(Okul Öncesi ve Okula Başlama Dönemi)
Bizim kuşak köy odalarını gördü. Özellikle kışın çok işlevsel olan köy odalarında büyüdü. Odanın en alt kısmında oturur, su isteyene su verirdi. Teneke sobaya kesmik (samanının iri ve kalın olan kök kısmı) doldururdu. Ayva yaprağı çayını demlemek için çaydanlığa konacak suyu cazibeyle akan çeşmeden getirirdi. Abdest alacak çok yaşlı amcaların abdest suyunu dökerdi. Bu arada oturup kalkmayı, hizmet etme adabını öğrenirdi.
Büyüklerden okuma yazma bilenler, Leyla ile Mecnun, Ferhat İle Şirin, Yusuf ile Züleyha, Battal Gazi, Hz. Ali ve Kesikbaş hikâye ve masallarını ya kitaptan veya irticalen (ezbere) okur ve acıklı yerlerde de ah vah ederek, ağlayarak dinleyenler olurdu.
Bizim kuşak, kış geldiğinde kartopu oynamayı ihmal etmezdi. Bazen şımarıklık yapan arkadaşlar, kartopunu buzlandırır ve arkadaşına atarak biraz canını yakar ve aralarında itiş kakış kavgalar başlardı. Kayak yapmak, leğenler içine oturarak yüksek yerlerden kaymak da önemli eğlencelerimizdendi. Doğru dürüst ayakkabımız olmazdı. Kara lastikten ibaret ayakkabılarımız çoğu zaman delik veya yırtık olurdu, ayaklarımız bu nedenle ıslanır ve donardı. Ama olsun, yine de mutluyduk. Seksen yüz metrekarelik beton yığınlarında mahkûm değildik.
Bizim kuşak, mutlaka kedi, köpek ve güvercinlere sahipti. Hatta tavşanlarımız da olurdu. O zamanlar, ortada dolaşan köpek ve kedi olmazdı. Herkes bir köpek ve birkaç kediye sahiplik ederdi. İneklerimiz ve onların yavruları, eşeklerimiz ve onların yavruları, atlarımız ve onların tayları hayatımızın birer parçasıydı. Yani hayatımız çok doğaldı. Baharda türlü göçmen kuşlar gelir ve çeşitli namelerle hayata renk katardı. Leylekler her yıl kondukları yuvalarına konardı. Her köyün en az bir leylek ailesi vardı. Kâbe’ye gidip geldikleri sanılır ve onlara “Hacıbaba” derdik. “Hacıbaba selam ver!” diye bağırırdık. O da laklak sesi çıkarır ve biz de selamımızı aldığına inanırdık. Yani onlar da hayatımızın bir parçasıydı.
Bizim kuşak, bahar geldi mi çiğdem ve pırçalık kazmak, bağlarda, bahçelerde hasat edilirken yerinde kalmış soğan ve patatesi toplamak, dallarında kalmış iğde ve kuşburnunu toplamak ve yemek çok zevkli olurdu. Bir de koyunların ve keçilerin yavruladığı bahar mevsiminde çobanların arkasında dolaşıp onlardan aldığımız yavruları sahiplerine getirmek ve müjdemize karşılık verilen yumurta ödülünü arkadaşlarımızla afiyetle yemek önemli lüksümüzdü.
Bizim Kuşak, biraz eli iş tutacak çağa geldiğinde bahar, yaz ve güz dönemlerinde tarlada, bağda bahçede çalışan babalarımıza, ağabeylerimize azık taşırdı. Annelerimiz, ablalarımız sofra bezini belimize bağlar elimizde yemek ve su testisi ile bağa, bahçeye veya tarlaya bazen yaya bazen da eşekle götürürdük. Yani herkes aileye gücü oranında yardımcı olurdu.
Herkes işe yarardı, kimse işsiz kalmazdı. Akşamları da tavukları, hindileri, kaz ve ördekleri kümeslerine sokma işi de verilirdi. Sığır sürmek, sığır veya koyun sürüsünü karşılayıp sağ salim ahıra veya ağıla sürmek de görev olarak küçüklükten itibaren verilirdi.
Bizim kuşak yedi yaşında ilkokula başlardı. Beş sene okurdu. Bazen iki-üç sınıf, tek sınıfta tek öğretmen nezaretinde eğitim alırdı. Güzün başlayan eğitim, yaz aylarının başında biterdi. Okul açılırken sanırım Osmanlı ecdadımızdan kalan bir geleneğin sürdürülmesi anlamında “öğrencilerin eğitime başlama alayı” denilecek uygulama ile okula başlardı.
Son sınıftaki bir öğrenci elinde ders zili ile ev ev dolaşır; “Okul açıldı!” diye bağırarak arkasına takılan öğrencilerle tıpkı trencilik oynar gibi okula başlanırdı. Okula gelmeyen veya kaydı olmayan öğrenciler zorla getirilirdi. Ancak bizim kuşağın kızlarının çoğu okula gitmezdi.
Cumhuriyetle birlikte başlayan karma eğitime karşı olan büyüklerimiz, kızları okula göndermezlerdi. Ancak alternatif de geliştiremediklerinden kız çocuklarının çoğu okuma-yazma bilmeden hayat sürdüler. Ancak eşlerine ve ailelerine bağlı, irfan ehliydiler. Tevazu ve edep abidesi hatunlardı.
Bizim kuşak, siyah önlük ve beyaz yakalı okul kıyafetiyle ilkokul okudu. Büyükten küçüğe bırakılan kıyafetlerle kim bilir kaç kişi büyüdü? O kıyafetler dile gelse de söylese… Kitaplar da öyle; nesilden nesle bırakılarak devam ederdi. Çeşit çeşit kalemlerimiz yoktu. Altı renkli kuru kalemler herkeste olmazdı. Sınıfta birkaç kişide bulunur, ondan faydalanmak için kalemi olan arkadaşımızdan yalvar yakar alabilirdik.
Öğretmenlerimiz kitap ve defterleri gazete kâğıdı, çimento torbası kâğıdı ile bile olsa kaplamamızı isterdi. Bunu yapmak zorundaydık. Tükenmez kalem falan bilmezdik. Ancak hokkamız ve divitimiz mutlaka olurdu. Çünkü güzel yazı dersimiz vardı ve bu derse ayrı bir önem verilirdi. Bu nedenle ben bu dersi çok severdim. El yazım bu sebepten güzeldir.
(Devam edecek…)
***
Editör: Deniz İmre
