İnsanlar, toplum halinde yaşama mecburiyetindedir. İnsanların bireysel sorumlulukları olduğu gibi toplumsal sorumlulukları da vardır. İnsanların birbirlerine olan ihtiyaçları, birbirlerine karşı sorumluluklarının olmasını da beraberinde gerektirmektedir. İçinde yaşadıkları toplumun huzur ve güven içinde varlığını sürdürmesi bireylerin görev ve sorumluluklarını yerine getirmelerine bağlıdır.
Her insanın, insanların mutlu ve huzurlu bir dünyada yaşaması için sorumluluklarının farkında olması gerekir. Görev ve sorumluluklarının farkında olan insanlar için merhamet, vicdan ve insaf değerleri de çok önemlidir.
İnsanların canına, malına, konutuna, hürriyetine, namus ve şerefine tecavüz etmekhem toplumsal değerlerimizce hem dedinimizce yasaktır. Bunlar insanların dokunulmaz haklarıdır.
Şimdi biz kalkıp da “bunlardan bana ne” diyebilir miyiz?
Hayır.
Müslüman, başkalarının hakkına saygı gösteren, insanlara zarar verici her türlü fiil ve davranıştan sakınan kişidir. Gerçek Müslüman olabilmenin bir şartı da budur.
Peygamber(s.a.v) Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur:
“Müslüman, diğer müslümanların onun dilinden ve elinden zarar görmediği kimsedir.”
İnsanlara, anne ve babalarımıza, yaşça bizden büyük olanlara saygı göstermek, bizden küçüklere sevgiyle yaklaşmak, tatlı sözlü ve güler yüzlü davranmak; kimsesizlere, güçsüz ve yetimlere merhamet etmek, yardımcı olmak iyi ahlâklı olmanın gereğidir.
Peygamberimiz (s.a.v) bu konunun önemi hakında şöyle buyuruyor:
“Büyüklerimize saygı göstermeyen, küçüklerimize merhamet etmeyen bizden değildir.”
Peki, bunlara “bana ne” diyebilir miyiz?
Elbette hayır.
İnsan, Allah’ın (c.c.) varlıklar içerisinde en üstün yarattığı, müstesna bir varlıktır. İnsanların Allah’a (c.c.) karşı görevleri olduğu gibi birbirlerine karşı vazifeleri de vardır.
Ayette mü’minlerin birbirlerine karşı görevleri şu şekilde ifade edilmiştir:
“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostu ve yardımcısıdırlar. İyiliği emir ve tavsiye eder, kötülüklerin önünü almaya çalışırlar…”
Peygamberimiz (s.a.v.) insanların birbirine karşı vazifeleri hususunda mü’minlerin toplum olarak birbirine kenetlenerek, güçlü olmalarını istemiştir.
İslam, insanların can ve mal güvenliğini koruma altına aldığı gibi, ırz ve namusunu da koruma altına alır. İnsanların, inanç hürriyetini ve akıllarını korumak da esastır. Bundan dolayı, bir Müslüman canı, malı, ırzı ve namusu, dini ve aklını korumak için, savaşmak zorunda kalırsa, öldüğünde şehit, kaldığında gazi olur. Müslüman başkalarını aşağılamaz, hor ve hakir görmez.
Resulullah Efendimiz:
“Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez.” buyurmuş, kibri de “hakkı inkâr ve insanların onurunu kırmak.” olarak tarif etmiştir.
Bu anlatılanlara “bana ne” diyebilir miyiz?
Kesinlikle hayır.
İnsanların en az bizim kadar sevgi ve saygıya layık olduğunu düşünerek, davranışlarımızı ona göre şekillendirmemiz gerekir. İnsanlara, maddi ve manevi açıdan yardımcı olmak, mazlumun, yoksulun, çaresizin yanında olmak insanlık gereğidir.
Yaşadığımız toplumu bir vücut gibi kabul ederek, onların sevinç ve üzüntülerini paylaşmak insanlara karşı görevlerimiz arasındadır.
Müslüman, din kardeşleri için iyi düşüncelere sahip olmalı, kendisi için sevip istediği iyi şeyleri din kardeşleri için de arzu etmeli, kendisi için hoşlanmadığı bir şeyi başkaları için de arzu etmemelidir. İyi ahlâklı, olgun bir Müslüman olabilmenin ölçüsü budur.
Gerek toplumsal, gerek vicdani, gerekse İslamî sorumluluk gereği; toplumun sağlık, huzur, mutluluk ve güveninin devamlılığı için her insan üzerine düşen görevi yapmak zorundadır.
Tüm bu açıklamaları göz önüne aldığımızda görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmeyip “bana ne” diyebilir miyiz? Asla! Elbette “bana ne” diyemeyiz. Çünkü bireysel olarak huzur ve güven içinde, mutlu bir şekilde yaşayabilmemiz toplumun huzur ve mutluluğuna bağlıdır.
Toplum huzurluysa, güvendeyse, mutluysa, sağlıklıysa; birey de huzurlu, mutlu ve sağlıklıdır.
Kısacası bireylerin görev ve sorumluluklarını yerine getirmeleri kendilerini doğrudan ilgilendirmektedir. Bu yüzden de asla “bana ne” diyemeyiz, dememeliyiz...
Ebru Bozcuk
Mutlu musun
Mehmet Şahan
Em Olmak Lazım
Sedat İlhan
Çözümsüzlük /5
Musa Aşkın
Usulca Sessizlik
Yusuf Sarıkaya
Bizim Kuşak /8
Serhan Poyraz
Shakespeare ve Hamlet / Mina Urgan
Dilek Tuna Memişoğlu
Yeni Yıla Girerken
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Yeni Yılınız Kutlu Olsun
Gevher Aktaş Demirkaya
Kızılca Gün - 27 Aralık 1919 Cumhuriyete Giden Yolun Dönüm Noktası
Ahmet Furkan Demir
Hiss-i Urfa
Deniz İmre
Schopenhauer’in Sarkacında: Bir Sağa Bir Sola
Nevin Bahtişen
Hayatımdan Notlar
Hüseyin Uyar
Yeni Çağda Dostluk Paradoksu
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Sami Çelik
Gece ve Sis
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Hayatın Matematiğini Öğrenmek
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Mine Çağlıyan
Özgürlük
Suna Türkmen Güngör
Ruhun Terazisi
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Ayfer Güney
Dur
Hamiyet Su Kopartan
Meşguliyet
Turan Demirci
Yapılmayacaklar Listesi
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Hakan Cucunel
Türk Edebiyatı ve Türkçe Edebiyat
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Demet Mannaş Kervan
Sözde Hayvanseverin Eseri: Sokak Köpeği
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar