Bizim kuşak, memleket meselelerine çok duyarlıydı. Bu nedenle de tabiri caiz ise fikren erken buluğa ererdi. Yani Vatan, Millet, İslam Âlemi ve bunlarla ilgili sorunlar ve çözüm yolları her zaman gündemimizde olurdu. Mehmet Akif’in Asım’ın Nesli olmayı düşlerdik. Necip Fazıl Kısakürek’in Sakarya Türküsü bizi besleyen bereketli kaynaklardandı.
Yetmişli yılların bize hitabeden gazeteleri, Tercüman, Milli Gazete ve Hergün idi. Daha sonra Yeniden Milli Mücadele dergisi yayına girdi. Bu arada Kubbealtı Akademi Mecmuası ile Yüksek İslam Enstitüsü mezunlarının çıkardığı İslam Medeniyeti Dergisi de okuduklarımız arasındaydı.
İsmini vermeyeceğim ama çoğumuzun bildiği bazı gazeteler Müslümanları vampir gibi empoze eden, kaba ve haşin gösteren, değerlerimize hakaret edenlerden de haberimiz vardı ama onları almazdık.
Bu gazeteler saldırganlıkları ile kalmaz aynı zamanda İslam konusunda pek çok cehaletlerini de ortaya koyarlardı. Bu nedenle "Kurban bu sene de bayrama denk geldi." gibi cehalet fışkırırdı bu sayfalarından. "Pîr’e rastladım." sözünü, "Pireye rastladım" anlayanlar az değildi. Keçisi çalınan müftüyü, “Müftü keçi çaldı” diye asparagas haberler yaparlardı bu ilkesizler ve müfteriler.
Bizim kuşak ile ilgili birkaç hususa daha değinip ortaokul dönemini kapatmak istiyorum. Birbirimize benzeyen hâllerimiz çoktur ama bu benim aklımda kalanların bir kısmıdır. Hayri Bostan dostumun dediği gibi “Anlat anlat bitmez” hikâyelerimiz vardır.
Bu nedenle yeterli görerek birkaç konuya da değineyim. Daha önce de dediğim gibi bizim öğrencilik dönemlerimizde ortaokul ve lise, ilçe düzeyindeki şehir merkezlerinde vardı. Bu nedenle de biz gurbet hayatına, yatılı hayatına, kiralık ev hayatına on iki yaşımızda başladık. Öyle taşımalı eğitim falan bilmeyiz. İyi ki de yoktu taşımalı eğitim.
Bir defa ilçeden gelirken taşımalı eğitim aracına bindim. Ücretimi de ödedim. Burada bile birçok hata var. Önce öğrenci dışında kimse alınmaması gerekirken beni araca aldı. Haydi diyelim iyilik yapmaya çalıştı. Ama bunun sakıncası çoktur. Ben bir eğitimciydim öğrencilere örnek davranış sergilerim. Ama çok değişik amaçlı binenlerin de olması kuvvetle muhtemel. Zaten ben ortamı görmek maksadıyla bindim. İyi ki de bindim taşımalı aracına. Çok acı şeyler gördüm.
Henüz buluğa eren erkek ve kız öğrenciler gençliğin verdiği psikoloji ile birbirlerine kur yapıyorlar. Şoför hiçbir hareketi ile çocuklara örnek olacak durumda değildi. Havalı, elindeki sigarayı yarı buçuk içtikten sonra yere atıp bindi minibüse; “Tamam mıyız?” diye seslendi, sonra açtı ne idiğü belirsiz, kuyruğuna basılmış kedi gibi bağıran "müzik" demeye dilim varmayan gürültüyü. Sanat değil, estetik değil; sadece gürültü yumağı ile paldır küldür yola düştük.
Okulda gençlerimize ne kadar tesir edip onları geleceğe hazırladık bu ayrı konu. Ama mükemmel bir eğitim de versek taşımacılık ortamında heba olup gidiyor. Şoförle kaçan çocuk gelinler, sınıf arkadaşıyla eğitimini terk edip sokaklara düşen çocuklara az da olsa rastlanıyor.
Bu olumsuzluğun ucu açık ve her zaman olumsuzluklar doğurabilir. Bizim dönemimizde taşımacılık yoktu ama biz şehirlere bir büyüğümüzün nezaretinde taşınırdık. O zaman da olumsuzluklar yok muydu? Vardı elbet ama çocuklarımızın bugün maruz kaldıkları olumsuzluk kadar değildi. Her şeyden önce biz, el bebek gül bebek büyümedik.
Ayağa kalkıp yürümeye başladığımız andan itibaren sorumluluk yüklenirdi bizim kuşağa. Yirmi yaşına geldiği hâlde çocuk muamelesi görenlerden değildik. Hatta lise son sınıflarda yuva kurup çocuk sahibi olanlarımız vardı. Bırakın üniversite mezunu olup iş bulma çağını beklemeyi.
Okumak için kendi ilinin dışında bir yerde okumak zorunda kalırsan kendi memleketinden arkadaş ararsın. Kendi ilinin kamyonlarını görürsen onu gözden kayboluncaya kadar göz ucuyla takip edersin. Çorum’da okudum bu nedenle çimento veya kiremit almaya gelen 66 plakaları görünce sıla hasreti çeker çocukça ağlardım gizlice.
Bizim kuşak manuel telefonları bilirdi. Okulda, bazen telefonu gelen arkadaşları anons ederler ve öyle irtibat sağlanırdı iki üç ayda bir. Ama beni telefonla arayan kimse olmadı. Arayacak kimsem yoktu da ondan. Bir de PTT ile paraları gelenler olurdu. Haber kâğıtları panoya asılırdı. O panoda da adımı göremediğimi hiç unutamam. O zaman mektuplaşma en önemli haberleşme aracıydı. “ Oğlum bizi soracak olursa” diye başlayıp "Kestane kebap yemesi sevap acele cevap" diye biten mektuplarımız gelirdi. İdare mutlaka açar okur, sonra da bize verirdi. Yanlış bir şey varsa sorgulanırdık. Gerçi benim öyle fazla mektubum da gelmezdi. Orta son ile ilgili bir hatıramı da kısaca anlatıp bu dizi yazıya lise ve üniversite dönemlerine ileride geçmek üzere ara verelim.
Köyümüzde bir tane Magius veya Ford kamyon vardı. Rahmetli Temel Dayı dediğimiz bir komşumuz kamyonu ile gelir, Çorum’dan çimento veya kiremit götürürdü. Yaz tatiline denk gelen bir dönemde Çorum’a gelmişti. Haberimiz oldu. Bizi de kamyonun üstünde Yozgat’a, oradan köyümüze ücretsiz götürebileceğini söyledi.
Kalender bir insandı. Bizim için bu durum bulunmaz bir nimetti. "Tamam" dedik ve eşyalarımızı alıp bindik çimento yüklü kamyonun üstüne. Aman Allah’ım, çimento fabrikadan yeni çıkmış. Sıcak değil ateş püskürüyor. Oturmayı bırak ayakta duramıyoruz.
Üstte yaz güneşinin sıcağı, altta çimentonun ateşi derken otur kalk yaparak, bazen de kamyonun öndeki tereğine oturup sıkıca tutunarak yedi sekiz saatte köyümüze geldik. Tabii yollar tek şerit ve stabilize, çakıl ve kum dökülmüş toprak yol yani asfalt o günlerde buralarda yoktu. O günkü yol şartlarına göre her tepede ve engelde kıvrım kıvrım olan yol Çorum’dan Yozgat’a oradan köyümüz Aşağı Sarıkaya’ya 200 km. idi zannederim. Böylece ortaokuldan liseye adım atarak yolumuza devam ettik elhamdülillah.
***
Not: Dizi yazımıza bir süre ara verelim müsaadenizle.
***
