Ortaokul Dönemi
Bizim kuşak için ortaokul dönemi artık köyden şehre gitmenin ilk adımı demekti. Çünkü o zamanlarda köylerde ortaokul henüz yoktu. Kimisi küçük bir şehre sığınır kimisi biraz daha büyük şehre yol alır kimisi de ev kiralar, ucuzundan bir gecekondu. Veya varsa bir akrabasının yanına sığınırdı. Kimisi de devlet parasız yatılıyı kazanır ve onu devlet okuturdu. Tabii o dönemde bu şansa herkes sahip değildi. Bu nimete ulaşanların isimleri, sadece kendi köyünde değil, çevre köylerde bile dilden dile dolaşırdı.
Bizim kuşak sınava girip yatılı okulu kazanmışsa kaydolurken iki kefil istenirdi. Okumazsa harcanan para faizi ile alınırdı. Bu nedenle ödenmeme riskine karşı kefil istenirdi.
Okuyup mezun olunca da her sene için bir buçuk katı sürelik mecburi hizmet zorunluluğu vardı. Bu şartlar nedeniyle de kefil bulmak zordu. Benim için de amcalarım, “Büyüğü okudu da ne oldu ki bu okursa ne olacak?” diyerek kefil olmamışlardı. Çünkü ağabeyimi babam okutmuş ama o kendi alanıyla ilgili işte çalışmamış, başka alanlara yönelmişti.
Amcalarım, bu konuda kötü örneği karşıma koymuşlardı. Ama onlar da kendilerine göre haklıydı. Nereden bileceklerdi benim başarılı bir öğrenci olacağımı. Zaten birkaç parça tarlaları vardı. O da ellerinden devlet tarafından alınır korkusu taşıyorlardı. Onlara da hak vermek gerekir.
Bizim kuşaktan devlet parasız yatılıda okuyanlara yılda bir takım elbise, ayakkabı, pardösü ve kitapları verilir, iaşe ve ibate temin edilirdi. O günlerde böyle imkâna sahip olanın başına devlet kuşu konmuş demekti. Böyle bir imkânı bize sağladığı için devletimiz var olsun. Yoksa benim durumda olan pek çok köylü çocuğunun okuması mümkün değildi. Ufak tefek harçlık herkesin ulaşabileceği bir nimet olmadığı için biraz çevreyi tanıyınca kimimiz hafta sonlarında amelelik yapar kimimiz yöreye ait işlere gider el harçlığı temin ederdi.
Bendeniz otel kâtipliği, tuğla fabrikalarında kurumuş tuğlaları ocağa taşıma gibi hamallık yaparak harçlığımı temin ederdim. Teneffüste bir simit, yanında da bir soğuk gazoz alabilmek ve arada sırada da sinemaya gitmek için.
Bizim kuşak, evde hazır kahvaltı gören şanslılardan değildi. Beslenme çantamız ve suluğumuz da yoktu. Musluklardan temiz su akar, biz de avucumuzu açıp suyumuzu öyle içerdik. Okumak için ev kiralayanların sıkıntıları daha başkaydı. Üç dört arkadaş bir araya gelip bir gece kondu kiralar
Yanlarında yaşlı bir teyze olursa ne âlâ yoksa üst sınıftakilerin liderliğinde görev taksimi yaparak barınma sağlanırdı. Kışlık yiyecekler köylerde hazırlanır, şehre gidecekler bir kamyona veya uzun burunlu Mercedes otobüslere yüklenirdi. Bulguru, salçası, tuzu, yağı, ekmeği velhasıl her şey köyden hazır giderdi. Çünkü marketlerin o zaman adı bilinmez, bakkallardan da her zaman alışveriş yapabilecek paramız olmazdı.
Evde, yemek pişirmekten anlayan öğrenci yemek yapar, diğeri bulaşıkları yıkar, bir diğeri de temizlik işlerine bakardı. Velhasıl hayatın en önemli yönü, birlikte yaşama, ev idaresi, paylaşma ve kendi kendine yetmenin eğitimi de uygulamalı alınmış olurdu. Tanıdıklarının yanında kalanlar ise kaldıkları evin kuralına uymak zorundaydılar. Bunun da iyi ve zor yönleri vardır. Yaşayanlar çok iyi bilir.
Bizim kuşak zamanında okullarda disiplin son derece önemliydi. Bin dokuz yüz yetmişli yıllardan önce kullanılan şapka bu tarihten itibaren zorunlu olmaktan çıkarıldı. İyi ki de öyle oldu. Çünkü o da bir curcunaydı. Temiz giyinmek, traşlı olmak, ayakkabılar boyalı olmak zorundaydı. Tırnaklar kontrol edilir, saçlara dikkat edilirdi. Sabah okul bahçesinde içtima (toplantı) olur, öğrenciler içeri kontrolle alınırdı. Sınıflar kalabalık, dersler yoğundu.
Pazartesiden başlayıp cumartesi öğleye kadar eğitim kesintisiz devam ederdi. Normal ortaokullarda okutulan Türkçe, Matematik, Güzel Yazı, Fen ve Sosyal derslerinin dışında İmam-Hatip Ortaokullarında Kur’an-ı Kerim, Arapça, Siyer-i Nebi, Akait, Din Dersi, Hadis Usulü, Tefsir Usulü, Fıkıh Usulü, Kelam, Türkçe Hitabet gibi yirmi yedi ders çeşidi vardı.
Kısacası meslek dersleri dört senenin sonunda elli altı kredi iken sosyal ve kültürel dersler yetmiş iki kredi idi. (Dr. Mustafa Öcal, 100. Yılında İmam-Hatip Liseleri, s.115/116) Türkçe ve Kur’an-ı Kerim baraj dersiydi. Bu iki alandan geçerli not alınamazsa diğer alanlar ne olursa olsun sınıfta kalmak kaçınılmazdı. Sınıf tekrarının sınırı yoktu. İki sene üç sene tekrar olabilirdi. Bu nedenle iki senede bir sınıf geçenlere 'çift dikişli' kavramı tabir edilirdi.
Bizim kuşak, tüm bu zorlukları kendi becerisi ve öz güveni ile aştı. Öğretmenler sınıflarına hâkimdi. Sınıfa girerken ve dersin sonunda çıkarken ayağa kalkılır; hürmetle karşılanıp saygıyla yolcu edilirdi. Düzenli giyinilir ve örnek olmaya gayret ederdi. Kadın öğretmenler uzun etek giyer, örnek bir hanımefendi gibi davranırlardı. Erkekler takım elbiseli ve kravatlı olurdu. Öğretmen Bey denirdi. Evet, bu belki fazlaca resmi idi ama günümüzdeki maalesef çoğu öğretmenin durumuna baktığımızda bu günleri özlediğimizi itiraf edelim.
***
