İslam medeniyetinin en önemli değerlerinden biridir komşuluk. Konuyla ilgili o kadar çok birikime sahibiz ki saymakla bitmez:
“Cebrail bana komşuyu o kadar çok tavsiye etti ki komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.” (Hadis/Sahih-i Tirmizi)
”Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” (Hadis)
“Komşuda pişer bize de düşer.” (Atasözü)
"Komşu komşunun külüne muhtaçtır." (Atasözü)
“Ev alma komşu al” (Atasözü) Gibi değerlendirmeler bize komşuluğun önemini vurguluyor.
Kaybolmayan ama epeyce zedelenen değerlerimizden birisi de komşuluk ilişkileridir. Köylerde zayıflasa da komşuluk devam ediyor. Şehirlerde bu, neredeyse yok olmakla yüz yüze. Hastalığından, sıkıntılarından haberdar olmadığımız/olamadığımız kimselerle altlı üstlü oturuyoruz apartmanlarda. Apartman sakinleri toplantıları, aslında komşuluk bağlarını güçlendirmek için birer fırsattır ama o da aidatlar, yönetim, ihtiyaçlar arasında kaynayıp gidiyor. Komşuluğun zayıflaması veya tükenmesi sosyal bir varlık olan insanı tüketen bir durumdur.
Yazlıklara taşındı insanlar. Dağ başlarında ıssız yerlerde yaşamaya başladı bazılarımız. Buralarda komşuluk imkânsız hâle geldi. Bir de kale duvarı gibi duvarın arkasında, “Dikkat köpek var!” uyarıları arasında kim kimdir bilen eden yok. Hele bir de yalnız yaşayan birisiyseniz âni gelen ölümünüze üç gün sonra ulaşılabiliyor.
Tabutunuzun ucundan tutacak dört kişi bulmanız da zorlaşıyor doğal olarak. Evet, zaman doğal olarak hayatımızda köklü değişikliklere sebep olur. Onu iyi yönetmeyi bilmezsek bir ahtapot gibi bizi sarar sarmalar ve özgürlüğümüze ipotek koyar. Çevremize bakmamızı engeller ve sılai rahim yapmamızı fazladan işler gibi kulağımıza fısıldar. Buna yenilenler komşu ve dost gereken günlerde yalnız kalırlar.
Ben köyde büyüdüm. Gençliğim ve çocukluğum köyde geçti. Özellikle çocukluk günlerimde dolunayın ışığı altında büyüklerimizle komşularımıza yaptığımız ziyaretler, oturmalar unutulacak gibi değildir. Kış günlerinde tek odada yanan sobanın etrafında, yöresel yiyecekler, şemşamer (Ayçiçeği/Gündöndü), kavurga, patlamış veya haşlanmış mısır, pekmezle yapılmış un helvası vesaire ikramlarıyla unutulmaz sohbetler edilirdi. Bu gelenek toplumda daha fazla kaynaşmaya ve dostluklara sebep olurdu. Köylerimizde nispeten komşuluk devam etmektedir. Bu değerlerimiz her yerde yaşamalı/yaşatmalıyız. Şehirlerde de yaşasak köylerimizle komşularımızla ilişkilerimizi diri tutmalıyız. Çünkü biz insanız ve birbirimize ihtiyacımız var. Güçlü iken bu bağları koparanlar zor günlerinde çevresinde kimseyi bulamazlar. Bu yapılan iyiliğin karşılığını beklemek anlamına gelmez. İyilik, Allah için yapılır. Ancak insanlar da yapılan iyiliğe çoğunlukla karşılık vermeyi ister. İyilikten bilmeyenler de olabilir. Ama asla bazılarının yanlış davranışı yüzünden iyilikten uzak durmamak gerekir.
“Ya Eba Zer! Çorbanın suyunu biraz artır, komşunu da düşün.” (Hadis) der peygamberimiz. Bu nedenle komşuluğun değeri kıymetlidir. Geçenlerde bir yazı okudum. Yazıyı kıymetli dostum Balıkesir emekli İl Müftüsü Celal Sürgeç yazmıştı. Harputlu Hacı Tevfik Efendi’den bir hatırayı kaleme almıştı değerli kardeşim Celal Bey.
Bağları ile meşhur Harput’un Fırat’a bakan yakasında Hacı Tevfik Efendi’nin de bağı vardır. Yazları bağda kalır. Zayıf, fakir bir de bekçi tutarlar bağ sahipleri. Bir gece hışırtı arasında bekçinin tenekelere üzüm doldurduğunu görür. Bekçi üzüm salkımlarını hızlı hızlı tenekeye doldurmaktadır. İyi bir mürebbi, gönül adamı Hacı Tevfik Efendi; bekçinin yanına sessizce varır. Başlar üzüm salkımlarını koparıp bekçinin tenekesine koymaya. Bekçi mahcuptur ama Hacı Tevfik Efendi bekçiyi değil kendini suçlar. Ağlamaklı bir sesle, “Evladım, yazıklar olsun bize! Demek ki evlatlarının ne kadar canı istedi ki bu gece başkasının bağına gelip girdin. Bize yazıklar olsun ki nasıl olmuş da farkında olmamış ve sana üzüm göndermemişiz” deyip dövünmeye ve ağlamaya başlar. Bu ibretlik olayın detayı hocamızın sosyal medyasından takip edebilirsiniz.
İşte komşuluk bu kadar değerli ve bu kadar kıymetlidir. Ne mutlu bu güzelliği yaşayanlara ve yaşatanlara!
***
