yüksek ne de buyurgandı.
— Yalnız değilsin.
Etrafıma baktım. Odanın içinde hâlâ benden başka kimse yoktu ama ses yeniden duyuldu.
— Sen yıkılmazsın.
Bu söz insanın hiçbir zaman acı çekmeyeceği anlamına gelmiyordu. Yıkılmamak, hiç düşmemek değildi. Her düşüşten sonra yaşamın hâlâ insanın içinde bir yerde devam ettiğini hatırlayabilmekti.
Joan da yalnızlığının ortasında dünyanın kendisinden vazgeçmediğini sezmişti. Ağaç, deniz, toprak ve gökyüzü ondan hiçbir şey istemeden varlıklarını sürdürüyor, onu kendilerinden ayrı görmüyordu. Belki insanın sonsuzluk dediği şey hiç bitmeyen bir zaman değil, yaşamın her an yeniden başka bir biçimde ortaya çıkmasıydı.
Saatin saniye kolu birden hareket etti. Tek bir tik sesi duyuldu. Sonra bir tane daha…
Oda artık eskisi kadar sessiz değildi. Duvardaki fotoğrafların yüzleri biraz daha belirginleşmişti. Küçük Joan, aynanın karşısındaki genç kız ve kalabalığın kenarında Bob’un onu sahneye davet etmesini bekleyen kadın artık birbirlerinden ayrı görünmüyordu. Hepsi de aynı yaşamın kırılmış ama yoluna devam etmiş zamanlarıydı.
Odadan çıkmadan önce pencereden son kez baktım. Gökyüzü pırıl pırıldı ve güneş alabildiğine parlıyordu.
Koridora çıktığımda karşımdaki kapının altından aynı ışığın süzüldüğünü gördüm. Belli ki yalnızlığın içinde duyduğu sesin nereden geldiğini bu odada keşfetmişti Joan.
O ses kendi içinden mi yükselmişti, doğanın ona verdiği bir cevap mıydı yoksa insanın bütün yaşamı boyunca aradığı görünmez bir varlığın ilk fısıltısı mı?
Elimi kapının tokmağına uzattım. “İnanç” odasına girdiğimde karşıma bir kilise çıkmadı. Ne yüksek kubbeler vardı ne renkli vitraylardan süzülen kutsal ışıklar ne de insanın başını istemsizce yukarı kaldırmasına neden olan gösterişli süslemeler…
Oda eski bir Kuveykır toplantı evini andırıyordu. Beyaz badanalı duvarların önüne dizilmiş sade ahşap sandalyeler, birbirlerine değil, görünmeyen bir merkeze dönük duruyordu. Ne kürsü vardı ne üzerinde kutsal bir kitabın açık bırakıldığı büyük bir masa… Duvarlarda azizlerin resimleri, haçlar ya da insana nasıl inanması gerektiğini anlatan herhangi bir işaret bulunmuyordu.
Konuşan kimse yoktu ama oda boş değildi. Yıllar boyunca burada susmuş, beklemiş ve kendi içine dönmüş insanların varlığı hâlâ hissediliyordu. Sanki söyledikleri değil, söylemeden önce içlerinde tarttıkları düşünceler kalmıştı geride.
İnancın bu odada kelimelerden önce geldiğini sezebiliyordum.
Bir sandalyeye oturdum. “Yalnızlık” odasında duyduğum ses hâlâ zihnimdeydi.
— Yalnız değilsin.
— Sen yıkılmazsın.
Bu ses gerçekten Joan’ın içinden mi yükselmişti, yoksa insanın kendi iç sesi sandığı şey bazen kendisinden daha büyük bir gücün ona dokunma biçimi miydi?
Belki insan Tanrı’yı dışarıda aradığı için bulamıyordu. Gökyüzüne bakıyor, büyük işaretler bekliyor, sessizliğin içinden kendisine açık bir cevap verilmesini istiyordu. Oysa Tanrı; insanın vicdanında beliren küçük bir tereddüt, kötülüğe doğru yürürken onu bir an durduran görünmez bir el ya da yardım etme imkânı varken yüzünü çevirmesine izin vermeyen içsel bir dürtü de olabilirdi.
Joan için inanç, bütün soruların cevabını bulmak değildi. Soruların içinden kaçmadan yaşayabilmekti. Babasının bilim kitaplarını da okumuştu, İncil’i de.
Gözlerimi kapattığımda odanın beyaz duvarlarından biri silinerek uçsuz bucaksız bir gökyüzüne dönüştü ve bulutların arasında Joan’ın çocukken hayal ettiği biçimiyle bembeyaz sakallı, uzun ve uçuşan giysiler içindeki yaşlı bir adam belirdi. Dünyanın üzerinde sessizce duruyor, aşağıda olup bitenleri hüzünlü gözlerle izliyordu.
Bir şehir yükseldi önce. Ardından fabrikalar, yollar, köprüler, birbirine yaklaşan ve birbirinden uzaklaşan insanlar…
Sonra gökyüzünde korkunç bir parlama oldu. Topraktan yükselen duman gittikçe büyüyerek dev bir mantara dönüşünce yaşlı adam başını hafifçe salladı. Alnındaki çizgiler derinleşti.
Öfkeleneceğini, elini kaldırarak insanların yarattığı felaketi durduracağını sandım ama yapmadı. Yalnızca baktı. Belki üzgündü belki hayal kırıklığına uğramıştı ama insanın elinden seçme hakkını almıyordu.
Joan’ın zihnindeki bu Tanrı, insanları iplerle yöneten bir kuklacı değildi. Onlara bir dünya, bir vicdan ve birbirlerini sevebilme imkânı vermiş, ardından ne yapacaklarını kendilerine bırakmıştı. İyiliğin karşılığında hemen ödül dağıtmıyor, kötülüğün ardından hemen cezalandırmıyordu çünkü insan yalnızca doğru davranmaya zorlandığında değil, yanlış yapabilecek güce sahipken doğruyu seçtiğinde gerçekten iyi olabilirdi. Belki Tanrı’nın sessizliği ilgisizlik değil, insana bırakılmış alanın kendisiydi.
Gözlerimi açtığımda bembeyaz sakallı adamın görüntüsü dağıldı ve gökyüzü yeniden odanın beyaz duvarına dönüştü.
Sandalyeler hâlâ boştu. Fakat artık boşluğun yokluk anlamına gelmediğini biliyordum. İnsan bazen bir varlığı göremediği için onun orada olmadığını sanıyordu. Oysa rüzgârı da göremiyorduk; yalnızca yapraklara dokunduğunda varlığını hissediyorduk.
Tanrı da belki böyleydi.
Bir insan diğerini affettiğinde, hiç tanımadığı birinin acısı karşısında sessiz kalamadığında, korkmasına rağmen doğru bildiği yoldan geri dönmediğinde ya da düşmüş birini kaldırmak için elini uzattığında görünüyordu. İnanç, gökyüzünden gelecek bir mucizeyi beklemek değil, yeryüzündeki mucizenin sorumluluğunu üstlenmekti.
Odanın sessizliği derinleşirken nereden geldiğini anlayamadığım ince bir titreşim duydum. Önce bir insanın nefesine benziyordu. Ardından uzadı, yükseldi ve tek bir notaya dönüştü. Nota boş sandalyelerin arasında dolaşıyor, duvarlara çarptıkça biraz daha belirginleşiyordu.
Anlamıştım. Joan’ın inancı en çok şarkı söylerken görünür oluyordu.
Tanrı ona diğerlerinden farklı bir ses vermişti ve onun için şarkı söylemek yalnızca güzel bir sese sahip olmak ya da insanlara bir ezgiyi ulaştırmak değildi. Sevmek, onaylamak, yerden yükselmek, dinleyenlerin kalplerine akarak yaşamın yaşanmak için verildiğini hatırlatmaktı. Sevginin hâlâ orada bulunduğunu, güzelliğin dünyanın içinden bütünüyle çekilmediğini, insanın onu araması ve bulduğunda başkalarıyla paylaşması gerektiğini söylemekti. Şarkılar hayatın bütün acılarına rağmen güzel bir şeyin hâlâ mümkün olduğunu insana yeniden hatırlatabiliyordu.
İnanç odasının sessizliği bozulmamış, yalnızca başka bir biçime dönüşmüştü.
Ayağa kalkıp kapıya yöneldim. Koridora çıktığımda tek bir nota hâlâ peşimden geliyordu. İlerledikçe ona başka sesler eklendi; önce bir gitar teli, ardından uzaklardan yükselen insan sesi…
Koridorun sonundaki kapının altından ışık değil, titreşimler süzülüyordu.
Elimi tokmağa koymadan önce durup dinledim. Joan’ın zihnindeki bütün yollar; şiddetsizlik, vicdan, özgürlük, aşk, yalnızlık ve inanç sonunda burada birleşiyordu. Sözcüklerin anlatmaya yetmediği her şeyi sese dönüştüren odada.
Müzik…
Kapıyı açtığımda karşıma büyük bir salon çıkacağını sanmıştım. Duvarlarda asılı gitarlar, raflara dizilmiş plaklar, eski konser afişleri, mikrofonlar ve alkışlarla dolu bir geçmiş bekliyordum.
Oysa oda neredeyse boştu. Ortada tek bir ahşap sandalye, duvara yaslanmış bir gitar ve biraz ileride üzerinde hiçbir kâğıt bulunmayan sade bir nota sehpası vardı. Ne sahne ışıkları ne de kalabalıkları çağrıştıran herhangi bir eşya görünüyordu.
İlk anda yanlış kapıyı açmış olabileceğimi düşündüm. Tam geri dönmek üzereyken gitarın tellerinden biri kendiliğinden titreşti. İnce, uzun bir ses odanın içinde dolaşarak duvarlardan geri döndü. Ardından ikinci bir tel, sonra bir başkası…
Birbirine eklenen sesler henüz bir ezgi oluşturmuyor ama sessizliği yavaş yavaş görünür hâle getiriyordu.
Bir süre sonra duvarların boş olmadığını fark ettim. Üzerlerinde nota yazmıyordu fakat yaklaştığımda her birinin içinde geçmişten kalmış seslerin yaşadığını duyabiliyordum. Elimi duvarlardan birine yaklaştırdığımda uzaklardan genç bir kızın sesi duyuldu. Kusursuz değildi belki ama berraktı. Söylediği her kelimeyi önce kendi içinde tartıyor, ardından kırılmadan dışarı bırakıyordu.
Joan’ın sesiydi ve daha dünyanın onu tanımadığı yıllardan geliyordu.
Çocukluğunda insanların karşısında konuşurken içinde büyüyen çekingenlik, eline gitarını aldığında yerini başka bir hâle bırakıyordu. Günlük hayatta söyleyemediği şeyler şarkıların içinde yolunu buluyor, sesi yükseldikçe kendisini saklamak zorunda olmadığını hissediyordu.
Gitar yalnızca ona eşlik eden bir enstrüman değildi. Joan sustuğunda onun yerine konuşan ikinci bir dildi. Parmakları tellerin üzerinde dolaşırken cümleler kurmasına gerek kalmıyor, yıllardır içinde biriktirdiği duygular ezgilerin arasından kendiliğinden dışarı çıkıyordu. Kimi zaman aşkın kimi zaman korkunun kimi zaman da başkasının acısı karşısında duyduğu huzursuzluğun sesine dönüşüyordu.
Odanın ortasında boş bir sandalye vardı. Gitar duvara yaslanmıştı. Genç Joan yalnız başına belirdi. Sessizce yürüyerek gitarı aldı ve sandalyeye oturdu. Ne alkışlayacak bir kalabalık ne de onu dinlediğini gösterecek tek bir yüz vardı ama yine de söylemeye başladı.
İlk nota dudaklarından çıkar çıkmaz odanın duvarları genişledi ve bir köşede Debbie Green belirdi. Joan’a yeni akorlar gösteriyor, uzun zamandır insanların birbirine aktararak yaşattığı eski şarkılardan birini öğretiyordu. Başka bir köşede küçük bir kahvehanenin masaları ortaya çıktı. Fincanların sesi, sandalyelerin gıcırtısı ve fısıltılar genç kızın sesine karışıyordu.
Sonra Club 47’nin kapısı açıldı. İlk gece salonda yalnızca birkaç kişi vardı. Joan gitarını kucağına almış, önündeki boş sandalyelere bakıyordu. İnsanların sayısı azdı ama söylediği şarkının büyüklüğü bundan etkilenmiyordu.
Ses, dinleyenlerin sayısına göre etkileyiciliğini kaybetmiyordu. Bir hafta sonra dolmaya başlayan masa araları, kapının önünde bekleyen insanlar, Boston’dan başka şehirlere uzanan yollar ve sonunda Newport’un açık hava festivali görüntülerin arasından birbirine karıştı.
Joan şarkı söyledikçe oda kalabalıklaşıyordu fakat o kalabalığın ortasında kendisini gösterme arzusundan çok başka bir şey vardı. Eski baladların içinden geçen insanların acılarını yeniden duyurmak, unutulmuş hikâyelere bir beden vermek ve bir zamanlar başka ağızlardan söylenmiş kelimeleri kendi nefesiyle bugüne taşımak istiyordu. Belki de bu yüzden sesi yalnızca güzel olduğu için dinlenmiyordu. İnsanlar o seste kendilerinden bir şey buluyorlardı. Kimi kaybettiği birini kimi söyleyemediği bir cümleyi kimi yıllardır içinde taşıdığı ama adını koyamadığı bir özlemi…
Şurası çok netti: Joan şarkı söylemek için yaşamıyordu, yaşayabilmek için şarkı söylüyordu.
Duvarlardan birinde yürüyen insanların ayak sesleri yükseldi. Ardından tek bir ses çoğalarak kalabalığa dönüştü. Kadınlar, erkekler, öğrenciler ve yıllardır susturulmuş insanlar aynı ezgiyi kol kola söylemeye başladılar.
“We Shall Overcome…”
Bu kez müzik bir sahnenin değil, yürüyen insanların içindeydi. Joan’ın sesi onların üzerinde yükselmiyor, aralarına karışıyordu. Onun için müzik insanların karşısında durup onlara seslenmek kadar, onların arasında yürümekti.
Çocukluk şarkıları, eski baladlar, kalabalık yürüyüşlerde söylenen marşlar ve Joan’ın başka hiçbir yerde dile getiremediği duygular bir süre birbirine karıştı ve sonra hepsi sustu. Gitarın telleri hareketsiz kaldı.
Joan sandalyede oturmaya devam ediyor ama artık şarkı söylemiyordu. Gitarı kucağında, başını hafifçe öne eğmişti.
O ana kadar sesiyle birçok insanın hikâyesini anlatmıştı. Başkalarının acılarına, umutlarına ve mücadelelerine kendi nefesini vermişti.
Fakat şimdi sessizliğin içinde başka bir soru yükseliyordu.
— Bu ses gerçekten kime ait?
Cevabın başka bir odada olduğunu hissettim. Kapıya yöneleceğim sırada odanın arka tarafında daha önce fark etmediğim dar bir geçit gördüm. Koridora açılan bu kapının yüzeyi diğerleri gibi ahşap değildi. Baştan sona aynayla kaplıydı.
Yaklaştığımda kendi görüntümü görmeyi bekledim ama yüzüm tek parça hâlinde belirmedi. Çocukluk, gençlik, sahne, kalabalıklar ve birbirinden farklı bakışlar yansımanın üzerinde üst üste biniyordu.
Kapının ardında hiçbir melodi duyulmuyordu. Yalnızca insanın kendisine yönelttiği tek bir soru vardı.
— Ben kimim?
Elimi aynalı kapının tokmağına uzattım ve “Kimlik Arayışı” odasının kapısını araladığım anda ilk dikkatimi çeken şey yine aynalar oldu. Odanın dört bir yanına yerleştirilmişlerdi ama hiçbirinin yüksekliği, biçimi ya da yansıttığı görüntü bir diğerine benzemiyordu.
Biri yere o kadar yakındı ki karşısına ancak bir çocuk eğilerek geçebilirdi. Bir diğeri tavana yakın asılmıştı ve insanın yalnızca saçlarını gösteriyordu. İnce uzun olanlardan biri yalnızca gözleri, hemen yanındaki geniş fakat kısa ayna ise elleri yansıtıyordu.
Odada insanı baştan ayağa gösterecek tek bir ayna yoktu.
İlk aynanın karşısına geçtiğimde yüzümü göreceğimi sandım ama camın içinde koyu saçlı küçük bir kız belirdi. Başını hafifçe yana eğmiş, kendisine ait olmadığı belli olan bir kalabalığın içinden dışarıya bakıyordu.
Bir sonraki aynada genç Joan vardı. Aynaya yaklaşmış, yüzünde başkalarının fark ettiği kusurları arıyordu.
Başka birinde sahnenin üzerinde gitarıyla dimdik duruyor, ışıklar yüzüne vururken binlerce insan onu alkışlıyordu.
Aynı kişi her aynada başka birine dönüşüyordu. Bir aynada Michael’ın sevdiği genç kadındı. Bir başkasında Bob Dylan’ın yanında şarkı söyleyen Joan... Bir diğerinde sokakta yürüyen kalabalığın arasındaki barış savunucusu…
Hiçbiri yalan değildi ama hiçbiri tek başına onu anlatmaya yetmiyordu.
Aynaların arasından fısıltılar yükselmeye başladı.
— Meksikalının kızı…
— Melez…
— Güzel sesi olan kız…
— Halk şarkıcısı…
— Protestocu…
— Aktivist…
— Bob Dylan’ın yanında söyleyen kadın…
— Ünlü…
Sesler önce birbirine karışıyor sonra yeniden ayrılıyordu. Bazıları hayranlıkla söyleniyor, bazıları küçümseyerek fısıldanıyor, bazılarıysa Joan’ı tek bir kelimenin içine sığdırmaya çalışıyordu.
Ortadaki eski ahşap askılığı fark ettim. Üzerinde ne elbise ne de şapka vardı, yalnızca küçük kartlar asılıydı. Tek tek okudum hepsini.
— Kız
— Kardeş
— Sevgili
— Şarkıcı
— Dost
— Eylemci
— Kuveykır
Askılığın altında ise küçük bir kâğıt duruyordu.
— Hiçbiri tek başına sen değilsin.
Kartlara uzun uzun baktım. İnsan hayatı boyunca birçok kimliğin içine giriyor, bazen birini kendi isteğiyle seçiyor, bazen de başkalarının ona biçtiği rolü fark etmeden taşımaya başlıyordu. Kimi zaman sevildiği insanın gözünde başka biri oluyor, kimi zaman kalabalığın beklentilerine göre biçimleniyor, kimi zaman yaptığı işin adı bütün varlığının önüne geçiyordu. Joan da yıllarca insanların ona ne olduğunu söyleyişini dinlemişti. Oysa insan başkalarının kendisine verdiği bütün adlardan daha derindi.
Başka bir aynanın karşısına geçtiğimde hiçbir görüntü belirmedi. Cam ağır ağır buğulandı ve yüzeyinde tek bir cümle ortaya çıktı.
— Sen kimsin?
Soru odanın içinde yankılandığında aynaların her biri başka bir cevap vermeye hazırlanıyormuş gibi titreşti. Çocukluk, aşk, doğa tutkusu, gitar, sahne, yalnızlık…
Sonra bu görüntülerin arasına bana ait olanlar da karıştı. Bir an hangisinin Joan’ın, hangisinin benim geçmişim olduğunu ayırt edemedim. Belki de odanın başından beri yaptığı buydu. Joan’ın kimliğini ararken beni kendi aynalarımın önüne getiriyordu.
Sonra Joan’ın sesi duyuldu. Sakin, berrak ve yıllardır zihninde taşıdığı bir düşünceyi ilk kez açıkça dile getiriyormuş gibiydi.
— Üç kimliğim var.
Oda sessizleşti. Aynalardaki görüntüler hareketsizleşti.
— Önce insanım.
Bu cümle söylendiğinde yere yakın aynadaki küçük Joan başını kaldırdı. Aynaya kuşkuyla bakan genç kızın yüzündeki sertlik yumuşadı. Sahnedeki Joan elindeki gitarı biraz daha aşağı indirdi.
İnsan olmak bütün diğer adların önünde geliyordu. Ten renginden, yaptığı işten, sevdiği insanlardan, kazandığı ün ya da başkalarının ona yüklediği anlamlardan önce yalnızca insandı.
Bir süre sonra ikinci cümle duyuldu.
— Sonra barışseverim.
Bu kez aynaların yüzeyinde kalabalıklar belirdi. Yürüyen insanlar, birbirine uzanan eller, sessizce oturanlar, şiddeti reddeden gençler…
Joan için barışsever olmak kendisini tanımlayan geçici bir düşünce değil, insanlığının doğal devamıydı. İnsan olduğu için başkasının acısından uzak duramıyor, başkasının acısından uzak duramadığı için barışı bir tercih değil sorumluluk olarak görüyordu.
Son cümle geldi.
— En son şarkıcıyım.
Bu ilk anda şaşırtıcıydı. Dünya onu sesiyle tanımıştı. Alkışlar, konserler, plaklar ve sahneler adını milyonlarca insana ulaştırmıştı. Oysa Joan için şarkıcılık kimliğinin merkezinde değil, merkezden dışarıya açılan en geniş halkadaydı.
Şarkı söylemek insanlığını ve barışa olan bağlılığını görünür kılma biçimiydi. Sesi kimliğinin önüne geçmiyor, kimliğinden doğuyordu.
Aynalar aydınlandığında ilk kez karşımdaki görüntüler birbirlerinden kopuk görünmedi. Küçük kız, genç âşık, sahnedeki sanatçı, kalabalıkların içinde yürüyen kadın ve kendi yüzüne kuşkuyla bakan Joanie aynı insanın farklı zamanlarda aldığı biçimlerdi.
Kimlik tek bir aynanın gösterebileceği kadar dar değildi. İnsan geçmişte olduğu kişiyle, başkalarının onda gördüğü yüzle ve henüz dönüşeceği insanla birlikte var oluyordu.
Ben de aynaların arasında durmuştum ve artık yalnızca Joan’a bakmadığımı biliyordum.
Koridora çıktığımda geriye yalnızca bir kapı kalmıştı. Oldukça sadeydi. Üzerinde pirinç tokmak da kilit de yoktu. Kapı açıktı ve eşiğin ötesinden ne büyük bir ışık ne de zafer duygusu taşıyan bir görüntü geliyordu. Yalnızca derin, dingin ve insanın içine yavaşça yayılan bir huzur vardı.
Kapının üzerinde “Barış” yazıyordu.
Odanın ortasında yan yana duran iki sade sandalye, bahçeye açılan geniş bir boşluk ve yerde gelişigüzel bırakılmış birkaç taş dışında hiçbir şey görünmüyordu. Fakat bu boşluk “Yalnızlık” odasındaki gibi insana eksiklik duygusu vermiyordu.
Burada hiçbir şey eksik değildi, yalnızca gereksiz olan her şey dışarıda bırakılmıştı.
Bahçeden çocukların sesleri geliyor, hava otların üzerinde dolaşarak odaya taze toprak kokusu taşıyordu. Uzaklarda bir kuş aynı notayı birkaç kez tekrarladı, ardından sustu.
Sandalyelerden birinde Ira Sandperl oturuyordu. Onu daha önce gördüğüm hâllerinden farklı değildi. Yine dünyayı bütünüyle ciddiye alırken insanın kendisini fazla önemsememesi gerektiğini bilen o ince gülümsemesi vardı yüzünde.
Yanındaki sandalyeye Joan gelip oturdu ama uzun süre konuşmadılar.
Bahçenin ötesinden bir uçak sesi geçti. Bombalar patladı. Ardından hangi ülkeden geldiği anlaşılmayan bir haber bülteninin boğuk uğultusu duyuldu. Başka bir yerde insanlar yine birbirlerini suçluyor, korkularına yeni isimler veriyor, aynı eski öfkeyi başka bayrakların altında yeniden büyütüyordu.
Ira başını hafifçe salladı.
— İnsanlar bu denli aptal olmaya son vermeyi ne zaman öğrenecekler?
Joan cevap vermedi. Belki de zaten bu sorunun kesin bir cevabı yoktu.
İnsanlık aynı yanlışı defalarca tekrarlıyor, her savaşın sonunda “bir daha asla” demesine rağmen bir sonrakinin hazırlığını yapabiliyordu. Barıştan söz edenler yaşlanıyor, savaşlara karar verenlerin yerini başkaları alıyor ama toprağa düşen çocukların yüzleri değişse de acıları birbirine benziyordu.
Yerde duran ince bir kâğıt ters döndü. Üzerinde tek bir cümle yazılıydı.
— Bizim için yalnızca çabalamak vardır. Gerisi bizi ilgilendirmez.
Joan cümleye uzun süre baktı. Ira’nın yıllar önce ona öğrettiği şair T. S. Eliot’un dizeleriydi bunlar.
Belki barışın bütün sırrı o birkaç kelimenin içindeydi. İnsan yaşadığı sürede savaşların tamamen sona erdiğini göremeyebilirdi. Söylediği şarkı bir bombayı durdurmayabilir, katıldığı yürüyüş bir hükûmeti değiştirmeyebilir, hapse girmesi başkalarının şiddetten vazgeçmesini sağlamayabilirdi. Fakat sonuç onun sorumluluğunda değildi. Onun sorumluluğu hangi tarafta duracağını seçmekti.
Barış dünyanın bir gün bütünüyle iyileşeceğine inanmak değildi. Dünya iyileşmese bile onu yaralamamaya karar vermekti. İnsanların öfkesine rağmen kendi öfkesini çoğaltmamak, umutsuzluğa rağmen bir şarkı daha söylemek, karanlık uzadığında sabahın artık gelmeyeceğine inanmamaktı.
Joan önünde duran taşlardan birini eline aldı ve bir süre avucunda tuttu. O taş, öfkeyle fırlatıldığında bir insanı yaralayabilirdi ama bu kararı insan veriyordu.
Joan taşı usulca yere bıraktı ve başını kaldırdığında Ira artık yanında değildi. Boş sandalyenin üzerinde yalnızca birkaç yaprak duruyordu.
Fakat yokluğu odayı eksiltmemişti. Bazı insanlar gittikten sonra da söyledikleriyle yaşamaya devam ediyor bazıları ise insana hangi yönde yürümesi gerektiğini hatırlatan sessizlikleriyle kalıyordu.
Bahçeden gelen çocuk sesleri biraz daha yaklaştı. Güneş ağaçların arasından süzülerek odanın içine girdi. Işığın ulaştığı yerdeki bir çatlağın içinden küçücük yeşil bir filiz belirmişti.
Nasıl çıktığını bilmiyordum. Belki uzun zamandır toprağın altında bekliyordu, belki de bütün bu yolculuk boyunca fark edilmeden büyümüştü.
O anda barışın ulaşılan son oda olmadığını anladım. İnsan bu odadan her sabah yeniden çıkıyor ve gün boyunca yaptığı bütün seçimlerle ona geri dönmeye çalışıyordu. Bir başkasını dinlerken, öfkesini sustururken, korkmasına rağmen doğru bildiği yerde dururken, elindeki taşı yere bırakırken…
Barış varılan yer değil, dönüp dolaşıp yeniden seçilen yoldu.
Odadan dışarı çıktım fakat bu kez karşıma koridor çıkmadı. Az önce geçtiğim uzun tahta döşemeler, pirinç tokmaklı kapılar ve duvarlara düşen solgun gölgeler yok olmuştu.
Geri dönüp Şiddetsizlik, Vicdan, İnsan Hakları, Özgürlük, Aşk, Yalnızlık, İnanç, Müzik ve Kimlik Arayışı odalarını yeniden görmek istiyordum ama hiçbiri yoktu. Önümde yalnızca geniş ve aydınlık bir boşluk uzanıyordu.
Bir an yanlış yöne baktığımı düşündüm ama sonra odaların kaybolmadığını, yalnızca yer değiştirdiğini anladım.
Artık evin içinde değildim, ev benim içimdeydi ama hâlâ pencerenin önünde oturuyordum. Sehpanın üzerindeki mumlar neredeyse tükenmiş, fitillerinin çevresinde erimiş mumdan küçük göller oluşmuştu.
Camdan dışarı baktım. Deniz artık karanlığa bütünüyle teslim değildi. Ufuk çizgisi ağır ağır beliriyor, gökyüzünün en uzak köşesinden yükselen solgun ışık denizin üzerine ince bir yol bırakıyordu.
Gün doğuyordu…
Elimdeki kitabın arka yüzüne baktım.
Joan Baez
Gündoğumu
İçten Anıların Günlüğü
Son sayfayı yeniden açtım.
“Sen, sevgili okuyucu…”
Joan’ın okura bıraktığı sözleri bir kez daha okudum. İnsan değerliydi; tek, kırılgan, mucizevi ve bütün kusurlarıyla bu dünyanın parçasıydı. Güneşin her sabah yeniden doğabilmesi için bile insanın kendi payına düşeni yapması gerektiğini söylüyordu.
Sonra kitabı kapattım. Asıl gün doğumunun gökyüzünde gerçekleşmediğini artık biliyordum. Bazı sabahlar insanın içinde, bir cümlenin tam ortasında ağarıyordu.
Kitabı dizlerimin üzerine bıraktım ve denizin üzerinden yükselen güneşe baktım.
Gece boyunca Joan Baez’in hayatında dolaştığımı sanmıştım. Şiddetsizliğin, vicdanın, insan haklarının, özgürlüğün, aşkın, yalnızlığın, inancın, müziğin, kimliğin ve barışın kapılarını onun zihninde açtığımı düşünmüştüm.
Oysa koridor kaybolduğunda geriye kalan şeyi şimdi daha iyi görüyordum. Kapılar onundu belki ama odaların bazıları benimdi.
Güneş biraz daha yükseldi. Joan’ın sesi, deniz sustu. Ev, odalar, kapılar ve koridor çoktan kaybolmuştu. Fakat içimde, daha önce orada olduğunu bilmediğim bir pencere açık kalmıştı.
Sabah oradan giriyordu...
Serhan Poyraz
Gündoğumu / Joan Baez
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı 19 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Musa Aşkın
Kuyruğun Söylediği
Ebru Bozcuk
Bu Topraklardan Bir 'Ümit Yaşar Oğuzcan' Geçti
Şükrü Doruk
Şiire Dair
Cengiz Hortoğlu
Evine Hoş Geldin
Hakan Cucunel
Jean Teule - Sağanak Altında
Ümmügülsüm Hasyıldırım
İyilik Bulaşıcıdır
Nevin Bahtişen
Hayat Döngüsü
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /4
Hamiyet Su Kopartan
Türkçemizin İncelikleri (I)
Suna Türkmen Güngör
Çağları Aşan Gönül Yolcusu / Yunus Emre
Dilek Tuna Memişoğlu
Ah Srebrenitsa
Mehmet Şahan
Paylaşmak /3
Gevher Aktaş Demirkaya
Perde Arkasındaki Söz Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü
Hüseyin Uyar
Değerli Yalnızlık
Ahmet Furkan Demir
Enver Paşa
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Deniz İmre
Küçük Bir Ülke
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar