“Sabah seni uyandıran kimse olmadığında, akşam eve geldiğinde karşılayan olmadığında ve istediğin şeyi istediğin zaman yaptığında bunun adı özgürlük mü oluyor, yalnızlık mı?”
Charles Bukowski
Sabah seni uyandıran kimse olmadığında başlıyor hikâye…
Alarm çalıyor belki baş ucunda ama o da bir insan değil ki susturması kolay. Birinin sesiyle uyanmakla, bir sesin yokluğuna uyanmak arasında ince ama derin bir fark var, hak verirsiniz ki…
İlkinde hayat başlar, ikincisindeyse sen başlatırsın.
Akşam eve döndüğünde de benzer bir sessizlik karşılıyor seni. Kapıyı açarken içeride yanan bir ışık yoksa, “Hoş geldin!” diye seslenen bir ses duyulmuyorsa içerden eğer; anahtarın kilitte çıkardığı o küçük metal sesi biraz fazla yankılanıyor. O an fark ediyorsun: Sessizlik aslında boş değil, bazen oldukça dolu.
Sonra gün geliyor.
İstediğin şeyi istediğin zaman yapabildiğin günler…
Canın isterse gece üçte bile yemek yersin, sabaha kadar delice film izlersin, kimseye de tek kuruş hesap vermezsin. Program yok, zorunluluk yok, “Neden böyle yaptın?” sorusu yok. Kulağa tam anlamıyla özgürlük gibi geliyor. Ve belki de gerçekten öyle, kim bilir.
Ama insan tuhaf bir varlık işte…
Her istediğini yapabildiğinde, bir süre sonra “Bunu biriyle paylaşsam nasıl olurdu?” diye düşünmeye başlıyor. En güzel anların bile tanığı yoksa biraz eksik kalıyor sanki; bence o yüzden…Sanki yaşadığın şeyin gerçekliği, onu anlatabildiğin kadar…
Belki de mesele özgürlük ya da yalnızlık değil. Belki mesele denge.
Kendinle baş başa kalabildiğin ama tamamen kendine mahkum olmadığın bir yer…
Kapıyı açtığında bazen sessizliğin, bazen bir sesin seni karşıladığı bir hayat…
Çünkü özgürlük güzel ama paylaşılmadığında biraz soğuk.
Yalnızlık öğretici ama uzadığında biraz ağır.
İşte böyle ikisi arasında gidip geliyoruz çoğu zaman.
Bazen “İyi ki kimse yok.” diyoruz bazen de “Ah, keşke biri olsaydı…”
Ve galiba insan olmak tam da bu:
Aynı anda hem kendi alanını korumak isteyip hem de bir başkasının varlığına ihtiyaç duymak.
Bir çelişki değil bu bence, daha çok bir denge arayışı.
Ya da…
Belki de cevap şu:
Sabah seni kimsenin uyandırmaması özgürlük,
ama akşam seni kimsenin karşılamaması biraz yalnızlık.
Sonrası…
İnsan, günün hangi tarafında daha çok kaldığını hissediyor zaten.
Ve zamanla küçük detaylar daha görünür oluyor.
Mutfakta tek kişilik kahve hazırlamak mesela… İkinci fincana uzanmayan elin yokluğunu fark ediyorsun çünkü.
Ya da izlediğin bir filmde içinden gelen “Bunu kesin ona anlatmalıyım.” hissi, sonra “onun” kim olduğunu düşünürken oluşan o kısa boşluk…
Bazen telefon rehberine bakıyorsun. Arayabileceğin onlarca isim var ama tam olarak o ânı paylaşmak istediğin kişi yok. Ya da vardır da aramanın anlamı yoktur. Çünkü bazı duygular telefona sığmaz, bazı anlar sadece aynı odada nefes alan iki insan arasında gerçek olur.
İşte o anlarda özgürlük biraz geri çekiliyor.
Yerini hafif bir eksiklik duygusu alıyor. Gürültülü değil, dramatik değil…
Daha çok arka planda çalan bir melodi gibi... Hep orada ama çoğu zaman bastırılabilen...
Yine de alışıyor insan…
Sessizliğin tonlarını ayırt etmeyi öğreniyor. Hangi sessizlik huzur, hangisi boşluk… Hangisi sadece dinlenmek, hangisi gerçekten eksilmek.
Ve belki de en önemlisi, şunu fark ediyor:
Hayat tamamen dolu olmak zorunda değil. Her ânın paylaşılması da gerekmiyor. Ama bazı anların paylaşılabilme ihtimali bile insanı ayakta tutuyor.
Belki de bu yüzden kapıyı açarken içeriye sadece kendin için değil, bir ihtimal için de giriyorsun.
Bir gün o kapı açıldığında, içeride bir ses olabileceği ihtimali için.
Çünkü insan sadece yaşamak istemiyor.
Varlığına tanık olunsun da istiyor.
Tanık yoksa hayat eksik değil belki… Ama sessizce yarım kalıyor.
***
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Yusuf Sarıkaya
Kün Fe Yekûn (Ol! Der ve Oluverir)
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi
Gevher Aktaş Demirkaya
Ekmeğin Tarihteki Yeri
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Deniz İmre
Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır
Musa Aşkın
Eğer
Sedat İlhan
Yapay Zekâm /2
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Serhan Poyraz
1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Dilek Tuna Memişoğlu
Canım Çocuklar
Mehmet Şahan
Başak ve Saman
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Nevin Bahtişen
Mutlu Yarınlar İçin
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar