HALİL CİBRAN: DOĞUNUN BATIDAN GELEN GÜR SESİ
Birkaç gün içinde hayatımız altüst olmuştu. Lübnan'ın masalsı sokaklarından sonra hayaller ülkesi Amerika'nın Boston şehrinde bulmuştuk kendimizi. Daha kendi medeniyetini tam öğrenemeden başka bir medeniyeti tanımaya çalışıyorduk hep beraber. Ve buralar bizim oralara hiç benzemiyordu.
İşte o gün annemin ne kadar güçlü olduğunu fark ettim ve ona hayran oldum. Annem dört çocuğunu da alarak kilometrelerce uzaktaki Amerika'ya geldi. Bu hepimiz için bir dönüm noktasıydı. Ben daha on iki yaşında anladım ki bir kadın her şeyi yapabilir.
"Eğer bugün benim herhangi bir önemim varsa bunu kadına borçluyum. Kadın benim gözlerimi ve kalp kapılarımı açmıştır. Eğer anne, kız kardeş ve kadın dost olmasaydı, ben hâlâ tatlı rüyalarda horlayan ve etrafındakilerin huzurunu kaçıran biri olurdum’’ (Halil Cibran)
Okula başladığımda öğretmenlerim benim bile bilmediğim yeteneklerimi keşfettiler. Artık Halil Cibran olma yolundaki taşları döşemeye başlamıştım. Birkaç yıl sonra geri gittiğim Beyrut hala benim şehrimdi. Fakat ben artık okyanusları görmüştüm ve daha fazlasını da...
Yine Lübnan sokaklarında dolaşıyordum.
Bu genç yaşımda bu kadar acıyı nasıl yüklendiğime bir türlü inanmıyordum; çektiğim her nefeste kaybettiğim sevdiklerimle yaşadığım hatıraları içime çeker gibiydim. Birçok yer görmüştüm fakat bu gördüklerim acılarımı dindirmemiş bilakis doğuda yaşananlar ve batıda gördüklerim beni büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştı.
Ah o kara haber gelip buldu beni.
Daha on dört yaşındaki kardeşim Sultane’m, 1902 Nisan'ında bizi bırakıp gitmişti. Beyrut'tan Boston’a nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Hayatımda acı olayların ardı arkası kesilmedi ne yazık ki. Bir yıl sonra üvey kardeşim Peter’i kaybettim. Daha arka arkaya gelen kardeş acısını dindirememişken varlık sebebimi; bizi ayakta tutan o güçlü kadını, annemi kaybettim. Tarifsiz bir acıydı bu. Şu kahrolası tüberküloz ailemi paramparça etmişti. Üçü de bu illetin pençesinde can vermişti.
Yaralı kuşlar gibi kaldık ben ve kardeşim
Mariana. Hayatımın gerisi yokuş yukarı canhıraş çıktığım bir yürüyüş olacaktı, anlaşılan.
Acılarımı da sırtlanıp yazılar yazmaya, resimler çizmeye ve hayatı sorgulamaya devam ettim.
1908 yılında gittiğim Paris hem ruhumda hem aklımda hem kalemimde yeni ufuklar açmamı sağladı.
Hem Beyrut hem Boston hem Paris önemli sanatçıları olduğu yerlerdi. Her tanıştığım sanatçıdan bir fırça kattım tualime. Bir kelime koydum dizelerime. Ve zaten karmakarışık olan zihin dünyam yeniden yeniden şekillendi; düşünce dünyasını tanıdığım fikir insanlarıyla. Bu süreçte Doğu'da ve Batı'daki inançları sorguluyor karşılaştırıyor ve hiç de umduğumu bulamıyordum.
"Eğer benim matemimi kahkahaya, tiksintimi coşkuya, aşırılığımı normale çevirmek isteyen varsa ona düşen, bana Doğulular arasında adaletli bir yönetici, dürüst bir kanun koyucu, bilgeliğiyle amel eden bir dini lider, karısına kendi nefsine baktığı gözle bakan bir koca göstermektir. Beni dans ederken görmek ve davul zurna çalarken duymak isteyen; beni mezarlar arasında durdurmamalı, düğün evine çağırmalıdır.’’ (Halil Cibran)
Bence inançlar birbirinin parçasıdır.
“Sen kardeşimsin ve ben seni seviyorum. Sen, camide secde ederken ben seni yine seviyorum. Kilisende diz çöktüğünde, sinagogunda dua ettiğinde de seni seviyorum. Sen ve ben, biz, inancın çocuklarıyız.” (Halil Cibran)
Hiçbir din, hiçbir mabet insanı diğer insanlara düşman etmemeli. İnsanla Tanrı arasına girmemeli, din bir kazanç kapısı olmamalıdır. Her iki dünyanın da doğruları kadar yanlışlıkları vardı.
Kafam hep doğuyla batının değer yargıları ve insanı diri diri öğüten çarkının arasında kalıp un ufak oluyordu. Bu düşüncelerim yazdığım her satıra, her çizgiye yansıyor ve dışarıdaki çığlığa sessizce eşlik ediyorlardı. Yazdıklarım beni kilseden aforoz ettirecek kadar gerçekti demek ki. Ben insanoğlu İsa ve elçi Muhammed'den saygıyla bahsediyordum. Buna rağmen birçok ülkede yazdıklarım yakıldı, yasaklandı. İnsanlar gerçekleri duymaktan pek hoşlanmıyordu.
Oysaki güneş balçıkla sıvanmazdı. Her inanç sahibi, gerçeklerden uzaklaşmamak için sorgulamalıydı.
"Ne yazık o ulusa ki bir urba giyer, kendi dokumaz; bir ekmek yer, kendi hasat etmez ve bir şarap içer ki kendi testisinden akmaz. Ne yazık o ulusa ki zorbayı kahraman diye alkışlar ve gösterişi fatih cömertliği sayar. Bir ulusa ne yazık ki rüyasında küçümsediği tutkuya uyanıkken boyun eğer. Ne yazık o ulusa ki bir cenaze töreninde yürürken sesini yükseltmez, yıkıntıları içindeyken bile öğünür ve ensesi kılıçla kütük arasında uzanırken ayaklanmaktan geri duracaktır. Devlet adamı bir tilki; düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazıktır. Ne yazık o ulusa ki yeni yöneticilerini borazanlarla karşılar ve yalnızca bir diğerini yine borazanla karşılamak için yuhalarla uğurlar. Ne yazık o ulusa ki bilgileriyle yıllardır dilsiz ve güçlüleri beşiktedir henüz. Ne yazık o ulusa ki parçalara bölünmüş, her parçası kendini bir ulus sanır." (Halil Cibran)
Bu satırlarla yeteri kadar çalışmayan ve sorgulamayan toplumlara sesleniyordum.
Her şeye rağmen üretiyor, üretiyor ve üretiyordum. Zihin tezgâhım durmadan çalışıyordu. Sevda, hayatın zorluklarına karşı dikilse ve bir umut ışığı olsa da hep ağır yara alıyordu. İlk sevdamı satırlarda ölümsüzleştirsem de şu sıralar tıpkı Franz Kafka'nın Milena'sı gibi, benim de sol yanımı Meryem adında bir kor yakıyordu.
Tek fark, Kafka sevdiğinin yüzünü görmüştü; bense tam on dokuz yıl mektuplaştığım güzelin yüzünü bile görmemiştim.
Yıllar geçip gidiyordu.
Toplumsal olayların yankıları ve eleştirileri ve çözüm önerileriyle dolu on altı eseri benim gibi toplumun derdini dert edinenlere emanet ettim. Sayısız tablonun altına imzamı attım. “Cibran Usulü” olarak adlandırılan nesirsel şiirler kaleme aldım. Gelin görün ki parasızlıktan gözümde tüten ülkeme gidemedim. Ailemizin baş belası olan tüberküloza yakalandım. Tıpkı kardeşlerime ve anneme acımadığı gibi bana da acımadı bu illet. Daha kırk sekiz yaşında kafamdaki onlarca hedefim öksüz ve yetim kaldı.
Ben Halil Cibran…
Lübnan'da 1883'te doğan, 1931'de ABD'de hayata gözlerini yuman Lübnan asıllı Amerikalı mistik şair, ressam ve filozof…
Hep gerçeğin peşinde koştum. Ben sussam da kalemimden dökülenler, gerçeği arayanlar için hep konuşacak.
***


























































