En başta, kendimi bilmek istiyorum.
Evvelimi ve ahirimi bilmek istiyorum.
Yaşadığım çevre ve toplum içindeki haklarımı, görevlerimi ve sorumluluklarımı bilmek istiyorum.
Her insan gibi, ben de neye inanıp neye inanmayacağımı, neleri yapıp neleri yapamayacağımı, nasıl yaşayıp nasıl yaşayamayacağımı bilmek istiyorum.
İşte, böyle aklıma ve hayalime gelen ne kadar bilinmezlik var ise, hepsini bilmek istiyorum.
En başta; “kendimi bilmek” isteğimle başlarsak, bunun iki boyutu olduğunu görürüz;
Birincisi, ete kemiğe bürünmüş olan fiziki (zahirî) halimiz.
İkincisi, yaratılış, varoluş gayesine göre ruhani (batınî) halimiz.
Zahiri varlığımızı bilmek, mensubu olduğumuz aileyi, yakın çevreyi, ait olduğumuz toplumu ve doğduğumuz andan itibaren tüm bunlarla iç içe yaşadığımız hayatımızı öğrenmek demektir. Bunları öğrenmek çok zor olmasa gerek. İsteyen istediği şekilde en ince ayrıntılarına kadar öğrenebilir. Bunun için de, kişinin öğrenme isteği olması, bu yönde gerekli çaba ve gayreti göstermesi yeterlidir.
Batınî yönümüzü bilmek ise, ilmî yönden ehliyet, meziyet, kabiliyet, hâkimiyet, beceri ve istidat gerektiren uzmanlık ve liyakat sahibi olmaya bağlıdır. Bu konudaki bilinmezleri istediğimiz zaman, istediğimiz şekilde öğrenmemiz mümkün değildir. Bunun için, mutlaka ilim ehli ve konunun uzmanı olan liyakat sahibi kaynaklardan yararlanmak zorundayız.
Aslında, insanı hem zahiri hem de batınî olarak ele almadan onu tam olarak tanımış olamayız. İnsanı bütün olarak bilmek istiyorsak, her iki durumunu birlikte oluşturan inancını iyi bilmek durumundayız. Bu da, insanın inancını çok iyi ve çok doğru bilmekle mümkündür.
İşte tam da bu noktada karşımıza, olmazsa olmazımız olan uzmanlık alanları çıkmaktadır. Alanında ve konusunda uzmanlık gerektiren konuları sıradan kaynaklardan edinilen bilgilerle öğrenmiş olamayız. Mutlaka, her konuda o konu ile ilgili, tabiri caizse; “rüştünü ispatlamış” uzmanların bilgilerine itibar edilmelidir. Eğer, gerekli dikkat ve hassasiyet gösterilmeden bilgi sahibi olunmaya çalışılırsa, yanlış bilgilenmenin dışında edinilen bilgiler, akıl ve mantık ile de çakışacağından, hem kişinin zihninin sürekli bulanık olmasına, hem de belirsizliklerde dolmasına neden olacaktır.
Bu kadar açıklamadan sonra, asıl bilmek istediklerimi ele almak istiyorum.
Bilindiği üzere Allah’u Teâlâ, insanı kendisine kulluk etsinler diye yaratmış. İnsanlar verilen ömrün bu dünyadaki kısmını yaşarken Allah’u Teâlâ kendilerine bazı görev ve sorumluluklar yüklemiş. Yaratılış gayesine uygun yaşayabilen insanlara, bunun karşılığında mutlu olacakları sonsuz bir hayat vaat etmiş. Yaratılış gayesine uygun yaşayamayanlar için ise, çok çetin azapların olacağını haber vermiş.
İşte tam da bu anlamda bilmemiz gerekenlerin, ilim ehli uzman kaynaklardan dosdoğru öğrenilmesi büyük önem arz etmektedir. Çünkü ebedi azap ya da mutluluğumuz doğru veya yanlış öğreneceğimiz bilgilere bağlıdır.
Biz, görev ve sorumluluklarımızı ne kadar iyi ve doğru öğrenirsek, onları hayatımıza uygulamamız, yerine getirmemiz de o kadar doğru olacaktır. Her doğru bilgi, bizi doğru düşünmeye, doğru yaşamaya ve görevlerimizi doğru yerine getirmeye götürür ki, bu da bizi ebedi mutluluğa daha çok yaklaştırır. Yanlış bilgi ise bizi karanlığa, mutsuzluğa, azaba yaklaştırır.
Dini görev ve sorumluluklarımızı ilk öğrendiğimiz kişiler, kendi anne ve babalarımızdır. Ancak, anne babalar da, genellikle konunun uzmanlarından değil kendi anne ve babalarından öğrendiklerini bizlere aktarmaya çalışmaktadırlar. Bu da, önemli ölçüde yanlış ya da eksik bilgi anlamına gelmektedir.
Her iki dünyamızı da mamur edecek bilgileri ancak ve ancak ilim ehli uzman kaynaklardan öğrenebilirsek, doğru bilgiye ulaşmış oluruz.
Kendimizi bilmek için gerek zahiri gerekse batıni olsun, başvuracağımız kaynaklar mutlaka “ilim ehli”, konusunun uzmanı kişiler olmalıdır.
İnşa edeceğimiz ömür binasının temeli, doğru bilgilerle atılabilirse, aynı anda ebedi yaşayacağımız binanın temelini de atmış oluruz.
Bu temel üzerine kurulan binada sürdüreceğimiz ömür de, Hakk’ın rızasını gözetmek üzere olacaktır.
İşte ancak bu şekilde, her iki dünyamızı da mamur hale getirmiş oluruz.
Kısacası, kişinin ilim üzere olması, ilim ehlini ve ilmini bilmekle mümkündür.
Yunus Emre’nin de dediği gibi;
“İlim; ilim bilmektir,
İlim, kendin bilmektir!
Sen kendin bilmezsen,
Ya nice okumaktır?”
Serhan Poyraz
Kadınlar / Charles Bukowski
Nevin Bahtişen
Yazdıkça İyileşir İyileştikçe Yazar
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı /9 -Gölge Güçlerin Yükselişi
Yusuf Sarıkaya
Ahde Vefa
Dilek Tuna Memişoğlu
Bayram Hoş Bir Sadâ
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /2
Mehmet Şahan
Paylaşmak /2
Gevher Aktaş Demirkaya
Han Duvarlarında Anadolu
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Deniz İmre
Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar