Özgürlük, söylem olarak da anlam olarak da kulağa hoş gelen, güzellikleri ifade eden bir kelime olarak bilinse de bugünkü konumuz bu güzelliğin nasıl hastalık haline geldiğidir.
Özgürlüğün temelinde bireylerin, toplumun ve devletlerin yaşama dair tercihlerinde kendi hür iradelerini kullanma olgusu yatmaktadır. Bu, bağımsız yaşamanın olmazsa olmaz kuralıdır. Kendi iradelerini kullanamayan birey ya da toplumlar, başkalarına bağımlı yaşamaktan ve kölelikten asla kurtulamazlar.
Ancak, özgürlük anlayışının yanlış algılanmasının ve yanlış uygulanmasının toplumun birlik ve beraberliğinin, kutsal kabul ettiği birçok yapının dağılmasına ve yıkılmasına da vesile olduğu bir gerçektir.
Günümüz insanının adeta müzminleşen ve salgın bir hastalık haline gelen “Özgürlük” anlayışının, her geçen gün biraz daha müzminleşip toplumu çepeçevre sararak sırtında (mutlaka tedavi edilmesi gereken) kocaman bir “ur” olmaya devam ettiğini görmekteyiz.
“İnsan, sosyal bir varlıktır.”
Bireyin kendine karşı görev ve sorumlulukları olduğu gibi ailesine, çevresine, içinde bulunduğu topluma, milletine ve ülkesine karşı da görevleri ve sorumlulukları vardır. Bu kapsamda “Ben özgür bir bireyim, istediğim gibi yaşarım.” deme özgürlüğüne sahip değildir. Ancak alacağı kararlarda tamamen özgür, yaşama biçiminde ise toplumun genel kuralları içinde kalmak zorundadır.
En başta mensubu olduğu ailesine karşı maddi ve manevi anlamda görev ve sorumlulukları vardır. Bu görev ve sorumlulukların bilincinde olarak gereğini yapması ailede sevgi, saygı, huzur, mutluluk, yardımlaşma ve dayanışma, birlik ve beraberliğin sağlanması gibi sonuçların ortaya çıkmasını sağlar. Aksi durumda bu saydığımız güzelliklerin hemen hepsi yok olmakla kalmaz, aile hayatı tüm bireyler için işkence halini alır. Hatta birbirlerine sımsıkı bağlı olması gereken eşler bile sorumsuz özgürlük anlayışı ile ayrı düşünüp ayrı düşebilirler. Bu da ailenin parçalanması, çocukların ve tüm bireylerin mutsuzluğu demektir.
Bireylerin gerek yakın çevresi gerek iş ve arkadaş çevresi ve gerekse içerisinde bulunduğu topluma karşı yükümlülükleri vardır.
Bunlar:
Elinde bulundurduğu imkanları çevresinin yararına kullanmak.
Toplumun zararına olacak tutum ve davranışlardan kaçınmak.
Yaşamının her alanında toplumu aydınlatacak, örnek teşkil edecek ve önderlik yapacak hayat tarzı oluşturmak.
Toplumun, dolayısıyla milletin milli ve manevi duygularının güçlenmesinde, milli birlik ve beraberlik içinde ülke bütünlüğünün savunulmasında görev ve sorumluluklarının bilincinde olmak.
En başta “İnsan, sosyal bir varlıktır.” demiştik. Gerek şahsına gerekse topluma ve gerekse tüm insanlığa karşı, karşılıklı etkileşim halinde yaşar. İçinde bulunduğu toplumun dertleriyle dertlenir, üzüntüsüyle üzülür, sevinciyle sevinir, neşesiyle neşelenir. İnsan, istese de bu duyguların hiçbirinden kendisini soyutlayamaz.
Çünkü, kimine göre her insan bir rol modeldir. İnsanın konuşması-susması, oturması-kalkması, yemesi-içmesi, giyinip kuşanması, gezip tozması, kısacası her hali başkaları için birer örnek teşkil edebilir.
Bu yüzden de her insan alacağı bütün kararlarda tamamen özgür olsa da toplumda genel kabul görecek şekilde yaşamak zorundadır. Olumsuz etki yaratacak her türlü hal ve hareketten kaçınmak, olumlu etki yaratacak şekilde yaşam biçimi oluşturmak hem görevi hem de sorumluluğu gereğidir.
Birey, görev ve sorumluluklarını yerine getirme ölçüsünde toplum içinde yer edinir ve değer kazanarak bireysel mutluluğun zirvesine ulaşır. Ya da görev ve sorumluluklarını yerine getirmediği ölçüde değer kaybederek üzüntü ve utanç içinde yaşamak zorunda kalır.
Bu olgunun toplum ve millet ölçeğinde de ele alındığında her ikisi için de aynı huzur ve mutluluk kriterlerinin geçerli olduğunu görürüz.
Özetleyecek olursak; bireylerin, toplumun ve milletin mutlu olabilmesi için “sorumsuz özgürlük” anlayışını ile değil, “görev ve sorumluluklarının bilincinde olarak yaşanan bir özgürlük” anlayışını benimsemeleri ve ilke edinmeleri gerekmektedir.
***
Nevin Bahtişen
Hayat Döngüsü
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı 16 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Ebru Bozcuk
Kadim Köklerimizin Tanrıçası Umay Ana
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /4
Hamiyet Su Kopartan
Türkçemizin İncelikleri (I)
Suna Türkmen Güngör
Çağları Aşan Gönül Yolcusu / Yunus Emre
Dilek Tuna Memişoğlu
Ah Srebrenitsa
Mehmet Şahan
Paylaşmak /3
Serhan Poyraz
Yeşil Mürekkep / Osman Balcıgil
Gevher Aktaş Demirkaya
Perde Arkasındaki Söz Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü
Hakan Cucunel
Eylül Geldi
Hüseyin Uyar
Değerli Yalnızlık
Ahmet Furkan Demir
Enver Paşa
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Bir Dilek Tut
Şükrü Doruk
Dil Hassasiyeti: Sözün Yükü, Sessizliğin Hikmeti
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Deniz İmre
Küçük Bir Ülke
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar