İlkokul Dönemi
Bizim kuşak, önceki yazılarımda da belirttiğim gibi ilkokulu beş yıl okudu. Kara tahta, tebeşir, kara önlük, beyaz yaka, siperli siyah şapka, bezden veya lokum sandığından çevrilip menteşesi ve tutacak kulpu eski kayıştan (deriden) yapılmış çantalarımız okul gereçlerimizdi. Eskisi, bir sonraki kardeşe veya komşuya verilir böylece aile bütçesine yük olmamaya gayret gösterilirdi.
Bazen iki sınıf bir arada okurduk. Öğretmen yokluğu buna mecbur bırakırdı. Defterlerimizi çok iktisatlı kullanmak zorundaydık. Bazen yeni defter almak yerine, yazarak bitirdiğimiz defterleri silip yeni defter gibi yazmaya başlardık.
Silgimiz, bazen ilaç şişelerinin ağzından çıkan lastik kapaklardı. Tabii tam silmez çoğu zaman da karalardı. Bazılarımız normal silgi ile ortaokul yıllarında tanıştı. Şanslı tarafımız civar köylerden önce bizim köye ilkokul açılmasıydı. Komşu köylerden olan bazı öğrenciler akrabalarının yanında kalarak bizim köyde okudular.
Dersleri aktif metotla işlediğimiz de olurdu. Öğretmen, ertesi gün işleyeceğimiz konuları önceden belirler ve "Yarın burayı siz anlatacaksınız" der, biz de hazırlanır anlatırdık. Tahta önünde ders anlatma cesaretini öğretmenlerimiz bize kazandırırdı. Ayrıca gruplar halinde geceleri ders çalışırdık. Problem çözer sınavlara hazırlanırdık. Yer sofrası tahtasının etrafında yuvarlak masa toplantısı gibi otururduk. Ortada bazen fitilli idare lambası, durumu iyi olanların da beş numara fanuslu lambasıyla ısınmak için ders çalışırdık. Tabii burun deliklerimiz simsiyah kurum bağlardı.
Evlerimizde ve okulda ısınmak için tezek yakardık. Çünkü bölgemizde orman yoktu ki yakacak istihkakı olsun. Geceleri ay ışığı, bizim doğal lambamızdı. Çünkü köyümüze elektrikle aydınlanma ortaokul döneminde geldi.
Bizim kuşak ezber metodunu da iyi bilirdi. Ancak bu, anlamadan ezbercilik değildi. Şiir ezberlemek bunlardan biriydi. Okuduğu metnin özetini sunma, ana fikrini tespit gibi çok yönlü faaliyetlerimiz olurdu.
Çarpım cetvelini ezbere bilmek hepimiz için zorunluydu. Ders dışı kitaplar da okurduk. Hatırladığım kitaplardan birisi de Pinokyo idi; yalan söyleyince burnu uzayan masal kahramanı. Dede Korkut Masalı, La Fontaine Masalları, Bremen Mızıkacıları, Uzun Mehmet gibi edebi türler de okuyorduk. Yazları Tommiks, Teksas macera kitapları okurduk. Bununla birlikte Kemalettin Tuğcu'nun tarihi hikâyelerini de okurduk.
Fatih’in Feneri unutamadığım tarihi romanıydı. Ayrıca piyes de sahnelerdik. Okul sıralarını sahne platformu hâline dönüştürür, pencere perdelerini de tiyatro sahnesinin perdesi yapardık. Piyesin ismini hatırlamıyorum ama ben Orhan rolünü oynamıştım.
Coğrafya derslerimizi harita üzerinde işlerdik. Türkiye haritası geldiğinde Ege Denizi’ndeki adalara bakar hep hayıflanırdım, "Yahu adamlar burnumuzun dibindeki adaları bile bizden almışlar" derdim. Hatta o dönem haritalarda sınır çizgisi kullanılırdı. Bizim batı sınırımızdaki illerin hemen bitişiğinden çekilmiş görünürdü. O da bana çok ağır gelirdi. Hâlbuki Ege Denizi uluslararası denizdir. Bugün Yunanistan ile aramızdaki sorunlar önceki dönemde yapılan hataların bugüne yansımasıdır zannediyorum.
Bizim kuşak, ilkokul, ortaokul ve liseyi cumartesi günleri öğleye kadar ders görerek okudu. İlkokul dönemlerimizde öğretmenlerimizi dersten sonra nerede görürsek görelim hemen 'hazır ol'a geçip gözümüzle onu takip eder uzaklaşıncaya kadar kıpırdamadan dururduk.
Öğretmenimizle karşılaştığımızda başımızı öne eğerek selam verirdik. Bahar gelince tüm okul, yakın köylere yaya veya at arabalarıyla gider, onlar da belirlenen yerlere gelir ve yanımızda getirdiğimiz yiyecekleri ortaya koyup yerdik. Böylece yakın köylerden arkadaşlar edinir, oyunlar oynayıp köylerimize geri dönerdik.
Yemeklerimiz yine doğal ve lezzetliydi. Yoğurt üzerine pekmez döker ona “hakıbeyni” derdik yöresel olarak. Ekşi mayalı çöreklerimiz, tulum peynirlerimiz, çalmamız, balımız hepsi katkısız ve doğaldı. O dönemde insanlar, arıya şeker yedirmeyi, mısırdan bal yapmayı, suni bal yapmayı bilmeyecek kadar saf ve temizdi.
Bizim kuşağın bit ve pire gibi haşeratlarla başı dertteydi. Bu nedenle saçlarımız sıfıra vurulurdu. Hatırladığım kadarıyla zona diye çok kötü kokan bir ilaç vardı. Bunu biraz su ile karıştırınca ayran rengini alırdı. Bu ilaç her evde bulunurdu. Okul derslerimizde tarımda kullandığımız araç gereçlerin biblolarını yapardık. Bu bize el yatkınlığı ve ustalık kazandırırdı.
Bizim kuşak, ilkokula Altmış İhtilali’nin akabinde başladı. Bu nedenle ihtilalin sloganlarının muhtevi broşürleri okulumuzun duvarlarına asılırdı. İhtilal Komite Konseyi'ne övgüler dizilirdi, merhum Menderes ve hükümeti her türlü hakarete muhatap olurdu. O nedenle bizim kuşağın estirilen baskılar nedeniyle medeni cesareti fazla yoktur. Büyüklerimiz, “Önden gitme iterler, arkada kalma teperler, ortada ol” şeklinde öğüt verirlerdi. Jandarma baskısı da o günlerde çok şiddetliydi.
Sizleri fazla sıkmamak adına dizi yazıya biraz ara verelim, müsaadenizle…
***
