Sonuç olarak söylemek gerekirse, “Edebiyat” kavramının türediği edebin, “edeple yaşamak” ve “edeple söylemek” yönleri üzerinde durulabilir.
Bunlardan ilki yaşantıdaki kuralı, yasayı, ölçütü; ikincisi ise sözdeki ve sanattaki ahengi, güzelliği ve estetik değeri arar.
Böylece edeb bir yanıyla ahlâk ve hukuk, diğer yanıyla da şiir ve felsefe olarak ifade bulur. Ancak bu iki form, birbirinden ayrı değil, birbirinin yanında, hatta birbirinin içindedir.
Bir başka deyişle kelam sanatı olarak şiir ve felsefe, ancak belirli bir ahlâk ve hukuk çerçevesinde bir araya gelebilmiş toplumlarda ortaya çıkar ve gelişir.
Ahlâk ve hukuk, edebiyat ve felsefeyi; edebiyat ve felsefe de ahlâk ve hukuku üretir. Bu ikisi her zaman olumlu bir ilişki içinde bir arada bulunur. Birinin olduğu yerde diğeri de vardır.
Yukarıda da kısaca sözü edildiği üzere edeb; kendisinden hak, adalet, iyilik, aynı zamanda güzellik ve doğruluk değerlerinin doğduğu bir temel değerdir.
Edeb olduğu için hukuk ve ahlâk vardır. Edeb olduğu için estetik, felsefe ve bilim vardır. Edeb olduğu için uygarlık vardır. Edep, insanı medenileştiren, kaba ve ham hâlden kurtaran, duygularını ve aklını işleyen bir terbiye; insanı bütün eylemleriyle çepeçevre kuşatan bir “kök-değer” durumudur; “fıtrat”tır, “yaratılış”tır, “yaratılıştaki iyilik”tir.
Edeb; kişinin süsü, ziynetidir.
Kişinin imanı ziyadeleştikçe edebinin de arttığı görülür.
Büyük alimler ve evliyalar “edeb” hususunda hassas olmuşlardır. İlim öğretirken “edebe” geniş yer vermişler. Hz. Ömer (ra)’in; “Edeb, ilimden önce gelir.” sözünü kendilerine rehber kabul etmişlerdir.
Yunus Emre;
“İlim meclisinde aradım, kıldım talep;
İlim geride kaldı, illa edeb illa edeb!”
Yine Yunus Emre;
“Gezdim Şam ile Halep,
Eyledim ilmi talep.
Fakat ilim boş imiş,
İlla edeb, illa edeb.” diye ne de güzel demiş...
Edep, Edebiyat ve Medeniyet tanımları yapıldıktan sonra her üçünün de ortak noktasının insan ve insanlık adına her türlü iş ve işlemlerimizde, fikir ve eylemlerimizde her şeyin en güzelini bulmak olduğunu görmekteyiz.
İnsanın bu alanda görev ve sorumluluğunun ne kadar önemli olduğu da Peygamber (s.a.v) Efendimizin aşağıdaki hadislerinden daha net anlıyoruz.
Bir hadis-i şerifinde Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:
“Benim, Allah tarafından gönderilmemin hikmeti, güzel ahlâkı tamamlamak ve insanlığı ahlâksızlıktan kurtarmaktır.” (Malik, Muvatta, Hüsnü’l-Huluk 8.) diye buyuruyor.
Peygamber (s.a.v) Efendimiz bu konuda şöyle buyuruyor:
“Kendiniz için istediğiniz bir şeyi mü’min kardeşiniz için de istemedikçe gerçek iman etmiş olamazsınız.”
Mü’minlerin, insanlara karşı sorumluluklarının önemini anlatan bir başka hadis-i şerifte ise Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor;
“Yanlışlara ve günahlara karşı mücadele etmeyen, insanları doğruya davet etmeyen, tebliğ etmeyen, nasihat etmeyen sadece ölülerdir.”
Eğer ölü değilseniz, günahlara ve yanlışlara karşı mücadele etmek, doğruya davet etmek, iyiliği, güzelliği, hayrı nasihat etmek zorundasınız.
İnsan, medeniyet çerçevesi içinde yaşayabildiği ölçüde değer kazanır.
Medeniyet, edebiyatın zenginliği ve güzelliği ölçüsünde değer kazanır.
Edebiyat, edeple beslenip, edeple süslenip, edeple ilerlediği ölçüde değer kazanır.
Edebiyat, insan yaşamının estetik ve sanatsal boyutu, ruhunun sanata yansımasıdır.
Edebiyat, bir bakıma insan mutluluğunun sanatla bütünleşmesi, sanatta anlam bulmasıdır.
İnsana ve insanlığa dair ne kadar değerler manzumesi varsa, kurallar silsilesi varsa hepsi de insanın yaşamına anlam katmak için vardır. Tüm bunlar hem maddi hem de manevi anlamda insanın mutluluğu için vardır.
Buraya kadar anlatılanların tamamı (edep, hak, adalet ve ahlâk) “Din” tanımı içindedir. Çünkü “din,” insanın ve insanlığın mutluluğu üzerine kurgulanmış “yaşam biçimidir.”
Bu yüzdendir ki, insanı her iki dünyada da sonsuz mutluluğa ulaştıracak olan dinden soyutlanarak yaşam biçimi oluşturulamaz.
Eğer insanın ve insanlığın mutluluğundan söz ediyor ve bunu savunuyorsak; attığımız her adım, söylediğimiz her söz, yaptığımız her iş ve eylem, yazdığımız her kelime, ürettiğimiz her fikir ve düşünce “dinin belirlediği çerçeve” içinde olmak zorundadır.
Bu, dini alet etmek değil, din sayesinde sonsuz mutluluğu yakalamaya çalışmaktır.
Peygamber (s.a.v) Efendimizin ifadesiyle “Din, güzel ahlâktır.” Edep ise güzel ahlâkın hayata geçirilmiş halidir.
Edebiyat da edepten doğduğuna göre aşağıdaki söz bu konuda yapılmış en güzel tanımdır:
“Edep; içten dışa haddin bilmektir,
Din ise baştan başa edeb demektir!” (Abdulhakim Arvasi)
***
Kaynak: V. Taşdelen – Yıldız Teknik Üniversitesi
***
Sedat İlhan
Adına Ne Diyeyim
Yusuf Sarıkaya
Bursa Irgandı Köprüsü
Hakan Cucunel
Mensur Şiir ya da Şairlere Güzelleme
Mehmet Şahan
Özgürlük Anlayışı
Dilek Tuna Memişoğlu
Temiz Masallar Yazmalı Çocuklara
Ebru Bozcuk
Hüznün Başkenti Hatay
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Kana Kana
Suna Türkmen Güngör
Detayda Kaybolmak
Serhan Poyraz
Bitmeyen Savaş - Joe Haldeman
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Gevher Aktaş Demirkaya
Kağnı Komutanlığı Ağacı Destana Çeviren Kağnılar
Hamiyet Su Kopartan
Dostlar Alışverişte Görsün
Musa Aşkın
Usulca Sessizlik
Ahmet Furkan Demir
Hiss-i Urfa
Deniz İmre
Schopenhauer’in Sarkacında: Bir Sağa Bir Sola
Nevin Bahtişen
Hayatımdan Notlar
Hüseyin Uyar
Yeni Çağda Dostluk Paradoksu
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Sami Çelik
Gece ve Sis
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Hayatın Matematiğini Öğrenmek
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Mine Çağlıyan
Özgürlük
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar