Her ayrılık beni çok derin üzüntüye gark eder. Hüzün çöker omuzlarıma. Sanki dönülmeyecek bir yola çıkmışa gibi olurum. Kalbim hüzünle dolar. Gözyaşlarım yüreğimin ta derinliklerine ılık ılık akar durur. Bu hali öğrenciliğim dönemimde daha sık yaşardım.
Vuslat yani kavuşmanın sevinci de bambaşkadır. Göze fer gelir, kalp sevinçten uçar gibi olur. Hele bir de bu kavuşma birbirini sevenler arasında ise zemherinin soğuğu baharın esintisine; ağustosun sıcağı gücüğün serinliğine döner.
Aslında hayat hep firkat ve vuslat arasında gidip gelmektedir. Ayrılık” bezm-i eles’tte” başlamadı mı? İlk yaratılış ve ruh ile canlanmanın peşinden “Ben sizin Rabbiniz, yaratanınız, rızık vereniniz, besleyip büyüteniniz, tekrar bana dönerek hesaba çekeniniz değil miyim?” sorusuna hep bir ağızdan “Evet! Sen bizim Rabbimizsin” diyerek kulluğumuzu itiraf etmedik mi? Sonra da li hikmetin ayrılığa düşüp sonlu âlemin sonlu varlıkları olmadık mı? İşte kökü buralara kadar giden firkat bizde hüzün bıraktı. Vuslatla da sevineceğiz inşallah. Ama bu sevincin elbette bir faturası vardır. Hayatta hiçbir şey karşılıksız olmaz. O fatura iyilik ve güzellik yolunun hizmetkârı olmaktan geçmektedir.
Yaz gelir kuşlar düşer kendilerine mahsus yollara. Karıncalar başlar yuvalarından çıkmaya. Tüm hayat canlanır bahara ve yaza erişmenin sevinciyle. Her varlık üzerine yüklenen yükü taşımanın gayretine girer. Seyret artık bu âlemi ne hikmetler doludur bir bilebilsek. Küçücük bir tohumdan onlarca sebze ve meyve veren yaratanımız birlerden binleri, binlerden binlerce birleri yaratır durur. Vuslata ermenin sevinci ile çiçeklerle süslenirler.
Neslini devam ettirmenin çabası ve yükü vardır üzerlerinde. Kuşlar yavru yapar, minicik gagalarıyla durmadan yiyecek taşır yavrularına. Bilirler ki bu vuslat bir gün firkate dönecektir. Onun için ânın gereği neyse onu yapmak en önemli vazifeleridir. Bilirler bunu. Küçücük bir sebze tohumundan dallar fışkırır. Kök salarlar toprağa.
Torağın altında kökleri ile su ararlar. Dallarına yetiştirmek, çiçeğe, sonra sebzeye veya meyveye durmaları için. Hiç biri bu kodlanmış görevlerini aksatmazlar. Sıcak gündüzlerde, karanlık ve soğuk gecelerde çile üstüne çile çekerler. Biz insanlara hizmet için. Koca bir çınarı küçücük bir tohumun içine kodlayan yaratana itaat için.
Tüm varlıklar ödevlerinin bilincinde iken ya insanoğlu öyle mi? Firkatte vuslatı, vuslatta firkati yaşar çoğu zaman. Duygular kabalaşınca insan, hayatı sadece yeme ve içme ve doyumsuz arzularının peşinden gitme gibi algılamakta. Bir gün ayrılık meleğinin kapasını çalacağından habersiz ve sarhoş bir şekilde hayat sürmekte. Elbette bu durumun farkında olan bahtiyar insanlar vardır. Onlar bu hayatın firkat ve vuslat arasında gidip geldiğinden haberdardır. Elest bezminde verdiği sözün farkındadır. Ama biz insanların bir kısmı hariç bu döngünün farkında bile değiliz.
Yine sonbahar geldi. Duruma ve mevsime göre bir ayrılık, bir firkat yolculuğu başladı her şeyde. Yükünü üzerinden boşaltanlar yeni bir vuslata kavuşmanın ümidiyle çekildiler sahneden. Toprak altına inenler derin uyku hazırlığına başladılar. Sebzeler, meyveler, börtü böcekler takatlerince verdiler vereceklerini. Ömrünü tamamlayanlar insanlar da sadece hayırlı davranışlarının karşılığını görebilecekleri bir dünyaya göçtüler. Yaşlısı ile genci ile. Birkaç metre beze sarılmış olarak. İndiler toprağın derinliklerine. Hiç birisi de dünyalıklarından bir şey alamadan.
Kelebekler konmaya başladı çiçekler üzerine. Hortumlarını salarak çiçeklerden öz almak için. Her şeyin göçe hazırlandığı, soğuk havaların esmeye başladığı, güneşin dahi son demlerini yaşadığı bu mevsimde sizin işiniz ne diyesi geliyor insanın. Ama kelebekler lisan-ı hal ile derler ki: “Aslında her canlının ömrü bir kelebeğin ömrü kadardır. Size onu hatırlatmaya geldim ey insanoğlu! Firkate hazır olun. Vuslata ermek için”
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
