28 Kasım 1975 yılında bir güzide eğitim kurumu Bursa’da Geçit Köyü İlkokulu’nun bir sınıfında açılır.
Bu ilim ve irfan yuvasının ikinci dönem öğrencisi olma bahtiyarlığına erdiğim 1976 yılında ise eski İpekçilik Enstitüsü’nün terkedilmiş binasında eğitime devam eder.
1983 yılında da bugünkü yerleşkesi Bursa Nilüfer/Fethiye Mahallesindeki mekânında eğitim ve öğretimi sürdürür. Bu saygın eğitim kurumu önceki adıyla Bursa Yüksek İslam Enstitüsü, şimdiki adıyla da Uludağ Üniversitesi Bursa İlahiyat Fakültesi’dir.
28 Kasım 2025 tarihinde cuma namazından sonra açılışının ellinci yılı münasebetiyle siyah/beyaz tonlardan oluşan fotoğraf sergisine katıldım. Prof. Dr. Mustafa Kara Hocamızın “Kullandığımız eşyalara da vefa gerekir, kullanmadıklarınızı atmayın; biriktirin, sizin için önemli bir külliyat oluşur.” tarzında manidar konuşması ile başlayan fotoğraf sergisi bizi yarım asır evveline götürdü.
Protokol konuşmalarından sonra sergiyi gezdik. Yüksek İslam Enstitüsü’nün kurucu müdürü, hocam, köylüm ve akrabam merhum Prof. Dr. Halis Ayhan’ın kendi yazısı ile Enstitünün açılış günlerinden bugüne kadar geçirdiği serüven önümüze serildi. Hocamıza ve katkı sunan herkese teşekkür ederim. Bu ilim ve irfan yuvasının ikinci kuşak mensubuyum.
Bizden önce tek sınıflık bir kuşak var. Sonra biz geliyoruz. Programın açılışında birkaç ilk mezun vardı. İkinci mezunlardan da fazla değil birkaç kişiydik. Çok duygulandık. Çok değerli hocalarımızdan epey katılan vardı. Sadece yaşlarına ve hastalıklarına rağmen programa katılan Prof. Dr. Süleyman Uludağ ve Prof. Dr. Ahmet Lütfi Kazancı’yı zikredeyim müsaadenizle.
Eski İpekçilik Enstitüsü binası Yüksek İslam Enstitüsü'ne tahsis edilmişti. Halen ayakta olan o güzel binalarda okuduk. Çamlıklar arasında, kuş nağmeleri ile meşbu’, bahçe içindeki ahşap binalarda bizi cezbediyordu. Fiziki şartlar zordu. Ama samimi hava, hocalarımızın üstün gayretleri ve özverili çalışmaları ve bizi her daim çalışmaya ve ilmimizi artırmaya yönelik teşvikleri fiziki olumsuzlukları unutturuyordu. Tabii bahsettiğim yıllar sağ/sol çatışmalarının en şiddetli günleriydi. Her gün on beş yirmi gencin öldürüldüğü yıllardı. Kurtarılmış mahalleler vardı. Okulumuzda böyle şeyler yoktu ama sokaklar ve oturduğumuz mahallelerde bunu iliklerimize kadar hissediyorduk. Ancak okulumuzda hocalarımız bize daima teenîyi öğütlüyordu.
Kiralık evlerimiz son derece korunaksız, kış dönemlerinde ortam buz gibiydi ama okulumuzun samimi havası ısınmamızı sağlıyordu.
Ders kitaplarımız daha çok teksir notlarıydı. Şimdiki nesil teksir nedir bilir mi? Sanmam. Ama çok okuyorduk. Ders dışı her türlü kitap okuyorduk. Âdeta kitap okuma seferberliği ilan edilmişti. Necla Pekolcay’ın İslami Türk Edebiyatı isimli eserinden Fuzuli’nin Su Kasidesi'ni okuduk. Suyun, Peygamberimize ulaşmak için başını taştan taşa nasıl vurduğunu ve onun çağıltısını sınıfımızda hissettik. “Dest bû sî arzusiyle ölürsem dostlar/ Kûze eyleyin toprağım sunun ânınla yâre su” diyerek sevgiliye kavuşamamanın ıstırabını bu su ile birlikte kaygılandık merhum Mahmut Kanık hocamızla.
Yahya Kemal’in Aziz İstanbul’unu okuyarak İstanbul’a ve orada kurulmuş İslam Medeniyeti'ne âşık olmayı öğrendik. Ferit Kam’ın Felsefi Edebi Sohbetler’ini okuduk. Akif’i Safahat’ıyla, Necip Fazıl’ı Çile’siyle tanıdık.
Sezai Karakoç’un İslam’ın Dirilişi’ni İslam’ın Şiir Anıtları’nı konuk ettik irfan soframıza. Hızır’la Kırk Saat’ini konuk ettik aramıza. “Taş taş değildir bağrındır taş senin/ Söyle nereni nasıl yaksın bu ateş senin” diyerek Osman Sarı’dan Taş Gazel’ini terennüm etti dudaklarımız.
Tasavvufun gizemli yollarında Kuşeyri Risalesi ile yürüdük. Tasavvuf tarihini ve terimlerini alan üstadı Süleyman Uludağ’dan tedris ettik. Bu ilim ve irfan yuvasının kurucusu, her taşında toprağında emeği olan Merhum Halis Ayhan Hocamızın tok ve kararlı ses tonuyla okuttuğu Felsefe dersinde Nihat Keklik’in Felsefe isimli eseriyle tanıştık.
Hafta sonları medrese usulü sıra kitaplarını Yunus Vehbi Yavuz hocamızdan okuduk. Aile Hukuku dersini Hamdi Döndüren’den, Ahlak dersini Hüseyin Algül’den nasiplendik. Osman Çetin, Hayrettin Tınmaz, Mikail Bayram, Verdî Kankılıç ile anfi sınıfında aynı havayı soluduk.
Arapçayı Osman Aşçıoğlu ile bir başka sevdik. Alanlarında daha sonra temayüz eden hocalarımız asistandılar. Onlardan da çok şey öğrendik. Mustafa Öcal, Hayati Hökelekli, Mustafa Kara, A. Saim Kılavuz, Mustafa Öztürk, Âkif Köten, Erol Ayyıldız, Mahmut Denizkuşları, Selman Başaran’dan da payımıza düşeni aldık elhamdülillah. Hocalarım kusura bakmasın her birinin ayrı meziyeti var, sözü daha uzatmamak için tek tek isminizi anamıyorum.
İsmini anamadığım hocalarımızdan özür dileyerek son birkaç cümle ile yazımı sonlandırmak istiyorum.
Bursa Yüksek İslam ve Şimdiki U.Ü. Bursa İlahiyat Fakültesi hocalarımızdan gördüğümüz en önemli haslet samimi, çalışkan ve hizmet aşkı ile dolu olmalarıdır. Öğrencilerinin her şeyi ile ilgilidirler. Tevazu en önemli hasletleridir. Odaları, evleri ve gönülleri daima açıktır. Emeklilik hayatları yoktur. Ya görevde veya emekli iken de görev başında ruhlarını teslim etme şuuru ile yaşarlar.
Maaş ve ders ücretleri dışında akçeli işlerle araları yoktur. Bizleri de böyle yetiştirdiler. Din eğitimi ve öğretimi, halka din hizmeti sunma, akademisyen, bürokrasi alanında, siyasette önemli hizmetler veren öğrenciler yetiştirdiler. Halen de yetiştirmeye devam ediyorlar.
Bu vesile ile değerli hocalarıma hürmetlerimi arz eder, sağlık ve afiyetler dilerim.
Aramızdan ayrılıp ebedi âleme göç eden hocalarımıza ve arkadaşlarımıza, Ali Öztürk, Ali Şardağ ve Bayram Sarıcan gibi adını zikredemediğim her daim yanımızda olan iş adamlarına rahmetler olsun.
***
