“Millet” denilen içtimai yapı, fertlerin ortak değerler üzerine inşa ettikleri kültür unsurlarının tek vücut bulmuş halidir. Tarihin farklı merhalelerinde insanlar; çeşitli değerler etrafında birleşmişler, beraber yarattıkları ortak paydaları birlikteliklerinin çimentosu yapmışlardır.
Dil birliği, kültür birliği, inanç birliği, kan birliği, coğrafya birliği, ortak menfaat birliği, tarih ve kader birliği “Millet Olma” şuurunu oluşturan değerledir. Bu şuur on dokuzuncu asra kadar insan topluluklarını millet olma bilinci etrafında kaynaştırmıştır.
Millet olmak demek, kendi kaderini herhangi bir dış müdahale olmaksızın tayin etmek demektir. Bu şeref, çok az sayıda insan topluluğuna nasip olmuştur. Bu topluluktan biri de hiç şüphesiz Türklerdir. Çünkü Türkler, dillerine sahip çıkarak kalıcı eserler bırakarak çağlara âdeta meydan okumuşlardır. Kalıcı eser dememizin sebebi, millet tarafından okunmak ve tanınmak demektir. Tek başına Orhun Abideleri Türk Milleti’nin tarihî derinliğini, yüksek kültür ve medeniyet davasını ve Türkçe’sinin gücünü ispata kâfidir.
Dede Korkut Hikâyeleri, aynı şekilde o muhteşem Türkçe’siyle millî şuuru tertip ve tasdik etmeye muktedirdir. Türkülerimizdeki o müthiş anlatım; Türkçe’mizin halkın gönlündeki yerini ve kudretini, milletimizin medeniyet seviyesini ifadeye kadirdir.
Türk Milleti binlerce yıllık tarihinde zaman ve mekân sınırları içerisinde birçok kavim, ırk, dil, din ve kültür ile hemhal olmuştur. Bunun bir sonucu olarak “Türk Milleti” dediğimiz kavram ortaya çıkmıştır. Hun hükümdarı Teoman, Orta Asya’da birçok kavmi egemenliği altına alarak Hun Devleti’ni kurmuştur. Göktürkler aynı şekilde Hunların egemen oldukları mirasa ve egemenlik alanına sahip çıkmışlardır. Uygurları bu anlayışın dışında tutamayız.
Türkler, 8 ve 9. yüzyıla geldiğimiz zaman kendilerini çok farklı, daha canlı ve yepyeni bir kültür havzasının içerisinde buldular. Karahanlı ve Gazneli Devletleri ile başlayan bu süreçte Türk Milleti’nin aynı anlayış ile birçok kavme, millete ev sahipliği yaptığını ve kucak açtığını görmekteyiz. Selçuklular döneminde Horasan ve Maveraünnehir havzasından Anadolu havzasına doğru akın eden Türkler, burada da daha farklı bir durum ile karşılaşmadılar. Aynı şekilde çok kültürlü, çok inançlı ve çok uluslu millet halinde varlıklarını devam ettirdiler.
Bu tarihi mirası devralan Osmanlı Devleti Asya, Avrupa ve Afrika’ya yayılarak eski dünya karalarının tamamını kucakladı. Bu anlamda Osmanlı Devleti, tam bir cihan medeniyeti ve evrensel kültür haline geldi. Bu anlayışı çok iyi özümseyen Osmanlı yöneticileri ise bu duruma çok rahat ayak uydurmuşlardır. Devleti oluşturan milletlere, topluluklara, gruplara da bu anlayış içerisinde yaklaşmışlardır. Fakat XIX. yüzyıla yaklaşıldığı zaman ortaya çıkan yeni anlayış tarzı Osmanlı Devleti’nin millet algısına ters istikamette bir anlayış geliştirmiştir. Bu durum, Osmanlı başta olmak üzere çok kültürlü, çok inançlı ve çok uluslu devletlerin sonunu getirmiştir.
Bir millet, tarihi mirastan kopuk şekilde yaşatılamaz. Onun için milleti oluşturan tarih, kültür, din, dil gibi birliktelikler bu bilincin gelecek kuşaklara aktarılmasında çok önemlidir. Millet kavramına sadece ırki olarak bakarsak, bu kavramı çok dar bir alana sıkıştırmış oluruz. Milleti oluşturan tüm unsurları birlikte düşünmek gerekmektedir.
Aynı toprak parçası üstünde yaşayan insanların millet olması için ilk şart, ortak bir geçmişe, kader birliğine, ortak bir gelecek hedefine sahip olmaktır. Bu, en tutarlı ve geçerli görüştür. Milliyet bağı böylece maddi olmaktan çok manevi bir ilişkidir. Bu görüşü benimseyen Atatürk, milleti şöyle tanımlamaktadır: “Bir insan topluluğunun millet sayılabilmesi için zengin bir hatıra mirasına, birlikte yaşamak hususunda ortak istekte samimi olmaya, sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak bulunmasına, gelecekte gerçekleştirilecek programın aynı olmasına, birlikte sevinmiş, birlikte aynı ümitleri beslemiş olmaya" ihtiyaç vardır, işte bu ana şartları taşıyan bir insan topluluğu millet sayılır.
Tüm bu anlatılanlar ışığında milleti bir ağaca benzetmek gerekirse, ağacın gür ve güçlü bir şekilde ayakta kalabilmesi için üzerinde bulunduğu toprağa ve köklerine sımsıkı sarılması gerekmektedir. Milletler de aynı şekilde, milleti oluşturan tüm değerlere sımsıkı sarılmak zorundadır. Bu değerlerden biri ya da birkaçı kopacak olursa o milletin yok olması kaçınılmaz olacaktır.
Nevin Bahtişen
Hayat Döngüsü
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı 16 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Ebru Bozcuk
Kadim Köklerimizin Tanrıçası Umay Ana
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /4
Hamiyet Su Kopartan
Türkçemizin İncelikleri (I)
Suna Türkmen Güngör
Çağları Aşan Gönül Yolcusu / Yunus Emre
Dilek Tuna Memişoğlu
Ah Srebrenitsa
Mehmet Şahan
Paylaşmak /3
Serhan Poyraz
Yeşil Mürekkep / Osman Balcıgil
Gevher Aktaş Demirkaya
Perde Arkasındaki Söz Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü
Hakan Cucunel
Eylül Geldi
Hüseyin Uyar
Değerli Yalnızlık
Ahmet Furkan Demir
Enver Paşa
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Bir Dilek Tut
Şükrü Doruk
Dil Hassasiyeti: Sözün Yükü, Sessizliğin Hikmeti
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Deniz İmre
Küçük Bir Ülke
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar