1-BENLİK / EGO / NEFS
2-GURUR, 3-KİBİR
1-BENLİK / EGO / NEFS
Nefs / nefis; terim olarak insanın bedenine bağlı olumlu ve olumsuz bütün arzu ve isteklerin kaynağı olan bir mekanizmadır.
Ego; kişinin öz benliği manasına gelen Batı kaynaklı bir kavramdır. Bizim edebiyatımızda bu kavram “ene / enaniyet” olarak geçer.
Aslında “benlik” duygusu, normal şartlarda kişinin insanlık onuruna yakışan bir konumda olduğunu ifade eder. Fakat aşırı güvenmekten kaynaklanan benlik duygusunun aşırısı anormal bir renge bürünür, kişinin gerçek kişiliğinin, benliğinin ötesinde hayalî ve yapmacık bir kişiliğe dönüşür. Bu ise ciddiyet, samimiyet, dürüstlük gibi güzel duyguları altüst edip; ciddiyetsiz, samimiyetsiz, ikiyüzlü bir sahtecilik olduğundan insanı aldatan, gurura sevk eden, gerçek kişiliğin sınırını taşan, haddini aşan özellikler sergilemesi demektir.
Kelam ve tasavvuf alanında, ağırlıklı olarak insanın “insan olmak” bakımından derecelerini ifade eden yapının tümüne “nefs” denir. Nefsin, en aşağı derecesi nefs-i emmâre; en yüksek derecesi ise nefs-i mütmainne olarak isimlendirir.
Nefs-i emmâre derecesindeki insan, zaaflarının peşinde koşan, hazzı dışında hiçbir gayesi olmayan kişidir ve insan olmak bakımından en aşağı derecededir.
Nefs-i Mutmainne ise erdemli, manevi değerlerini maddi tüm hazların üstünde tutan; Allah’u Teâlâ ile içten, samimi, uyumlu, derin bir ilişki kurmuş ve Allah’u Teâlâ’ya tastamam bağlanmış olan kişinin ulaşmış olduğu nefs mertebesine/derecesine verilmiş olan isimdir.
Benlik yani, nefsin enâniyeti insanın önündeki en büyük problemdir. O duvar aşılmadan, o problem giderilmeden, Hakk’a yolculukta asla mesafe alınamaz. Çare; nefse acziyetini, zaafını ve küçüklüğünü idrâk ettirmek ve onu Allah Teâlâ karşısında hiçliğe büründürmektedir.
BENLİK UÇURUMU
İnsan, bu cihan dershanesine Cenâb-ı Hakk’a kulluk için gönderilmiştir. Bu imtihanın bir cilvesi olarak, insana nefs verilmiştir.
Nefsin mayasında, kibir ve enâniyet vardır. Kendini beğenmek, dâima kendi menfaatini düşünmek vardır. Nefis, cehâleti ve gafleti sebebiyle bunların farkına varamamaktadır.
Ayrıca nefis, nefsânî arzuların girdaplarında boğularak, ebedî hayatını mahvetmekte, bilhassa kendi kendisine zulmetmektedir.
Bu sebeple; nefsin fücûrunu takvâ ile bertaraf edemeyenlerin hüsrâna uğrayacağı, ancak onu tezkiye edenlerin felâha erişebileceği bildirilmiştir.
Nefsin; «Ben / Ene» deyişindeki hudut bilmez taşkınlığını, Firavun ve Nemrut gibi ilâhlık taslayan zorba idarecilerde görürüz.
İkisi de tahtlarını korumak için bebeklere dahî kıyacak derecede canileşen bu zavallı zâlimler, benliklerinin sarhoşu olmuşlardır.
Hazret-i Mevlânâ der ki:
“Ey Hak yolcusu! Gerçeği öğrenmek istiyorsan; Musa da Firavun da ölmediler. Bugün senin içinde yaşıyorlar, senin varlığına gizlenmişler, hak ve bâtıl olarak senin gönlünde mücadelelerine devam ediyorlar!”
Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri de şöyle buyurmaktadır: “Benim rûhum, Musa; aklım ise, Harun’dur. Nefsim Firavun ve nefsimin hevâ ve hevesi, Firavun’un veziri olan Hâmân’dır.”
Çünkü; «Ben!.. Ben!..» diyerek nefsin hevâ ve hevesine uymak, adeta Allah'a şirk koşmaktır. Çünkü Allah'ın emirlerini bırakıp; O’nun tersine kendi nefsinin arzularını yerine getiren ve nefsinin bâtıl düşüncelerine tâbî olan kişi, kendi nefsini ilâh edinmiş demektir.
