Müminlerce beklenendin. Geldin ve her tarafı kendi boyana boyadın. Sultandın, ocaklarımızı şereflendirdin. Koşup giden durmak bilmeyen hayata, “Bir dakika!” dedin. Fabrika ayarlarımıza dönmemizi sağladın. Yeniden diriliş muştusu muştuladın. Misafirdin, “Misafir yolda gerek” dedin ve sevinç yumağı bayramı bırakıp gittin. Mazlum coğrafyanın üzerine kâbus gibi çöken Siyonist zalimlerin bıraktığı kan ve barut kokusu arasında buruk sevincimiz ile birlikte yola koyuldun. Elveda Ya Şehr-i Ramazan! Elveda!..
Savm (oruç) ile yemeden, içmeden, şehvetten, kötülük etmekten, haramdan, boş lakırdıdan kendimizi tuttuk. “Tut oruç beni” dedik. Kalkan oldun bize. Teravih ile rahat ve huzura kavuştuk. Coşkuyla salatı ümmiyeler söyledik. Çoluk çocuk, yaşlı genç Kutlu Peygambere saygımızla hep birlikte Buhurîzade Mustafa Itrî Efendi’nin bestesini salıverdik semalara. Şanlı Nebî konuk oldu dillerimize, gönüllerimize. Tekbirler, tehliller, salavatlar ile camilerimizi, sokaklarımızı, evlerimizi doldurduk.
Sahur ile bereketlendik. Sükûtun sesini dinledik. Dilsiz, harfsiz ve kelimesiz konuşmadır sessizlik. Sessizliği bozan mânilerimiz ama anlamlı manilerimiz pencerelerimizden sofralarımıza sızdı. Harikü’l âde (Alışılmışın aksine) bir sahnedir bu. Eli öpülesi anneler, nineler, sevgili eşler çoktan sofrayı kurmuş, “Beni de sahura kaldırın n'olur!” diyen oğulların/kızların, torunların başında, “Haydi sahura!” diye seslenmeye başlamışlar bile.
İftarla fıtratımıza (yaratılışımıza) döndük. “Allah'ım senin rızan (hoşnutluğun) için oruç tuttum ve sana iman ettim, sana sığındım, verdiğin rızık (nimet) ile orucumu açtım. Önceden ve sonradan yaptığım günahlarımı bağışla. (Sağlık ve afiyette olursam) yarınki oruca da niyet ettim.“ diyerek eller semaya, gönüller Yaradan’a yöneldi. Bir yudum su, bir adet hurma ve artık Allah neyi kısmet ettiyse başladık kifaf-ı nefs etmeye (nefsimizin ihtiyaçlarını gidermeye) Fitre ile de yaratılışımızın ve sağ oluşumuzun şükrünü eda ettik.
Davetler ettik, davetlere gittik. Paylaşmayı öğrendik seninle. Pişen çorbamızı, çöreğimizi, böreğimizi paylaştık. Mazlum ve mağdur coğrafyaları da hatırımızdan çıkarmadık. Hayır kurumları (STK) aracılığıyla gönül coğrafyamızı asla unutmadık. Sokaklar, okullar, yurtlar, karakollar, askeri birlikler, memurlar, emekçiler, “Allahü Ekber” sedasıyla birlikte aynı duada buluştular.
Mukabeleler camilerimizi, evlerimizi süsledi. Kutsal kitabımızın muştusu semalara yükseldi. Koltuklarının altına sıkıştırdıkları, bağırlarına bastıkları mübarek kitabımız Kur’an’ı alan camilere, mukabele okunan evlere koştu. Hafızlarımız güzel sesleriyle âdeta coşturdu hepimizi. Onuncu yılını bulan Kur’an’ı Güzel Okuma Yarışmaları, iftar sohbetleri, sahur sohbetleri evlerimize konuk oldu. İslam Medeniyeti’nin incelikleri Grana’dan bizlere ulaştı. Yardımlaşma, paylaşma, ziyaretleşme yeniden önceliklerimiz arasına girdi.
Zamanı, kendi mecrasına sokmak isteyen oruç; bizi fabrika ayarlarına döndürmek için her güzelliği sundu. Tabii fabrika ayarlarına dönemeyen acınacaklara da rastlamadık değil. Ama bu bir nasip işidir. Bu nedenle “Nasibin varsa gelir yekten, Yemen’den, nasibin yoksa ne gelir elden.” denilmiştir. El-Hadi olan Allah’ım hepimize hidayet ver ve hidayet üzere kalmayı nasip et.
Zekât ile malımızı temizledik senin gelmenle Ey Şehr-i Ramazan! Namaz ve oruç gibi zekâtın zenginler için farz olduğunu söyledi sarıklı hocalarımız, ilim ve irfan sahibi büyüklerimiz. Arındık bizler zekâtla. Arınamamışsak "Vah bizim halimize! Vah ki vah!" İyileşme ümidi olmayan hastalarımız (el- mariz la yürca buruh) tutamadıkları günler sayısınca fidye verdiler garip gurebaya. İncitmeden, hissettirmeden.
Kadir Gecesi ile bir başka oldu camilerimiz. Yediden yetmiş yediye herkes koştu bin aydan daha hayırlı bu geceye. Her ne kadar günü belli olmasa da diz kırıp el açtı kulluğunu itiraf eden müminler. İnanmayanlara göre “kul” olmak yadırganabilir. Ama Allah’a kul olan hiçbir şeye kul olmaz. Allah’a kul olmayanların sayısız tanrıları olur ama farkına bile varamazlar. Kur’an indi bu gece. Hidayet kaynağımız, baş tacımız Kur’an bize gönderilmeye başlandı bu gece. Sanki Kur’an’ın nüzulünün (indirilişinin) yıl dönümünü kutlama gecesi oldu Kadir Gecemiz. “Kadir Gecemiz Kader Gecemiz” demiştim bir yazımda.
Başı rahmet, ortası mağfiret (bağışlanma), sonu cehennem azabından kurtuluş olan Ramazan-ı Şerif’in son haftalarında İtikâf ile halvet (tenhaya çekildik, yalnız kalmayı denedik) olduk. Kendimizi hapsettik. Bir cami köşesinde veya hanım kardeşlerimiz evlerinin tenhasında “içe kritik bakış” attı. Bir saat bile olsa, bir gün bile olsa, iki vakit arası da olsa sembolik itikâflarla yalnızlığı denedik. Zaten yalnız kalmayacak mıyız? Herkes ameli ile baş başa kalmayacak mı?
Arefe (tanışma ve anlama, bilişme) günü ile artık uğurlanma gününü bize tattırdın. Kabir ziyaretleri ile ölümü, hesap verme gününü hatırımızda dirilttik. Geçenlerimize rahmet duaları ile selam verdik. Bizim de aynı yolun yolcusu olacağımız yeniden tazelendi belleklerimizde. İman üzere olmak/kalmak üzere yakardığımız dualarımızla son demlerine tanık olduk Ey Şehr-i Gufran!
Ramazan Bayramı (Iydu’l Fıtr) sabahıyla beraber yeni giysilerle camilere yönelir müminler. Vaazlar, birlik beraberlik temasıyla dinlenir. Namazlar kılınır, hutbeler okunur. Sonra bayramlaşmalarla dargınlıklar son bulur. Evlerde hazırlanmış çörekler, börekler ve tatlılarla birlikte sofralar kurulur. Sonra el öpmeler, harçlıklar derken bayram ziyaretleri ve mahalle çocuklarının şeker ve harçlık toplaması ile bayramlaşma sürer gider. Ama Âlem-i İslam’ın başsızlığı, haçlı sürülerinin saldırıları altında inim inim inleyen mazlumların çığlıkları bayramımızı buruklaştırır.
Bu sefer de bizi birleştirdin ama Ümmet-i Muhammed’in birliğini göremeden aramızdan ayrıldın. Yeniden gelişinde ümmet birliğini de getirmeni özleyerek şimdilik “Elveda Ey Şehr-i Ramazan!” diyoruz.
***
