İnsan çabuk unutan ve çabuk etkilenen bir varlıktır. Adeta sabah kahvaltıda ne yediğini akşama unutacak kadar unutkan. Biraz abartı oldu ama “hafıza-i beşer nisyan ile ma’lüldür” şeklinde bir darb-ı meselimiz bile var. Bir başka yönüyle de insan alışkanlıklarına ve saplantılarına da tutkundur. İşte burada devreye girmesi gereken ve insanı bu saplantılardan kurtaracak olan akıl, vicdan ve imandır. Aksi halde insan çok bayağılaşır ve çok aşağılara düşer.
“Allah sizden (ağır teklifleri) hafifletmek ister.(Çünkü) insan (sabır ve tahammül bakımından) zayıf yaratılmıştır. (Nisa/4;28),
“İnsan (öyle acelecidir ki, sanki” aceleden yaratıldı…(Enbiya/21;37),
“Hakikaten insan(lardan bir kısmı), gayet hırslı ve sabırsız olarak yaratılmış (tatminsiz bir hayata sahiptir.)” (Mearic/70;19)
Yukarıda zikrettiğimiz ayetler bu durumu gayet açık ortaya koyuyor. Biz de hem kendimizde hem de başkalarının gündelik hayatında buna çokça şahit oluyoruz. Bu nedenle de ayetlerde hep akletmeyi, düşünmeyi, hatırlamayı, unutmamayı telkin eden ifadeler yer alır. Hatta gezip dolaşmamızı ve önceki milletlerin neden yok olduklarını ve kalıntılarından ibret almamızı önerir. “Yeryüzünü gezip dolaşın da öncekilerin sonunun ne olduğuna bakın. Onların çoğu (Allah’a ) ortak koşanlardı.” (Rum/30;42) Buna benzer pek çok ayet bize hep aynı şeyi hatırlatır. Çünkü insan yüz yıllar öncesini bırak birkaç sene öncesini bile çabucak unutuverir. Yahut ta düşünce dünyası, siyasî eğilimi, menfaati ve bağlı olduğu ekolün etkisinde kalarak unutma yerine doğruyu baskılar ve sindirir. Sonra da sindirdiği düşüncesinin aksine yol tutar. İnandığı gibi değil, baskılayıp düşündüğü gibi inanamaya başlar.
Son günlerde bazı dini eğilimleri yüksek düzeyde bildiğimiz arkadaşlarda gözle görülür farklılaşma görüyorum. Olmadık sorularla karşımıza çıkıyorlar. Daha dün diyebileceğimiz yakınlıktaki bir zaman diliminde köklü değişikliklere uğradıklarına şahit oluyorum. Emanet akılla konuşanların düştükleri acıklı hallerine şaşıp kalıyorum. Bu nedenle elhamdülillah Allah ve Rasûlü hariç hiç kimseye boyun eğmeyi doğru bulmam. Bunu saygısızlık olarak değil, düşün dünyamda kimseyi sırtımda taşımama prensibim olarak kabul edin. Hatıra konuşmayı sevmem. Bu nedenle de kendim olarak kaldım ve doğrularımı iyi seçip, ikide bir sağa sola yalpalamadım. Yanlışlarımı da anlar anlamaz düzelttim. Aklımı, dinimi anlama aracı olarak kullandım. Aklımı din haline de sokmadım. Din, Akıl yürütmekle beraber bir kabulleniştir, inanıştır. Aksi halde insan aklın arka planını anlayamayacağı pek çok meselesi dinde bunalıma düşer. Bu bunalıma sebep olanlar da büyük günah işlemiş olurlar.
Geçenlerde FETÖ meselesinden yurt dışına kaçmış bir komşumun paylaşımını gördüm. Paylaşımında diyor ki, "YÖK “kapatılırsa ilim özgürleşir, Diyanet kapatılırsa din özgürleşir.” YÖK konumun dışındadır. Bunu erbabı tartışsın. Zaten o bir 1980 ihtilali ürünüdür. O yönüyle bende de bu konuda bir soğukluk var. Ama bunu ben değil akademisyenler tartışsın. Diyanet için ise böyle bir paylaşım akla ziyandır. Bunu bazı kesimler istemeyebilir. Yıllarca din, diyanet diye ortalığı yıkanların böyle bir sonuca varması emanet akıl kullananların eseri olsa gerek. Diyanet İşleri Başkanlığı, önceki adıyla Şeyhu’l İslamlık makamı devlet kuran bir makamdır. Başkanını veya bazı çalışanlarını sevmeyebilirsiniz. Ama bu teşkilatı topluca hedef almak mantık dışıdır. Ha kötü niyetliler için bunu söylemelerini anlarız. Sanırım FETÖ terör örgütü sempatizanları on beş Temmuz gecesi verilen salalardan dolayı Diyaneti hedef alıyorlar. Çünkü darbeye karşı darbe yapan en önemli etkenlerden birisi de o geceki minarelerden okunan salalar ve tekbirler olmuştur. Bunu iltisaklıların görmezlikten gelmelerini anlarım da bazı akl-ı evvellerin bu kanaate nasıl vardıklarına şaşarım.
Halkın önünde, din anlatan, dini eğitim veren, alanında uzman ilim adamlarının fetvaları ile müşküllere çözüm üreten bu kurum devreden çıkarsa efendisinin sözlerini ayet sanan, bağlısının şathiyatlarını mucize vehmeden, cümlesinin önü ile sonu arasında bağ olmayan, üfürkçü, din simsarı çeteler din pazarlamaya başlar. Diyanetin dışında din eğitimi veren herkes böyledir demiyorum. Ancak yanlış yapıldığında yanlışı düzeltme mercii Diyanet’tir diyorum. (Bazı meallerin toplatılması üzerine yazdığım yazıya bakabilirsiniz.) Seküler yönetim içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı her şeye rağmen harama helal dememiştir. Dini yönden haram ve yasakları da uygun bir dille beyan etmiştir. Müslüman olduğunu söyleyenlerin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptığı açıklamalara itiraz etmemeleri gerekir. Yorumlamaya müsait olanlar yorumlanabilir. İnanmayanlara söyleyecek sözümüz ise Allah hidayet versin olacaktır.
Özetle söyleyecek olursak, yakın zamanlara kadar dini konularda alanının uzmanını bulmak mümkün değilken, şimdi çok sayıda ilim adamı ve akademisyenlerimiz var. Kendi insanlarımızın yazdığı çok sayıda telif eserler var. Kur’an okuyan kimse bulamazken, çok sayıda hafızlar yetişti. Hatta Balkanlar ve Türk dünyasından pek çok genç hafızlığını ve sahih din eğitimini Diyanet veya onayladıkları aracılığı ile ülkemizde yapmaktadır. O zor zamanlardan buralara gelindi ise geçmişi unutmamak gerekir. Çok eksiğimiz yok mu? Var elbet. Eksikler konusunda öneri getirmektir makul olan. Unutmamak gerekir ki, merdiven altına itilen ve her sözü nas gibi vehmedilen şahıslara devredilen din hizmeti asla birliği sağlayamaz. Diyanet’e hayır diyenler ya gafildir ya da kötü niyetlidir. Kısacası ders almak için her türlü geçmişi unutmamak gerekir. Bu nedenle de “Bir kavme (topluluğa) olan kininiz sizi adaletten ayırmasın. Âdil olun takvaya yakın olan budur.” (Maide/5;8) ayetini unutmamak gerekir.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
