Bizim çocukluk yıllarında “azzap veya azap” denilen işçiler vardı.
Bunlar, köylerde, hatta bir çok şehirde hali vakti yerinde olan ailelerin her türlü işine bakarlardı. Azaplar, çalıştıkları hanenin kendilerine ayrılan bir bölümünde aileleri ile birlikte yaşar, aileleri ile birlikte çalışırlardı.
Ücretleri günlük, haftalık veya aylık olarak değil, yıllık olarak o ailenin ürettiği ürünle ödenirdi. Ancak, azap ailesinin hiçbir ihtiyacı eksik bırakılmazdı. Aile, azaptan memnun olduğu sürece aile de onları memnun etmeye çalışırdı.
Zamanla, teknolojik gelişmelerin insana olan ihtiyacı azaltması, makineleşmiş hayatın ilerlemesi azaplık işinin de ortadan kalmasına neden oldu.
Ancak, azaplık işi bitti ama halk arasına da önemli bir miras bırakıp gitti. Günümüzde kendi ailesinin veya bir yakının işine yardım etmesi istenilen yeni nesil:
- Ben, senin azabın mıyım?
- Ben, sizin azabınız değilim!
- Az ye de kendine bir azap tut!
gibi sözlerin arkasına sığınır oldular.
Şimdilerde bir çok ailede bireyler arasında buna benzer sözler türemiş:
- Ben, hizmetçi miyim?
- Beni iyice hizmetçi yaptınız!
- Ben, sizin hizmetçiniz miyim?
- Ben, sizin hizmetçiniz değilim!
gibi söylenen sözler...
İşin birazcık derinine inecek olursak bu tür sözleri sarf edenlerin kendilerini aileden bağımsız ya da sorumsuz bireyler olarak kabullendiklerini görürüz.
Kadın olsun, erkek olsun, içinde bulundukları aile için “aidiyet duygusu” hissetmeyen bireylere yaptıkları her iş onlara angarya gibi gelmektedir.
Yine, içinde bulundukları aile için “aidiyet duygusu” hissetmeyen bireyler arasında sevgi, saygı, hoşgörü, yardımlaşma gibi insani değerlerin de oldukça zayıf olduğunu görürüz.
Bu gibi ailelerde aile içindeki bağların tamamen çürümüş veya kopmuş olduğunu söylesek asla abartmış olmayız. Bahsettiğimiz tüm bu söylemler aile içine pimi çekilerek atılmış patlamaya hazır bomba demektir.
Bu tür yaklaşımlarda ailenin, birlik ve beraberliğini de değerini de yitirdiğini görmekteyiz. Bu sanıldığı kadar basit bir konu değildir. Ailenin yok olması demek; millî, manevi ve insani değerlerin yok olması, toplumun parçalanması, millet bilincinin yara alması demektir.
Hiçbir birey kendi ailesi için hizmetçi değildir. Ancak, aileye karşı yerine getirmek zorunda olduğu maddi ve manevi sorumlulukları vardır. Bu sorumluluk asla hizmetçilik değil, tam aksine bireyin ve ailenin kendisine olan saygısını ve değerini belirleyen bir kıstastır.
Babanın veya annenin ister evde ister dışarıda ailesi için çalışmasına, azaplık ya da hizmetçilik olarak bakamayız. Yine, çalışacak durumda olan çocukların ev içinde ya da ev dışında çalışmasını azaplık veya hizmetçilik olarak göremeyiz. Çünkü, hiçbir aile bir işletme değil; hiçbir birey de işçi değildir.
Tüm bunların ortak bir adı vardır. O da aile içi dayanışma, yardımlaşma ve kucaklaşmadır. Ne zaman ki bireyler bu duygu ve düşüncelerle hareket edip, aileyi bir bütün olarak sarmalamaya çalışırlarsa hem maddi anlamda hem de manevi anlamda mutluluğa ermiş olurlar. Aksi takdirde, ortada aile diye bir müessese kalmaz. Tüm aile bireyleri mutsuz ve huzursuz olurlar.
Bu yüzden de her birey kendini ve ailesini önemseyerek maddi ve manevi sorumluluğunun, mensubiyet duygusunun gereği ne ise onu yapmanın bilincinde olmalıdır. Şu da asla unutulmamalıdır ki; kişinin değeri mensubu olduğu ailenin değeriyle doğru orantılı olarak artar veya azalır. Aile bireyleri kendi ailelerine ne kadar bağlı olurlarsa ailenin toplum nezdindeki değeri de bir o kadar artar. Bu şekilde değerli, saygı aileler oluştuğu gibi değerli ve saygın bireyler de oluşmuş olur.
“Birimiz, hepimiz (ailemiz) için; hepimiz (ailemiz), birimiz için” düsturu ile hareket edilmelidir. Tüm ailenin ve tek tek tüm bireylerin mutluluğunun buna bağlı olduğu unutulmamalıdır. Mutlu aile, mutlu bireyler demektir...
Serhan Poyraz
Kadınlar / Charles Bukowski
Nevin Bahtişen
Yazdıkça İyileşir İyileştikçe Yazar
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı /9 -Gölge Güçlerin Yükselişi
Yusuf Sarıkaya
Ahde Vefa
Dilek Tuna Memişoğlu
Bayram Hoş Bir Sadâ
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /2
Mehmet Şahan
Paylaşmak /2
Gevher Aktaş Demirkaya
Han Duvarlarında Anadolu
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Deniz İmre
Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar
Mehmet Bey yazınızı okudum. Çok yerinde tespitler. Ben de İmam-Hatip Lisesin'e gitmeden iki yıl ara vermiştim. İmkanlarımız kısıtlı, öksüz bir çocuk iken dört aylığına aileme katkı için on üç yaşımda iken köyümüzden bir çiftçiye azap durmuştum. Sizin yazınızı okuyunca o günler aklıma geldi.