Bizim kuşak, ortaokulu bitirdiğinde iş bulma imkânına sahip oluyordu. Şayet biraz gayret gösterir ve araştırırsa iş bulabilirdi. Çünkü dersler bu yeteneği öğrenciye kazandırıyordu. Biraz da köyde yaşayan nüfus çok olduğu için ilkokuldan sonra büyüklere yardımcı olacak gençlik şehre gitmezdi. Bu nedenle de ortaokul ve lise okuyan fazla yoktu; ondan kaynaklandığını düşünüyorum.
Bu sebepten, bazı arkadaşlarımız ortaokuldan sonra devlet dairelerine girdikten sonra lise ve üniversiteyi okudular. Polis memuru olanlar, düz memur olanlar, mahkemelerde kâtip olanlar oluyordu. Hatta bazıları da PTT veya hükümet konakları önünde arzuhalcılıkyaplardı.
Ortaokullarda okutulan ortak dersleri burada saymaya gerek yok. Ancak Türkçe dersimizin baraj dersi olduğunu belirteyim. Türkçe’den geçer not alamayan sınıfta kalırdı. Noktalama işaretleri, dilbilgisi kuralları harfiyen yerine getirilirdi. Kompozisyon yazdırılır, giriş, gelişme sonuç bölümleri istenir ve alınan not Türkçe dersine katılırdı. Benim ortaokuldan başlayan bir kitaplık kurma hevesim vardı. Kurdum ve her alana ait bir kaynak eser aldım. Zaman zaman cebimde kuruşum kalmazdı.
Buna rağmen kısıtlı imkânlarımla kitap almaya devam ettim. Ama tarih ile ilgili bir kaynak alamadım. Çünkü bize okutulan tarih hep sövgü ve övgülerle doluydu. Niyazi Akşit / Emin Oktay tarihçiliğine güvenemedim. Yazdırılan tarih yalan söyler. Yılmaz Öztuna, Halil İnalcık, İsmail Hami Danişmend gibilerinin ya eserleri henüz yoktu veya ben ulaşamamıştım. Yakın tarihe dair sağlıklı ve tarafsız yazan zaten yoktu. Yazamazdı da tabii. O nedenle de tarihe dair kitaplığımda bir eser olmadı.
Bizim dönemimizde öyle yardımcı ders kitabı, takviye dergi gibi para tuzakları da yoktu. Tıraşlı, tırnaklar kesik, cepte temiz mendil bulundurmak, mütevazı,temiz elbiseyle ve kravatlı olmak ortak yönlerimizdi. Bazen tişörtleri üzerine kravat takanlar da olurdu. Sırt çantası, suluk, beslenme gibi şeyleri biz hiç görmedik. İyi ki de görmedik. Şimdiki çocuklar çelimsiz bedenleriyle dünyayı sırtlanıyorlar. Cahit Zarifoğlu’nun fabl türü Katır Aslan hikâyesindeki tilki gibi. Ev ödevinin adı performans olmuş. Hâlbuki önceki isim ne kadar da bizdendi değil mi?
Şimdiki nesil noktalama işaretleri yerine özellikle telefon ve bilgisayarlarda emojigiller kullanmaya başladı. Kullanalım ama noktalama işaretlerimizi unutmayalım. Onun için büyüklerimiz, dilimiz konusunu çok önemsediği için “Kamus namustur.” demişlerdir.
Bizim kuşak İmam Hatip ortaokullarında okumuşsa düz ortaokullara ilaveten şu dersleri de görmüştür: Kur’an-ı Kerim. Tabii en önemli derstir. Yüzüne okunur, ezber yapılır, teorik ve uygulamalı tecvit dersi okutulur. Türkçe ’den sonra ikinci baraj dersidir. Karabaş tecvidi çoğumuzun ezberindedir. “Kaçan harf-i medden sonra sebeb-i medden…” diye devam eden ifadeler çoğumuzun hafızasındaki yerini korumaktadır, zannederim.
Arapça dersinde eski metinler diye Hayrettin Karaman ve Bekir Topaloğlu’nun seçtiği metinleri Arapça olarak okuduk. Oradaki “ Kıssatün la Tentehî/ Bitmeyen Hikâye, er-Raî ve’l Cerrah/ Çoban ve Çömlek, Âkibetü’l Vişaye/ Koğuculuğun Akibeti, Leyla ve’z Zi’bu/ Leyla ve Kurt, el-Andelîbu/ Bülbül“ gibi ibret dolu hikâyeler yine tazeliğini koruyor. Çoğumuz bunları çevremizde paylaşmışızdır. “Ketebe-Ketebâ-Ketbû…” diyerek fiil çekimi yapıp sınavlarda defterlerimize ezbere yazdığımız günler hala aklımızdadır.
Din dersini Ahmet Hamdi Akseki’nin İslam Dini isimli kitabından okuduk. Çok şeyler öğrendiğimiz bir kaynaktı. Siyer-i Nebi dersini Zekai Konrapa’nın Peygamberimizin Hayatı (Siyer-i Nebi) adlı eseri ile Ali Himmet Berki’nin Hatemül Enbiya isimli eserinden okuduk. Harika kitaplardı. Öğretmenlerimiz de hakkını vererek ders verirlerdi.
Bizim kuşak maddeci felsefenin (maddenin dışında herhangi bir şeyi kabul etmeyen felsefenin) tavan yaptığı dönemi yaşadı. Bununla beraber evrim teorisi bağlamında her şeyin evirildiğini, değişime uğrayarak günümüze geldiğini savunan düşünce de eklenince artık kafalar iyice karıştı.
Bu arada Darwin’in iddiaları ispat edilmiş teoriymiş gibi anlatılırdı. Tabii aldığımız meslek dersleri ile bunun yanlış olduğunu söyler ve öğretmenlerimizle tartışırdık. “Madde yoktan var edilemez ve var olan da yok edilemez.” şeklinde ifade edilen Maddenin Sakımı Kanunu ile maddenin ezeli ve ebedi olduğu iddia edilirdi. Madde yaratıldıktan sonra bu doğrudur. Ancak madde kendi kendine var olmaz. Bir yaratıcı irade tarafından var edilmesi gerekir. İmanlı matematik öğretmenimiz merhum Nurettin Topçu bu teorinin karşısına (Allah hariç) notunu yazdırdığını ve ezeli ve ebedi olanın bir tek Allah olduğunu açıkladığını unutmam.
Bu şekilde inancımıza zarar verilmesini önlerdi öğretmenlerimiz. Bazı öğretmenler inançlarımızı hedefe koyar ve öyle propaganda yapardı. Sanki özel görevlendirilmiş gibi bizim tazecik dimağlarımızı kirletmek isterlerdi. Bu propagandalarını kabul etmesek de saygıda kusur etmezdik. İşte biz bu fikirlerle mücadele ederek yolumuza devam ettik. Bu nedenle bizim kuşak diyalektiği iyi bilir. Hitabetimiz güçlüdür. Farklı fikirlere her zaman açığız. Daha çok mesele var ancak bu bahsi burada sonlandıralım dilerseniz.
***
Not: Bizim Kuşak dizi yazımızı 10’a tamamlayarak tekrar bir ara vereceğiz inşallah.
***
