Diyanet İşleri Başkanlığımız sadece din alanında hizmet vermiyor. İslam’ın, “Allah güzeldir, güzelliği sever” (Sahih-i Müslim, Ahmed b. Hanbel, Müsned vb.) prensibinden hareketle güzel sanatlara dair eserler yayımlar ve insandaki doğuştan gelen ve bozulmamış fıtratlara hitabeden çalışmalara büyük katkı sağlar. Başta hat, mimari, musiki ve edebiyatın her alanında ciddi eserler yayınlar.
Medeniyet Âleminde Yazı ve İslam Medeniyetinde Kalem Güzeli I-II; Hafız Musikîşinaslar, Darb-ı Mesel, Safahat, Yunus, Niyazii Mısrî, Alvarlı Muhammed Lutfi, Aziz Mahmut Hüdaî, Ümmi Sinan, Şeyh Galip Divanları, Abide Kubbeler, Sanat Ahlakı, Cemalden Kemale Yolculuk (sanat Söyleşileri) gibi pek çok eser yayımlamıştır. Oturumlar, konferanslar ve söyleşiler gerçekleştirmiştir.
Türkiye Diyanet Vakfı da bu minvalde eserler yayımlamış ve topluma kazandırmıştır. Hilye-i Hakani, Halim Efendi’nin Sülüs, Nesh ve Hurufatı, Rik’a Meşk Kitabı gibi eserlerle el sanatları, rahleler ve tablolarla sanata dair hizmetlerinin de olduğu biliniyor.
Güzele ve güzelliğe sevdalı olmanın menşeinin “Elest Bezminden” kaynaklandığını belirtir büyüklerimiz. Elimde okumaya çalıştığım Fatih Çelik dostumun hediye ettiği yeni bir eser var.
Prof. Dr. Necmettin Tozlu merhumun ele aldığı ama basımını göremediği, Prof. Dr. Selçuk Coşkun’un baskısını tamamladığı eser. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları arasında yer alan bu eserin adı: Din ve Sanat. İki yüz sayfaya yakın okunması gereken bir el kitabı.
Bir alıntı ile konuya girelim dilerseniz, “Biz dünün herhangi bir kabile toplumu değiliz. Kutlu, muhteşem bir medeniyetin mirasçılarıyız. Mirasımız bilimde, felsefede, tefekkürde olduğu kadar sanatta da övgüye değerdir. Ne var ki bunu yeteri kadar bildiğimiz, tanıdığımız ve gençliğe mal ettiğimiz söylenemez. Miraslarından haberdar olmayan tüm toplumların, milletlerin kendilerini tanımaları ve kendileri olarak kalmaları mümkün değildir.” (Din ve Sanat. S.12)
Aynı kitabın bir başka yerinde, “Genellikle ülkemizde din ve sanat birbirinde çok ayrı, hatta zıt değerler olarak görülür. Çoğu sanatkâr, bunlar Batı temelli dünya görüşünü benimsemiş olanlar, dini, dini öğretiyi sanatın önündeki temel engel olarak görür. Haliyle bu engelin bertaraf edilmesi için bu zevat, sanatları dâhil bütün güçleriyle (din ile) mücadele ederler.
Haklı, haksız dini, din adamlarını suçlar, sanatımızdaki kısırlıktan, bilimdeki, ekonomideki ve sair sahalardaki tıkanıklığımızı bu dünyaya yüklerler. Böylece nerede dini bir hareket, canlanma, faaliyet görürlerse oraya yüklenirler. Gerekçesi malûm, din artık çağ dışıdır, hayatımıza karışmamalıdır. Bunu dillendirirken sadece İslam’ı kast ederler.
Papa, kıtalar dolaşır, Yahudi devletini dini temeller üzerine yükseltir, Hintli ineğe tapar ama onlara dil uzatmazlar. Onların çağdışılığından asla söz etmezler. Çünkü hedefte olan ve çağdışı addedilen sadece İslam’dır!” (Din ve Sanat. S.12) diyerek yazarımız taklitçi, manevi değerlere yabancı, sanat adı altında teşhirciliğe, ahlaki çürümüşlüğe soyunan sözde sanatçıları eleştirir.
Batı elle tutulup gözle görüleni sanatına yansıtırken insanı ve tabiatı putlaştırır. Sanatında hep bu yolu takip eder. Dolayısıyla Batı sanatının her alanında putperestlik öne çıkar. Yunan mitolojisi, Olimpus masalları, Zeus ve Apollon yorumları hep bu çizgide seyreder. İslam ise sanatı yukarıda da ifade ettiğimiz gibi asıl her şeyin Sanii (yaracısı) olan Allah’a yöneliş olarak kabul eder.
Sanatla Sanatkâra (her şeyi yaratan Allah’a) ulaşmayı hedefler. Bizim şiirlerimiz, hikâyelerimiz, masallarımız hep bu çizgide yürür. Mimarimiz de öyledir. Batının heykelciliği ve tuvali bizde hat sanatında, mezar taşlarında ve mermer işlemeciliğinde kendini göstermiştir. Tarihi camilerimizin mihrap, minber, kürsü süslemeleri ve derin manalar içeren ayet ve hadisleri fani âlemden baki âleme geçişimizi sağlar.
Taşlar üzerinde peynir dilimine kazırcasına çizilmiş motifler insanı büyüler. Son iki yüz yıldan bu yana sanatımızda Batı perspektifi bizi taklit bataklığına saplamıştır. Sanat, toplumların inancını yansıtan etkili bir alandır. Sanatkâr da toplumunun inancını eserlerine yansıtır. Sanatçı kendini topluma adayan kimsedir.
Daha önce bir yazımda da belirttiğim gibi sanatçı toplumdan zengin olmaz, toplumu sanatıyla zenginleştirir. Sanatçı kendini topluma adayandır. Toplumun kendisine adanmasını isteyen değildir. Şimdi artık sanatçı kime denir siz karar verin.
Din ve Sanat isimli eserin okunmasını önererek yazıma burada son vermek isterim müsaadenizle.
***