Âyet-i kerimede buyrulur ki: “(Ey Rasûlüm!) Nefsânî arzularını kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? Artık ona Sen mi vekil olacaksın?” (el-Furkān, 43)
Benliğin en çirkin tezâhürü kibirdir. Allah Teâlâ; kibirlenenleri, böbürlenenleri ve kendini övenleri sevmez. Hâlis kullarını; «yeryüzünde tevâzu ile yürüyenler» olarak tarif buyurur.
Fahr-i Kâinât (s.a.v) Efendimiz, hiçbir zaman övünmezlerdi. Ancak kendine ait sıfatları dile getirme zarûreti olunca; Allah'ın kendi üzerindeki nimetlerini sayar ve; “لَا فَخْرَ / Lâ fahre: Övünmek yok!” diyerek büyük bir tevâzua bürünürlerdi. (Tirmizî, Menâkıb, 1; İbn-i Mâce, Zühd, 37; Ahmed, I, 5, 281)
Hazret-i Mevlâna şöyle der:
“Nefis çok övülmek yüzünden firavunlaştı. Sen, alçak gönüllü ol; mütevâzı ol; ululuk taslama! Elinden geldikçe kul ol; sultan olma.”
Nefisteki enâniyeti bertaraf etmek için; Kadı Mahmud; Bursa kadılığını bıraktı, çarşılarda ciğer sattı, dergâhta temizlik yaptı. Nefsini ayakları altına aldı.
İlimdeki mevkii sebebiyle; «Güneşler Güneşi» diye şöhrete sahip olan Hâlid-i Bağdâdî, bir senelik yolu gidip, Abdullah Dehlevî Hazretleri’nin dergâhında helâ temizledi.
Yûnus Emre, başını eşiğe koydu. Kırk yıl, dergâha eğriliği olmayan odunlar taşıdı.
Hepsi «ene»den kurtulup; «yâ Rabbî Sen!» diyebilmenin eğitimini yaşadı. Hiçliğin zaferine eriştiler. Sonunda da Aziz Mahmud Hüdâyî oldular, cihâna yön veren sultanları irşâd ettiler. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî olup binlerce insanı irşâd ettiler. Yûnus Emre olup asırlarca dillerden düşmeyen şiirler söylediler.
Yani gafil nefsin zannettiğinin tersine, aslında benliği bertaraf etmek kişiyi asla küçültmez. Bilâkis, samimiyeti ölçüsünde kıymetlendirir. Lâkin bunun için, benliği bertaraf ederek «biz» diyebilmek gerekir:
Hikmet ehli der ki:
İnsanlar içerisinde kendini bilenler şu üç sıfata sahip olanlardır:
1. Rüzgârdan bile incinmeyenler…
2. Kendi adlarını bile söylemekten utananlar…
3. Allâh’ın mahlûkātına Hâlık’ın nazarıyla bakanlar…
Biz olanlar, mütevâzı olur. Mü’minlere karşı merhamet ve tevâzu kanadını indirir. İşlerinde sâlih ve sâdık dostlarla meşveret ederler. Muvaffak olduğunda övünmez, hamd eder. Başarının; Allah'ın ikrâmı olarak, birlik ve beraberliğin mükâfâtı olduğunu bilir. Günahkârlara, günahın yükünü taşıtmaz, onlara yaralı bir kuş gibi muâmele eder.
“Nefsini bilen, Rabbini de bilir.”
Yani nefsinin acziyetini ve hiçliğini idrâk eden kişi, bir terbiyeciye, Rabb’ine muhtaç olduğunu anlar. Bu acziyet ve hiçlik içinde; «Ben» demenin ne kadar abes ve bâtıl olduğunu anlar. Muhtaç olduğu Rabb’i aramaya, O’na yönelmeye başlar. O’na kul olmaya koşar.
Dâimâ şu âyet-i kerîmenin tefekkür ve idrâki içinde olur: “Ey insan! Seni yaratıp seni düzgün ve dengeli kılan; seni, istediği bir şekilde (şekilsizlikten çıkarıp en güzel sûrette) birleştiren, ihsânı bol Rabb’ine karşı seni aldatan nedir?” (el-İnfitâr, 6-8)
Serhan Poyraz
Kadınlar / Charles Bukowski
Nevin Bahtişen
Yazdıkça İyileşir İyileştikçe Yazar
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı /9 -Gölge Güçlerin Yükselişi
Yusuf Sarıkaya
Ahde Vefa
Dilek Tuna Memişoğlu
Bayram Hoş Bir Sadâ
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /2
Mehmet Şahan
Paylaşmak /2
Gevher Aktaş Demirkaya
Han Duvarlarında Anadolu
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Deniz İmre
Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar