DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Mine Çağlıyan
Mine Çağlıyan
Giriş Tarihi : 19-07-2026 00:03

Sonsuzluğun Frekansı 16 / Gölge Güçlerin Yükselişi      

3.BÖLÜM  

MOYAR (MOR DİYAR)
3. BOYUT

MAYIS

Mayıs, Korya ve diğerleri Moyar’a gider gitmez eve dönmüş ve stüdyosuna kapanarak Mert’e nasıl yardım edebileceğini düşünmeye başlamıştı. Ona müzikle mi ulaşacaktı yoksa başka bir yol mu belirecekti önünde, hiçbir fikri yoktu. Eğer doğru yol yeni bir parça yapmaksa bunu da nasıl yapacağını ya da nereden başlayacağını bilmiyordu. Daha önce hiç böyle belirli bir hedef için üretmemişti.

Normalde kendini akışa bırakır ve sonra her bir notayı ve frekansı kendiliğinden duymaya başlardı. Çıkan sonucun ne işe yarayacağını da asla bilmezdi. Şimdiyse çok net bir hedefi vardı ve zihni “Nasıl?” sorusunda takılı kalmıştı. Parmaklarıysa piyanonun tuşları üzerinde hareketsizdi. Sabırla bekliyor fakat onu küçücük bir melodiye hatta tek bir notaya bile götürecek bir his doğmuyordu içine.

Sonunda birkaç tuşa gelişigüzel bastıktan sonra sıkıntıyla kalkıp stüdyodaki üçlü koltuğa bıraktı kendini. Gözlerini kapadığı anda Mert’in yüzü belirdi gözlerinin önünde. Belki de beklediği his buydu. Hemen bütün dikkatini bu yüze verdi, kendini dışardan gelebilecek her bir sese ve etkiye tamamen kapadı. Az sonra kalp atışları iyice yavaşlamıştı. Korya ve Minel’in söylediklerini teker teker hatırlamaya başladı. En son, “Çok yavaş düşün.” demişlerdi.

— Tamam sakinim, yavaşladım, düşünüyorum.

“Mert’le aranızda başka bir bağ var, yalnızca sevgi bağı değil.” demişti, Minel.

O anda hiç üzerinde durmadığı bu sözler şimdi aklına takılıyordu.

— Ne demek ki bu?

Mayıs beynini zorluyor ama bu bağı bulamıyordu. Aklına Nisan geldi durup dururken ve hemen o anda Mert’in yüzü gitti, onunki yerleşti gözlerinin önüne.

— Ne oldu tatlım? Çok düşüncelisin.

Mayıs, Nisan’ı her düşündüğünde ona ulaşabiliyordu. O hep oradaydı, hep yanında gibiydi. Bugün de farklı olmamıştı. “Ama neden şimdi?” diye düşünürken birden duruma uyandı, kalp atışları hızlanırken yerinden fırladı.

“Yok bir şey canım. Düşüncelere dalmışım. Şimdi gitmem gerek.” deyip Nisan’ı adeta zihninden kovaladı.

— Tabii ya! Mert benim kuzenim ve Nisan’la aramızdaki bağa benzer bir bağ, büyük bir olasılıkla onunla benim aramda da var.

Hemen denemeye karar verdi ama acele ederek düşüncesizce bir hata yapmak istemiyordu. Bir yandan kendi kendine konuşup bir yandan odayı arşınlarken zihni olasılıkları sıralamaya başladı.

— Evet bunu yapabilirim ama püf noktası nedir? Nisan’la olduğu gibi olamaz, çok tehlikeli. Yavaş düşün Mayıs, yavaş…

30-35 km uzaklıkta Yeşilköy’deki ofisinde birkaç kardeşiyle görevler hakkında konuşan Mert, birden sustu.

— Ne oldu Mert?
— Efendim?
— Bir şey söylüyordun, sustun.
— Pardon kardeşim. Aklıma unuttuğum bir şey geldi de. Bana iki dakika müsaade edin. Hemen geliyorum.

Mert, biraz sarsılmış bir halde ofisten çıkıp bir üst kattaki pek kullanılmayan tuvalete girdi. Zihnindeki sesi tanımıştı. Onu sadece bir an duymasına rağmen Mayıs’ın ne yapmaya çalıştığını da hemen anlamış ve içinde az da olsa bir özlem duygusu uyanmıştı. Yüzünü yıkadı. Kurulanırken gözleri aynadaki yansımasına takıldı. Bazen kendi yüzü bir yabancının yüzüymüş gibi geliyordu ama bugün öyle değildi. Son günlerde yaşadıkları geçmeye başladı aklından.

Annesi Boleslav yakınında bir yerde değilse tuhaf bir şekilde hep kafası karışıyordu. Oysa onun yanındayken hep mutlu ve kendinden çok emin oluyordu. Bu değişken duygusal ve zihinsel durum çok yorucuydu. Üstelik buraya geldikten sonra yok olacağını düşündüğü hem zihninde hem de kalbinde var olan boşluklar, olduğu gibi varlığını koruyordu. Kendi amacını sorguluyor, annesinin verdiği görevleri yerine getirirken kendi öz varlığıyla çelişiyor ama sonuç olarak onun isteklerine boyun eğmekten de alıkoyamıyordu kendini.

Doğruyla yanlış arasındaki çizgi iyice incelmiş, aralarındaki farkı ayırt edemez duruma gelmişti. İçgüdüleri bu durumun tehlikeli olduğunu söylüyordu. Kendisi gibi şamanlıktan gelen kardeşlerinin de aynı şekilde hissettiklerinden emindi. Onlarla arasındaki bağ kuvvetliydi ve belki de bu konuyu onlarla konuşmanın vakti gelmişti. Öte yandan, büyücü olarak büyüyen kardeşlerinin de benzer kafa karışıklıkları yaşadıklarını gözlemlese de onların tepkileri çok daha farklıydı; sahip oldukları yeni güçlerin ve ölümsüzlüklerinin sarhoşluğuna kapılmışlardı. Hiçbir şeyi sorgulamıyor ve Boleslav’ın planlarını uygulamakta hiç tereddüt etmiyorlardı. Ve bu da onları çok tehlikeli yapıyordu.

POLONEZKÖY

Nisan ve Mete, şaman ve büyücü yaşlılarının buluşması için Korya’nın önerdiği Mısır’daki yeri görmeye gitmişlerdi. Alp ise Polonezköy’deki geçit alanında yalnız başına ve oldukça huzursuz bir ruh haliyle onları bekliyordu. Dönmeleri biraz uzayınca bu huzursuzluğu endişeye dönüşmeye başladı. Fakat telefonu çalınca ve arayanın kim olduğunu görünce hemen kendisini toparladı. Merakla haber bekleyen Abike’yi bilgilendirmeyi unutmuştu.

— Kusura bakma Abike, hiç vaktim olmadı ama telefonda olmaz. Hemen Arda’yı son durum hakkında bilgilendireceğim, her şeyi ondan öğrenirsin.
— Peki Alp. Sen gelirsin sanıyordum ama tamam.
— Önümüzdeki dört gün çok önemli, gelmem mümkün değil.
— Bu belirsizlik beni delirtiyor Alp. Çok tuhaf şeyler oluyor ve sanki artık hiç kimse barış anlaşmasını engellemeye çalışmıyor. O kadar süt liman gidiyor ki hazırlıklar. Sonunda herkes hemfikir gibi ve bu da beni gitgide daha fazla endişelendiriyor.

Abike’nin son sözleri Alp’te adını koyamadığı bir alarm duygusu yaratmıştı ama o an için üzerinde çok duramadı.

— Gitmem gerek. Her şey yakında çözülür Abike, merak etme.
— Peki, lütfen dikkatli ol.

Alp telefonu kapar kapamaz geçit açıldı; Nisan ve Mete sonunda Mısır’dan dönmüşlerdi. Nisan oldukça keyifli görünüyordu, Alp’in dudaklarına bir öpücük kondurup, “Düşündüğümden de daha iyi. Mükemmel bir yer!” dedi.

Mete ise o kadar heyecanlı görünmüyordu.

— Sen ne düşünüyorsun Mete?
— Aynı fikirdeyim.
— Ama?
— Bilmiyorum. Aslında gerçekten de ideal bir yer buluşmak için. Orada büyü yok ve güçlerimiz içeri girdiğimiz anda yok oluyor. Gerçek anlamda hepimiz eşit olacağız orada.
— Eee? Bu çok iyi değil mi?
— Alp, tanımlayamadığım bir enerjisi var oranın. Sanki zaman daha hızlı akıyor gibi geldi bana. İçerde en fazla on dakika kaldık ve ikimiz de çıktığımızda çok yorgunduk.

“Evet gerçekten de öyle. Ben bile… Bilirsin kolay kolay yorulmam.” dedi Nisan. Artık o da biraz kaygılı görünüyordu.

Alp’in gözü birden Nisan’ın alnındaki bir çizgiye takıldı. Bu derin çizginin daha önce orada olmadığından emindi. Hemen Mete’ye döndü, onun alnındaki çizgi de derinleşmişti.

— Gelin benimle hemen!

İkisi de şaşkın bir halde ama Alp’in yüz ifadesi yüzünden durumun aciliyetini kabullenerek, hiçbir şey sormadan hemen onun peşine takıldılar. Mevhibe’nin evine doğru yolu yarıladıklarında Gökçil ve Aya’yı kendilerine doğru koşarken gördüler. İkisi de oldukça kaygılı görünüyordu. Yanlarına varır varmaz, tek bir kelime etmeden Gökçil Nisan’ın, Aya da Mete’nin bedenini taramaya başladı.

Alp, “Kaç yıl?” diye sordu az sonra.

“Beş gibi.” dedi Gökçil düşünceli bir haldi.

— Neler oluyor anne?
— Orada ne kadar kaldınız?
— On dakika kadar.

Gökçil Aya’ya döndü:
— On dakikada beş yıl... Döndürebilir miyiz?
— Evet.

Nisan ve Mete’nin sorularını duymazdan gelmeye devam eden Gökçil ve Aya hemen onlara enerji vermeye başladılar. Aya birkaç dakika sonra durdu, “Üç yılı döndürebildim, ileriye gidemiyorum.” dedi.

— Evet ben de.
— Anne!
— Kızım, vakit kaybetmememiz gerekiyordu. Orada beş yıl yaşlanmışsınız ve ancak üç yılını döndürebildik. Bekleseydik o kadar da gidemeyebilirdik.

Nisan’ın dili tutulurken Mete, “Yaşlıları oraya sokamayız bu durumda.” dedi.

Alp:
— Tabii ya! Yaşam enerjimiz güçlerimize bağlı ve gücün emildiği yerde yaşam da hızla yok oluyor.
— Yaşlılar oraya girdikleri anda ölürler. Peki Korya neden böyle bir tehlikeye attı bizi?

Sonunda konuşabilen Nisan:
— Asla atmaz! Mutlaka bir yolu olmalı, onu bulacağımızı düşünmüştür.

“O zaman ben gidip bir bakacağım, nasıl bir enerjiyle karşı karşıya olduğumuzu anlarsak sorunu çözebiliriz. Boleslav’ın algılayamayacağı başka bir yer bulamayabiliriz.” dedi Aya.

“Ben de seninle geliyorum.” dedi Gökçil.

— Hiç gerek yok. Tek başıma daha rahat olurum, sihir benim işim.
— Tamam ama ne olursa olsun orada çok kalma.

“Yüzümde birkaç çizgi fena olmazdı aslında.” deyip kardeşine göz kırptı Aya ve geçit alanına doğru yürümeye başladı. O uzaklaşınca “Korya’ya ulaşmak mümkün mü anne? Belki bize yardım edebilir” dedi Nisan.

— Moyar başka bir boyutta kızım. İki boyut arasında iletişim bizler için mümkün değil. Ama merak etme Aya bu işi çözer.

BOLESLAV  
YEŞİLKÖY

Boleslav, iletişim salonundan gelen çağrıyı duyduğunda uyuyordu. Yatalı bir saat olmuştu ve normalde bu enerjisinin yenilenmesi için yeterli olurdu. Ancak son günlerde hiç uyumamış ve uzun süredir ilk kez çok yorgun düşmüştü. Önce evlatlarına yaptığı çağrılar sonra onların güçlerini uyandırmak ve hepsini ayrı ayrı gözlemlemek ve aynı anda büyücüleri de kontrol altında tutmak tek başına onun için bile zordu. Evlatlarının kayıtsız şartsız kendisine itaat edeceklerinden hep emin olmuştu.

Görünürde de öyleydi. Ama yanında olmadıklarında bu durum biraz değişiyordu. Algıladığı enerjiler karmakarışıktı ve bu hiç beklemediği bir şeydi. Yeni sahip oldukları gücün sarhoşluğuna kapılıp ego patlamaları yaşayanlar çok fazlaydı ve bu da Boleslav için tehdit demekti. İkinci olarak şaman olanların etik değerlerini yıkmak neredeyse imkânsız gibiydi. Onları her an yakınında ve kendi etki alanında tutamazdı ki. Onları dize getirmenin başka bir yolunu bulmalı, güçlerini tam olarak kontrol edemese de bir şekilde kendisi olmadan yapamayacaklarını düşünmelerini sağlamalıydı.

Çağrı daha güçlü olarak tekrarlandı. Büyücü yaşlıları sabırsızca bilgilendirilmek istiyorlardı. Boleslav istemeden de olsa yataktan kalktı. Şu anda onları şüphelendirmek istemiyordu. Hemen giyinip salona ışınlandı.

Yaşlılar huzursuz fakat saygılıydılar:

“Anlaşma hazırlıkları nasıl gidiyor bilmek istedik. Duyduklarımız hazırlıkların sorunsuz gittiği yönünde. Neden?” diye sordu, en yaşlı büyücü yaşlısı.

— Her şey olması gerektiği gibi ilerliyor. Bu anlaşma imzalanmayacak. Bana güvenebilirsiniz.
— Diğer yöneticilerle de görüşmek istiyoruz.
— Burada değiller, çok önemli görevlerle farklı yerlere yolladım onları. Merak etmeyin bir hafta içinde sonuçları almaya başlayacağız.

Yaşlılar tatmin olmamış gibi görünüyorlardı. Boleslav onları kaybetmeyi göze alamazdı. Gülümsemesi büyüdü, yüzü neredeyse ilahi bir varlık gibi ışıl ışıl parlamaya başladı ve teker teker her bir yaşlıyla göz teması kurdu, “Size dünyayı, gücü ve mutlak zaferi teslim edeceğim. Siz de yönetmem ve korumam için her şeyi bana teslim edeceksiniz. Birlikteyiz ve bu dünya bizim. Şüpheyi bırakın artık.” dedi ve 17 yaşlıyı da sırayla teker teker saygıyla selamladı. Sonra, 
“Beş gün sonra diğer yöneticilerle birlikte burada olacağım.” diye ekledi.

Şüphe dağılmıştı fakat sonunda iletişim kesilip ekranlar karardığında Boleslav bıkkındı, orada tek başına, yüzünde tatsız bir ifadeyle kalakalmıştı.

BÜYÜCÜ YAŞLILARI

Adı olmayan, haritalarda bile görülmeyen, dünyanın ücra yerindeki bir yer altı merkezinin iletişim odasında 17 ekran aynı anda açıldı. Büyücü yaşlılarının yüzleri ekranlarda göründü. Odada başka kimse yoktu. Burası başka hiçbir büyücünün bilmediği, yalnızca büyücü yaşlılarının ve onların en sadık koruyucularının bildiği gizli bir yerdi.

— Hepimizi etkiliyor. Dünyanın her yerinden gelen haberler çelişkili. Şamanların da aynı durumda olduğunu biliyoruz. Bir şeyler dönüyor ve ben ona güvenmiyorum.

En genç büyücü yaşlısının bu sözleri, Boleslav’ın son sözlerinin yarattığı huzuru bir bomba gibi patlatıp dağıtmış ve sessizlik devam ederken şüphe yeniden filizlenmeye başlamıştı.

Genç yaşlı devam etti:

— Nolan’la konuşmamızı hatırlayın. Biz büyücüler nasıl oldu da her şeyi tek bir kişiye, üstelik de gücü bu kadar büyük olan birine teslim edebildik?

Yaşlıların arasında en genç yaşlıyı onaylayanların sesleri yükselmeye başlamıştı. İlk defa sözü dinlenen genç yaşlı, bundan cesaret alarak konuşmasına devam etti:

— Bilgiyi tek bir yerden almamız doğru değil. Gurritleri göreve çağırmamızın zamanı geldi.
Birkaç cılız itiraz sesi, çoğunluğun destekleyen coşkusunda kaybolup duyulmaz olmuştu. Sonunda büyücü yaşlılarının en yaşlısı herkesi susturdu:

— Gurritlere haber ver! Mısır’da buluşalım. Bir araya gelmenin vakti geldi. Öbür gün sabah.

MOYAR, YÜCELER KURULU

İmparatoriçe Ani, yanında Vala ve Eadrich’le Yüceler Kurulu salonuna girdiğinde daha önce Moyar’da hiç şahit olmadığı kadar bozuk bir enerjiyle karşılaştı. Bütün Yüceler Kurulu üyeleri ayaktaydı ve hep bir ağızdan konuşuyorlardı. Sesler giderek yükseliyor ve olay neredeyse tartışma boyutuna yaklaşıyordu. Vala bir an için kendisini Yemen Meclisinde sandı. ‘Ne oldu buraya?’ diye düşünerek huzursuz bir ruh haliyle yerine oturdu. İmparatoriçe Ani ise yavaş yavaş yerine doğru yürürken gelişini duyurmak için her bir kurul üyesinin zihnine seslenmeye başlamıştı. Az sonra herkes sustu. Ani, koltuğuna doğru ilerlerken onlar da sessizce yerlerine geçip onun oturmasını beklediler. Normalde, imparatoriçenin ilk görev günü olduğu için bir devir töreni yapılması gerekiyordu. Fakat o anda kimsenin aklındaki bu değildi.

Ani, yerine oturunca bir süre daha salondaki enerjilerin dengelenmesini bekledi. Birkaç dakikalık sessizlik, ortamı yeterince sakinleştirdiğinde söze girdi:

— Moyarlı mıyız?

Böyle bir soru beklemeyen hatta soruyu anlamayan kurul üyeleri suskundu. Birkaçının ağzından gayri ihtiyari evetler döküldü.

— Yüceler Kurulunda mıyız?

Hiç ses çıkmadı.

“Sizi tanıyamıyorum. Bu enerjiyi tanımlayamıyorum. Atalarım bana böyle bir bilgi bahşetmedi. Yüksek Moyar’a gitme zamanım geldiğinde onlara bugünü nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Bugünden sonra oraya gitmeye hakkım olacak mı onu da bilmiyorum. Çünkü varlığımı özümsediğim andan beri,bir Moyarlı olmaktan hiç bu kadar utanmamıştım. Aslında böyle bir duygunun var olduğunu bile bilmiyordum.” dedi Ani ve sustu.

Salonda çıt çıkmıyordu.

— Kadim evrenimizin kadim varlıkları mıyız? Boyutumuzdan tüm evrenimize ışık olmakla yükümlü müyüz?
— Evet! Evet!

Salondaki enerji değişiyordu. Uyum ve ahenk geri geliyordu. Ani’nin ses tonu yumuşadı.

— Mavi Diyar’daki görevlerimizin beklediğimizden farklı sonuçları oldu. Değerli Yüceler Kurulu üyeleri! Hem insanlığın hem de bizim varlığımızın tehlikede olduğunu üzülerek söylemem gerekiyor. Bugün kızım Vala geri geldi. Kızı Minel, Mavi Diyar’ın kâhini şaman Korya, annesi Katya ve ulu yolcu şaman kartal Marcus’la birlikte. Ve daha da üzülerek eklemek istiyorum ki yalnız gelmediler. Yolunu kaybetmiş ve kim olduğunu unutmuş olan oğlum Kaikara ve kendisine köle ettiği afya denen bir varlık da onların tutsağı olarak buraya geldi.

Kaikara’nın adı hayret seslerine neden olmuştu. Oradaki herkes, Moyar’da daha önce hiç yaşanmamış bir olayı yaşamanın şokunu yaşıyordu. Yine de oldukça gelişmiş bir bilince sahip varlıklar olarak bu durumu çabuk atlattılar. Bir süre sonra tüm gözler yeniden Ani’ye döndü. Ani, Vala’yı yanına çağırdı.

— Kızım Vala, şimdi Mavi Diyar’daki yaşamını ve son olanları sizlere gösterecek.

Vala, salonun tam ortasında duran büyük yuvarlak mor masaya iki elini birden koydu. Masanın rengi parlaklaşmaya başladığı anda akış da başladı. Beş dakika sonra kurul üyeleriher şeyi öğrenmişti. Ancak bu kez kimseden bir tepki gelmedi. Ne şaşkınlık ne öfke vardı. Salon mutlak bir sessizliğe gömülmüştü. Vala, gördüklerini hazmetmek için onların biraz zamana ihtiyaçları olduğunu anlayarak bir süre bekledi. Sonra,
“Tüm bunlara biz sebep olduk. Hem şamanlar hem de büyücüler bizim güçlerimizi kolaylıkla benimsediler. Ve bizim etkimizle güç arttıkça şiddet ve açgözlülük de arttı. Gücü devretmek her zamankinden zor bir hale geldi. Boleslav ve çocuklarına karşı insanlığın hiç şansı yok. Dünya’yı, yani Mavi Diyar’ı kendi imparatorluğu haline getirecek ve daha başka ne planları var tahmin bile edemiyorum.” dedi.

“Kâhin çocuğun görüsü nedir?” diye sordu biri.

— Henüz hazır değil. Fakat burada olmak ve kızım Minel’le birlikteliği eğitimini hızlandıracak. Yüce Kâhin iki gün diyor.

“Öyleyse bekleyeceğiz.” dedi kadın.

Bunun üzerine Ani, “Yüceler Kurulu! İki günümüz var. Hepimiz düşüneceğiz. Fikirlerimizi mor masaya aktaralım ki vakit kaybetmeyelim. Boleslav ve Kaikara’nın akıbeti de sizlerin ellerinde. İki gün sonra kararınızı bildirirsiniz. Oturumu kapatıyorum. Yolumuz ışık olsun.” dedi.
Salon yavaş yavaş boşalırken Vala, düşünceli bir halde hâlâ yerinde oturan annesine yaklaştı, 
“Anne Gabor nerede? Onu hissedemiyorum.” dedi.

— Bilmiyorum kızım. Kendi imparatorluk dönemi bittiğinde artık biraz maceraya ihtiyacı olduğunu söyleyip gitti.
— Mavi Diyar’da mı acaba?
— Sanmam. Sizi bulurdu, özellikle Gökçil’i. Ona çok düşkündür, bilirsin.
Vala güldü,
— Bilmez miyim? O da ona ama ben de özledim abimi. Kim bilir nerelerde?

“Bence Bağımsız Bölge’de.” dedi Eadrich. Yaklaşırken konuşulanlara kulak misafiri olmuştu.

“Eadrich! Gabor oradan hiç hoşlanmaz ki.” dedi Ani hayretle.

— Evet ama biliyorsun son dönemlerinde biraz değişmişti. Belki kendini bulmak için farklı bir yerde olmak istemiştir ya da belki kendi yoluyla eğleniyordur güneşim. Onu bilirsin oradaki sisteme takıntılıydı. Mutlaka birilerinin yoluna çıkıyordur.

Vala kıkırdadı, abisinin Bağımsız Bölge’dekiler için nasıl bir baş belası olabileceğini biliyordu. O sırada Ani yerinden kalkıp: “Yüce Kâhini görmeye gidiyorum.” diyerek salondan çıktı.

O gidince Vala, “Baba, burada neler oldu? Bir an kendimi Dünya’da sandım.” dedi.

— Emin değilim kızım. Bir süredir durum böyle. Sanki tüm ahengimiz bozulmuş gibi. Siz gelmeden önce bunun Mavi Diyar’la ilgili olduğunu düşünüyordum ama şimdi Kaikara ve Boleslav’ı öğrenince kafam karıştı. Şu anki hissim büyük bir suçluluk duygusu, eminim annen de böyle hissediyordur. Sonuçta Moyar’ın ve Mavi Diyar’ın dengesini bozanlar bizim ailemizden ve bu katlanması çok zor bir durum. Öte yandan biraz düşününce tüm bu olanların içinde bazı tutarsızlıklar ve tuhaflıklar da yok değil. En tuhafı, Moyarlılar olarak daha önce hiç hissetmediğimiz hatta varlığını bile bilmediğimiz duyguları tecrübe etmeye başlamamız. Nasıl oluyor da Boleslav’ın seçtiği yol, bu kadar gelişmiş bir medeniyetin halkını topyekûn olarak, hem de duygusal tepkiler vermelerine neden olacak kadar etkileyebiliyor? Bunların hepsi çok önemli sorular, cevaplarına nasıl ulaşırız, işte onu hiç bilmiyorum ama içimden bir ses, eğer sorunun kaynağını bulamazsak her şeyin daha da kötüye gideceğini söylüyor.

Vala, babasının bu sözleriyle içinde bir anda uyanan huzursuzluk hissinin ne olduğunu çözmeye çalıştı bir süre ama bir türlü bunun adını koyamadı. Sonunda biraz da kendi kendine konuşur gibi, “Ben hep Dünya’da insanlarla birlikte çok uzun kaldığımız için bu duygu değişimlerini yaşadığımızı sanıyordum. Halbuki burada da durum aynıymış…” dedi ve sonra birden gözleri kocaman açıldı, kalbi deli gibi atmaya başladı. Hissinin nedenini bulmuştu ve gerçeğin de bu olduğundan emindi.

— Baba! Neden bilmiyorum ama içimden bir ses bu yaşadığımız durumun daha çok Moyar’la ilgili olduğunu, en azından her şeyin burada başladığını söylüyor. Ve içimde başka bir şüphe daha var ki artık o da şüphe değil, gerçek gibi geliyor. Sanki tüm bunlar daha uzak bir geçmişe, bizden çok önceki zamanlara, o zaman yaşanan bir olaya dayanıyor... Yüksek Moyar’a danışmalıyız.
— Haklısın Vala. Bu hiç aklıma gelmemişti. Gel benimle, Ani’ye yetişelim.

DÜNYA  
MISIR

Aya, kuma ayağını bastığı anda çölün olağanüstü enerjisiyle sarmalandığını hissetti. Her zaman kutsal bir yer olarak bilinen ve büyülü bir enerjiye sahip olduğu söylenen Kahire’ye çağlar boyunca bu dünyada yaşadığı halde ilk kez geliyordu. Burası o kadar etkileyici bir yerdi ki önceki izole yaşamı için kendisine kızdı. ‘Neler kaçırmışım?’ diye kendi kendine söylenirken geçit alanından yavaşça şehre doğru yürümeye başladı. Biraz sonra yaklaşan kartalı algıladı ve çok geçmeden de ulu yolcu şaman kartal Aker’in sesini zihninde duydu:

— Beni bekle! Sakın şehre girme! 

Aya onu beklerken gözlerini kapattı ve şehirdeki enerjileri dikkatle taramaya başladı. Sıcak havaya rağmen şehirde normal olmayan bir hareketlilik vardı, özellikle merkeze yakın bir bölgedeki insanların çoğu gergindi hatta bir kısmı korku içindeydi. Kesinlikle orada bir şeyler dönüyordu. Sonunda, o sırada daha nötr bir enerji yaydıklarından, ilk anda gerçek karanlıklarını hissedemediği, oldukça kalabalık bir grubu diğerlerinden ayırt etmeyi başardı ve hemen onlara odaklandı. Korkunun kaynağı bu grup olmalıydı. Ama nedenini çözemedi çünkü o anda yalnızca bir tür hazırlık içindeydiler ve etraflarındakilerle ilgilenmiyor, onlar için bir tehdit yaratıyor gibi görünmüyorlardı. Yine de Aker haklıydı, onlara görünmeden buradan gitmek en doğrusu olacaktı.

“Gurritler şehirde!” dedi Aker, yere indiğinde.

— Ah, şimdi anladım. Yüzü olmayanlar.
— Evet Aya.
— Burada ne arıyorlar ki?
— Bilmiyorum. Bugün geldiler ve geldikleri görünsün istiyor gibiydiler yoksa kimsenin ruhu duymazdı. Suikast seçeneği eleniyor bu durumda. Zaten hepsinin bir arada olması da görülmemiş bir şey. Aslında bu durum, onların birilerine açıkça bir mesaj gönderdiklerini düşündürdü bana ama kime, işte onu hiç bilmiyorum.

“Büyücü yaşlıları bir şey planlıyor olmalılar. Bunun Boleslav’ın planı olduğunu düşünerek hareket etmeliyiz. Onlara ulaşmak tahminimden de zor olacak. Ama her şey sırayla Aker. Lütfen beni buluşma yerine götürür müsün?” dedi Aya, sonra yerden yükseldi ve Aker’in sırtına indi.

Birlikte yükselirlerken, “Şimdi bana orayı nasıl bulduğunu anlatır mısın?” dedi.

Aya, zihnine akmaya başlayan savaş görüntülerine odaklandı:

100 YIL ÖNCE KAHİRE

Uçsuz bucaksız çölde, şiddetli fırtınanın bile gözlerden saklayamadığı bir vahşet yaşanıyordu. Yüzleri peçeli savaşçılar arasındaki savaş, kumları kan kırmızıya boyamış, fırtınanın savurup sürüklediği kumlar gökyüzünü kızıl bir sis gibi kaplamıştı. Savaş alanı, iki tarafın da verdiği ağır kayıplar yüzünden bir mezarlığa dönüşmüştü. Yine de büyücülerin sayıca üstünlüğü savaşın sonucunu belirleyecek gibi görünüyordu. Aker’in de aralarında olduğu sağ kalan son 12 yolcu şamana karşı yüzün üzerinde büyücü vardı. Yolcu şamanlar bir yandan savaşıp bir yandan da zayıflayan enerjilerini yeniden güçlendirmeye çalışıyorlardı ama etrafları tamamen sarılmıştı.

Büyücüler giderek yaklaşıyor, savaştıkları alan da gitgide daralıyordu. Yolcu şamanların kurtuluş için tek bir şansları kalmıştı, o da yardıma çağırdıkları gökyüzünün görkemli varlıkları olan kartalların vaktinde gelebilmelerine bağlıydı. Fakat şans onlardan yana değil gibi görünüyordu çünkü kartallar yakındaydılar ama büyücüler daha yakındaydı ve tüm güçleriyle saldırıyorlardı. Yolcu şamanlar, sonunda savaşmaktan vazgeçerek el ele tutuşup bir daire oluşturdular. Kartallar gelene kadar kendilerini koruyacak güçlü bir kalkan yaratmaya başladılar.

Akıbetleri henüz netleşmemişti, kalan şu kısa zamanda neler olacağını, yaşayıp yaşamayacaklarını bilmiyorlardı. Bu yüzden tüm yolcu şamanlar birbirlerini saygıyla selamlamaya başladılar. Bu hem bir vedalaşmaydı hem de kendilerini olabilecek her şeye hazırlamak içindi. Aker, en son tam karşısında duran ve turkuaz renginde gözleri olan yolcu şamana selam verdi. Fakat adamın enerjisinde bir tuhaflık hissetti, nedense onun varlığından huzursuz olmuştu. Gözleri bir içgüdüyle onun ellerine kaydı. Ellerinden mavi değil turkuaz rengi bir enerji çıkıyor ve bu enerji diğerlerinin mavi enerjisiyle birleşiyordu.

Az sonra iki enerjinin birleşiminden bir enerji alanı oluşmaya başladı fakat bu durum sanki kalkanı daha da güçlendiriyor gibiydi. Evet, kartallar yetişecekti ve bu sayede büyük bir olasılıkla buradan kurtulacaklardı ama Aker, bu enerjiyi tanımlayamıyordu ve aslında karşısındaki bu adamı da tanımıyordu. Hatta onun bir yolcu şaman olmadığından emindi artık. Daha da huzursuz oldu. Onun kim olduğunu anlamak zorundaydı, dost muydu düşman mıydı?

Bu düşüncelerle cebelleşirken sanki onu duymuş gibi adam bir anda ona döndü ve ikisinin gözleri birbirine kitlendi. Adamın gözlerinde bir tehdit yoktu, bakışları yumuşaktı. Aker, o anda ani bir duygu değişimi yaşadı, adama karşı büyük bir güven, saygı hatta sevgi hisleriyle dolmuştu. Birkaç saniye içinde de onunla ilgili tüm şüphelerinden sıyrıldı. Ancak bu duygusu, turkuaz enerjinin mavi enerjiyi sarmalayıp yok etmeye başlamasıyla yerle bir oldu. Az sonra da yer yarılmaya ve hep birlikte yavaş yavaş kumlara gömülmeye başladılar.

Aker’in gördüğü en son şey büyücülerin gözlerindeki şoktu, sonrasında ise her şey bulanıklaşmaya başladı. Döne döne dibe doğru gömülürlerken yolcuların elleri birbirlerinden koptu. Çok geçmeden hepsi kumun derinliklerinde geride hiçbir enerji bırakmadan yok olmuşlardı. Aker öldüklerinden emindi. Artık bir tek turkuaz rengi gözleri görebiliyordu, o da bir kaybolup bir ortaya çıkıyordu ve kendi de gittikçe daha derine inmeye devam ediyor, canlı canlı gömülüyordu. Ama sorun yoktu, az sonra hepsi bitecekti nasıl olsa. Hayal gibi gelen bir kartal çığlığı duyduğunda turkuaz rengi gözler son bir kez görünüp kayboldu. Aker’in gözlerinin içine kum dolmaya başlamıştı ve sonunda zifiri bir karanlığın içinde kendi de kayboldu.  
Aker alçalmaya başlamıştı.

— Gözlerimi orada açtım. Artık bir ulu yolcu şaman kartaldım. Kartal beni kurtarmıştı.
Aya sessizdi, turkuaz rengi gözlere takılmıştı aklı. O kadar tanıdık geliyordu ki. O enerjiyi biliyordu sanki. Onun düşüncelerini takip eden Aker,
— Aya, bizi oraya o adam sürükledi. İlk başta, içimize sızan büyücülerin bir ajanı olabilir diye düşünmüştüm onun için. Sonuçta tüm yolcuları öldürmüştü ama çöle geri döndüğümde bu düşüncemi çürüten bir manzarayla karşılaştım. Savaştığımız son büyücülerin hepsi ölmüştü. Demek ki adam hepimize düşmandı ama o gün ne yapmaya çalıştığı benim için hala büyük bir muamma. İki tarafta da güçlü konumda kimse yoktu, koruduğumuz önemli bir hazine, kutsal bir güç taşı filan da yoktu. Şaman yaşlılarını bilgilendirdim tabii ki ama onlar da bu olaya ve adamın kim olduğuna dair bir açıklama getiremediler ya da bana söylememiş de olabilirler. Ancak sonradan da bir daha ona dair bir söylenti duymadım. Sanırım bir daha hiç ortaya çıkmadı.

Aya kendi kendine konuşur gibi, “Belki de yalnızca enerjinize ihtiyacı vardı…” dedi. Sonra bu halinden sıyrılıp yeniden Aker’e döndü.

— Orada ne olduğunu neden Nisan ve Mete’ye söylemedin?
— Neden söyleyecektim? Bir önemi mi vardı?
— Aker, orada güçler yok oluyor ve güçle birlikte…
— Yaşam enerjisi emiliyor ve ben kartal olduğum için etkilenmedim tabii ki. Peki Nisan ve Mete oradan ne durumda çıktılar?
— Biraz yaşlanmışlardı, hemen müdahale edebildiğimiz için geriye döndürmeyi başardık. Aker, henüz hiçbir şeye net bir açıklama getiremiyorum ama şu an için yaşlıları oraya gönderemeyiz, gücü korumanın bir yolunu bulamadıkça… Şimdi, oraya nasıl gireceğim?
— Ben seni sokacağım.
— Hayır Aker, yalnız gireceğim. Sen yolu göster.
— Şu küçük piramide benzer çıkıntı... Orası giriş. Ben daha önce gördüğüm için hayal ederek girebiliyorum.
— Teşekkür ederim Aker. Beni beklemene gerek yok.
Aya çıkıntıya doğru yürürken tam olarak ne yapacağını bilmiyordu. Aklına takılan bir düşünceyle cebelleşiyordu o anda, dönüp son bir kez Aker’e baktı ve bir sonraki adımında artık orada değildi.

POLONEZKÖY

— Aya orada çok kaldı Mevhibe! Onu hissedemiyorum.
— Demek ki bir şey üzerinde çalışıyor. Durum umutsuz olsa hemen çıkardı.
— Bilmiyorum ama içimde bir sıkıntı var, ben de gitmeliydim.

Gökçil, Mevhibe’nin onu yatıştırmak için söylediklerini dinlemiyordu artık. Bir şeylerin ters gittiğinden emindi ve beklemek istemiyordu. Dışarı çıktı ve tam o esnada yaklaşan kartalı algılayınca gözlerini gökyüzüne çevirip beklemeye başladı. Mevhibe’nin bir işaretiyle annesinin peşinden dışarı çıkan Nisan da onunla aynı anda gelenin Aker olduğunu algılamıştı. Gökçil sabırsızdı, onun inmesini bekleyemedi,
“Ne oldu Aker?” diye sordu.

— Aya ortadan kayboldu. Geçide girmeden önce bana “Bekleme…” demişti ama ben bekledim ve bir türlü çıkmayınca da peşinden gitmek istedim. Ama içeri giremedim, daha doğrusu öyle bir yer artık yoktu.
— Boleslav mı anne?

Nisan, annesine düşünecek ve o anda yıkılmasını önleyecek bir şeyler vermek istiyordu ama Gökçil ona cevap vermedi. Aker iner inmez “Bilmediğimiz bir şey mi var? Kardeşim oraya girmeden önce olan ya da Kahire’deki durumda bir değişiklik?” diye sordu.

“Aslında evet. Bu sabah Gurritler ortaya çıktı.” dedi Aker ve sonra da olan biten her şeyi, 100 yıl öncesinin hikayesini de ekleyerek olduğu gibi anlattı.

MOYAR

Katya, uzun süredir olmadığı kadar uzun ve huzurlu bir uyku uyumuştu. Yine de uyandığında yorgun hissediyordu. Vala’nın onun için hazırladığı karışımdan bir bardak içince enerjisi yerine geldi. Yaşlıların ne demek istediğini anlıyordu artık. Moyar’a gidebileceğini ama bunun ciddi sonuçları olacağını söylemişlerdi. Umurunda değildi, Korya’nın yanında olmaktan daha önemli hiçbir şey yoktu. Ama yüzünü yıkadıktan sonra aynaya baktığında hayretler içinde kaldı. Yalnızca bir günde yüzünde derin çizgiler oluşmuştu. İçtiği karışım süreci yavaşlatıyor ama durdurmuyordu. Burada geçireceği dört gün on yıl çalacaktı ömründen. Vala, döndüklerinde bunun bir kısmını geri döndürebileceğini söylemişti.

Korya ve Minel’in, bu süreci yavaşlatan karışımdan içmemelerine karar verilmişti. Katya, böylece Korya’nın eğitiminin hızlanarak kısa sürede tamamlanacağını ve önlerindeki belirsizlikler yüzünden de bunun gerekli olduğunu biliyordu ama diğer yandan bambaşka duygular içindeydi.Çocukluğunu zaten yaşayamayan oğlunun, bu döneme ait son yıllarının da ondan çalındığı hissinden kurtulamıyordu. Üstelik genç bir erkek haline gelmesi, kendi annesinden uzaklaşması anlamına da geliyordu. Minel’e her gün daha çok bağlanacaktı ve Katya oğlunu bu sevimli kızdan kıskanacaktı. Kendi kendine gülümsedi. Endişelerinden arınmak için kısa bir dua okuyup Yüce Kâhinin huzuruna gitmek için odadan çıktı.

Bahçeye indiğinde Korya ve Minel’i havuz kenarında el ele otururken buldu. İki üç yaş nasıl da fark yaratıyordu onların yaşlarında. Çocuksu ifadeleri henüz değişmemiş olsa da yüzleri dahil her yerleri uzamış ve ergenliğe ilk adımı atmışlardı.

“Günaydın anne” dedi Korya. İlk fark diye düşündü Katya, “Anneciğim yerine anne.”

— Günaydın Korya, Günaydın Minel.
— Günaydın Katya.

Minel, çok güzel bir kadın olacağının belirtilerini göstermeye başlamıştı. Simsiyah parlak saçları dümdüz omuzlarına dökülüyordu. İri ela gözleri kendinden sürmeli; kirpikleri uzun ve kıvrıktı. Ama Katya’yı en çok onun kendisine olan güveni ve zekâsı etkiliyordu. O anda oğlunun bir daha asla yalnız olmayacağını ve nasıl bir zorlukla karşılaşırsa karşılaşsın bunu hiçbir zaman yalnız başına göğüslemek zorunda kalmayacağını anladı ve Minel’e karşı büyük bir minnet duydu.

“Hazır mısınız?” dedi gülümseyerek.

“Evet.” dedi ikisi de bir ağızdan.

Yüce Kâhin, Mor Sarayı çevreleyen piramitlerden birinin içinde yer alan ve Moyar’ın en kutsal yeri sayılan tapınağında yaşıyordu. Burası yalnızca bir ibadet yeri değil, aynı zamanda bir ilim merkeziydi. Bu tapınakta Moyar medeniyeti ve varoluşlarıyla ilgili tüm bilgilerin bulunduğu devasa bir Moyar arşivi bulunuyordu. Daha ileri bir boyutta olan Yüksek Moyar’a geçme zamanı gelen ve buna karar veren her bir Moyarlı bu tapınağa yerleşir hem fiziksel hem de ruhsal açıdan yolculuğuna burada hazırlanırdı. Bu hazırlığın son mertebesi “Yüce Kâhinlik” makamıydı. Ancak yalnızca bazı ruhani güçlere sahip olanlar bu son aşamaya gelebilirdi ve bu sık olmadığı için de Yüce Kâhin, halefi ortaya çıkana kadar Yüksek Moyar’a gitmeyi erteler ve Moyar’a hizmet etmeye devam ederdi. Yüksek Moyar’la iletişim kurabilen ve arşivlerde olmayan tüm zamanların bilgisine ulaşabilen yegâne Moyarlı olarak görevi ve varlığı çok önemliydi. Tıpkı Korya’nın insanlık için olduğu gibi.

Korya ve Minel’in birlikteliğinin yarattığı gücün dünya tarihinde ve diğer tüm boyutlarda eşi benzeri yoktu ve şimdi Yüce Kâhinin yanında alacakları hızlı eğitim onları hiçbir kâhinin ulaşamadığı bir noktaya taşıyacaktı.

Katya, yanında Korya ve Minel’le birlikte tapınağa girdiğinde İmparatoriçe Ani, Eadrich ve Vala da oradaydılar. Kıyafetlerinden geceyi orada geçirdikleri belli oluyordu. Yine de yüzlerinde en ufak bir yorgunluk emaresi yoktu. Yalnızca biraz tedirgin görünüyorlardı.

“Ah geldiniz mi Katya?” dedi Vala ama gözleri Katya’yı es geçip büyük bir merakla Minel’e dönmüştü. Ondaki değişimi hemen görmek istiyordu. Annesinin merakını hisseden Minel,hemen yaklaşıp poz verir gibi bir süre kendisini gösterdikten ve onun gözlerindeki beğeniyi okuduktan sonra onun elini tutup merakla sorularına başladı:

— Yüksek Moyar’dan ne öğrendiniz anneciğim? Boleslav’a ne olmuş, nasıl olmuş? Ve ne zaman olmuş?

Hepsi, bir yandan hızla büyürken sevimliliğinden ve merakından hiçbir şey kaybetmeyen Minel’in bu halinden etkilenmişlerdi. Minel her defasında onları gülümsetmeyi başarıyordu.

“Her şey sizin zamanınızdan çok önce başlamış, öyle değil mi?” dedi Korya az sonra.
“Sanırım haklı olabilirsin Koryacığım.” dedi Eadrich ve, “Ama Yüce Kâhin detaylar için 7 saattir trans halinde. Biz de meraktan gidemedik, onu bekledik.” diye devam etti.

“Neden bu kadar uzun sürüyor?” diye sordu Katya, hafif şaşkın bir halde. Moyar’da her şeyin çok daha hızlı gerçekleştiğini düşünmüştü.

İmparatoriçe Ani gülümsedi, 
— Her şey o kadar da hızlı gelişmiyor Katya. Yüce Kâhinin zihni o kadar engin bir bilgiyle dolu ki bunların içinden aradığını hemen bulup çıkarması beklenemez. Üstelik bu bilgiler, evrenimizin arşivine kadim bir dille yazıldığı ve ancak bu şekilde hatırlanabildiği için, bir ansiklopedinin içinde yer alan bilgiler gibi anlaşılır olmayabiliyor çoğu zaman. Kadim dilin kelimeleri oldukça gizemli anlamlar içerebiliyor, anlattığı konuya ya da zamana göre bu anlamlar değişebiliyor. Bu yüzden de kahinimiz istediği bilgiye ulaştığında onu doğru yorumlayabilmesi için derin bir farkındalık ve trans haline girip orada yeterince kalabilmeli. Aslında hiçbir güç basit değil.
— Korya için olduğu gibi…
— Evet, o da bilgiye ulaşmak ve doğru anlayabilmek için büyük bir uğraş vermek zorunda.

Ani’nin bu sözlerinden sonra herkes bir süreliğine kendi dünyasına çekildi. Katya, el ele tapınağın içinde dolaşmaya başlayan Korya’yla Minel’i bir süre izledikten sonra etrafını incelemeye başladı. Burası dünyadaki herhangi bir tapınağa ya da ibadet yerine benzemiyordu. Büyük bir kartal ve at heykeli oldukça yüksek tavanlı salonun çapraz köşelerine birbirlerine dönük olarak yerleştirilmişti ve bu heykeller dışında salonda herhangi bir dini obje ya da kutsal bir ritüelin simgesi gibi şeyler yoktu. Ama tüm duvarlar ve hatta tavan bile devasa resimler, en çok da portrelerle kaplanmıştı. Herhangi bir düzeni olmayan birbirinden uzak oturma bölümleri vardı. Başka da hiçbir eşya yoktu. Aslında büyük bir boşluk hissi vardı bu salonda, hem fiziki hem de ruhsal olarak ya da ona öyle geliyordu.

Katya, Moyarlıların nasıl ibadet ettiklerini ve belirli ritüelleri olup olmadığını merak ediyordu. Dua ettiklerini biliyordu ama inançları konusunda hiçbir fikir sahibi olamamış ve sormaya da çekinmişti. “Belki de ölümsüzlerin inanca ihtiyacı yoktur.” diye geçirdi içinden gülümseyerek. Oysa Yakutsk’daki küçük dünyalarında inanç her şeydi. Zor hava şartları insanları sertleştiriyordu belki ama doğaya karşı sınanan hiçbir insan kendinden daha büyük bir güce sırtını dönemezdi. Birden Olga geldi aklına. Katya, yetim kalmış küçücük bir bebekken şansı yaver gitmiş ve hemen evlat edinilmişti ama anne sevgisini gerçek anlamda ilk kez kayınvalidesi Olga’yla yaşamıştı.

İçi özlemle doldu. Aslında o öldüğünden beri ne kadar yalnız olduğu şimdi fark ediyordu. Olga onun en yakın dostuydu ve onun yerini doldurabilecek kimsesi yoktu hayatta. Artık yalnızca Korya için yaşıyor gibiydi. Sanki dünyaya gelmesinin tek nedeni ve amacı oydu. Oğluna canı fedaydı, asla şikâyet etmiyordu ama kendisiyle ilgili daha fazla keşif yapmak ve gerçek amacını bulmak arzusu içindeydi. Ve nedense tüm bu düşünceler, bu ruh hali Moyar’a geldiğinden beri ortaya çıkmıştı.

“Hızla alakalı Katya. İnsan yaşlandıkça kendi varlığını ve amacını daha çok sorgulamaya başlar ve bu çok doğal bir şey. Yani burada Moyar’da olduğun için oluyor tüm bunlar.” dedi sessizce yanına yaklaşan Vala.

Katya donup kaldı.

— Kusura bakma. Seni korkutmak istemedim. Senin zihnine sızıp düşüncelerini dinlemedim kesinlikle ama bu tapınaktaki enerji farklıdır. Yine de bu kadarını ben de beklemiyordum çünkü ilk kez bir insan giriyor buraya. Demek istediğim; düşüncelerin, sen konuşuyormuşsun gibi yankılandı tüm salonda.

Çok utanan Katya hemen dönüp o da duydu mu diye Korya’ya baktı. O sırada Minel’le birlikte salonun en uzak köşesindeydiler ve büyülenmişcesine bir portreye bakıyorlardı.

— Utanma Katya. Sanırım sadece biz duyduk. Öyle olmasa bile düşüncelerinde yanlış tek bir şey bile yoktu. Fazlasını istemeye senin de hakkın var ve bunu Korya da biliyor. Onun buradaki hızlı eğitimi ve büyümesiyle senin görevlerin hafifleyecek ve bir süre sonra sana yalnızca annesi olarak ihtiyacı olacak. Senin de kendine başka bir yol çizme zamanın gelecek.

Katya yavaş yavaş içindeki huzursuzluğun boşluğa düşme korkusu olduğunu anlıyordu. Bugüne kadarki amacı tekti ve hiç değişmemişti. Şimdiyse değişim kaçınılmaz olmuştu. Yüce Kâhin, yüzünde büyük bir yorgunluğun izlerini taşıyarak salona girince düşüncelerinden sıyrıldı ve merakla yerine oturup diğer herkesle birlikte onun konuşmasını bekledi. Kâhin, salonun öbür ucundaki Korya’yla Minel’e yüzünde anlaşılmaz bir ifadeyle bakıp hemen söze girdi,
“Medeniyetimizin başlangıç zamanında, varlığımızın bebeklik evresindeyken, henüz Yüksek Moyar’la bağlantımız yokken ve bizler tek bir boyutta yaşarken Moyar büyük bir tehlike atlatmış… Güçlerimiz yeni yeni filizlenirken içimizden biri tüm gücü kendine istemiş. Bu kadim Moyarlının gücü diğer herkesten çok farklıymış, başkalarının enerjisini kendisine çekebiliyor ve onların güçlerine de sahip olabiliyormuş ve bunu fark ettiğinde de hemen uygulamaya başlamış. Güçleri emilen Moyarlılar ölmüşler ve o daha da güçlenmiş. Fakat sonra öldürmekten vazgeçmiş, sonuçta yalnız başına güç anlamsız gelmiş olmalı. Güçlerini, kendisine bağımlı kalmalarını sağlayacak kadar çekerek Moyarlıları köleleştirmeye başlamış. İşin garip tarafı bazı Moyarlılar bunu kendileri istemişler.

Sonuçta şimdi bildiğimiz şekliyle bir Moyar asla var olmayabilirmiş ancak sonunda onun gücünün etkilemediği iki kişi ortaya çıkmış ve bu iki kişi onu durdurmayı başarmışlar. Bağımsız bir bölge yaratıp onu orada izole etmişler. Evet, bildiğimiz Bağımsız Bölge bu şekilde var olmuş. Onu Tanrı yerine koyan, yönetilmek isteyen ve Moyar’da yaşamayı sevmeyenler zaman içinde bu bölgeye geçmekte serbest bırakılmışlar. O da orada kendi imparatorluğunu kurmuş.

Birkaç çağ geçtikten sonra Moyar’ı yeniden ele geçirmeye çalışmış ancak büyüyen, gelişen ve asla unutmayan Moyar buna hazırlıklıymış ve çok sert bir tepki verilmiş. Savaş olmamış ancak iki bölgenin arası aşılmaz bir kalkanla tamamen kapatılıp, oranın geçitleri de mühürlenmiş. Bundan sonrası ilginç. Bu bilgi bir şekilde tüm Moyar’a unutturulmuş ve arşivlerden silinmiş. Sonra da hem mühürler kaldırılmış hem de kalkan yok edilmiş ve bağımsız bölgeye giriş çıkışlar başlamış ve orasıyla ilgili bugünkü algı yaratılmış.

Mavi Diyar’da ikinci insanlık döneminin başlamak üzere olduğu zamana denk geliyor bunlar. Bir şey daha var; bunları Yüksek Moyar’dan öğrenmedim. Aslında tuhaf bir şekilde nasıl daha önce fark edemedim anlayamıyorum ama orayla olan bağlantımız tamamen kopmuş gibi görünüyor. O dönemin Yüce Kâhini sayesinde öğrendim bunları. Yüce Kâhin, belki bir içgüdüyle ya da başka bir şey yüzünden mi bilmiyorum ama bu bilgiyi bir şekilde saklamayı başarmış. Eğer ufak bir detaya takılıp peşine düşmeseydim onun sakladığı bilgiyi asla bulamazdım. İmparatoriçem, derhal Yüceler Kurulunu toplamalıyız.”

— Bunu hepimiz biliyorduk ve unuttuk, öyle mi? Böyle bir şey mümkün mü? 
Eadrich hepsinin şaşkınlığını ve şokunu dile getirmişti. 
— Peki, bu benim dönemimde mi olmuş?
— Hayır Eadrich. Gabor’un döneminde olmuş.

“Gabor şu anda orada olabilir, yani biz öyle düşünüyorduk ve uzun zamandır da ondan bir haber alamadık. Başı dertte olabilir mi?” dedi Ani.

Sakin kalmaya çalışıyordu ama zorlanıyordu, hayatında ilk kez kendisini biraz uyuşmuş ve gerçekle bağı kopmuş gibi hissediyordu. Duyduklarına bir anlam veremiyordu. Nasıl olur da tüm Moyarlıların hafızası silinirdi. Kimin böyle bir gücü vardı ya da böyle bir güç var mıydı? Tek bildiği bunu yapmanın Moyarlılar için imkânsız olduğuydu.

“Anne, abimin döneminde Boleslav bağımsız bölgeye çok sık gidip geliyordu ve zaman zaman Kaikara’yı da alırdı yanına. Hatırlıyorum da uzun uzun yok olurlardı ortadan. O zaman Gökçil’le takılırdık onlara, orada ateşli aşk maceraları yaşıyorlar sandığımız için. Kaikara güler geçer, Boleslav da hemen konuyu değiştirirdi. Birden aklıma geldi.” dedi Vala.

Ani hatırlıyordu. Yeniden Yüce Kâhine döndü,

— Peki kim bu adam?
— İşte bunu bilmiyoruz, bu bilgi yok, çok denedim ama bulamadım. Yüksek Moyar'a da ulaşamadığımızdan bunu ancak hafızalarımızı geri döndürebilirsek öğrenebileceğiz.
— Peki Moyar’ı kurtaran o iki kişi kim? Burada ya da Yüksek Moyar’da olabilirler mi?

Tam o anda salonun uzak köşesinden koşarak yanlarına gelen Korya çok heyecanlıydı,
“Minel ve bana çok benzeyen iki kişinin birlikte bir portresi var burada!” dedi bir çırpıda.
Yüce Kâhin onu görünce bir an için konuşmakta tereddüt etti yine de o ve Minel sayesinde gerçeğin yakın bir zamanda ortaya çıkacağından neredeyse emin gibiydi. Kaygısından sıyrılarak Ani’ye döndü, “O portre asırlardır burada asılı. Kim olduklarını bilmiyorduk ve tablonun bilgisi arşivlerde yoktu. Yüksek Moyar’a soracak kadar da önemsenmedi, gerçi sorsak bir cevap alabilir miydik hiç bilmiyorum. Zaten artık hiçbir şeyden emin olamıyorum. Aslında bugün de tek öğrenebildiğim; Moyar’ı kurtaran o iki kişi, Korya’nın bahsettiği portredeki genç adamla kadın ve isimleri de Korya ve Minel.”

Hepsi şaşkınlık içinde bu bilgiyi sindirmeye çalışırken Korya Yüce Kâhine yaklaştı.

“Burada, sarayda veya Moyar’da başka bir yerde kim olduğu bilinmeyen turkuaz rengi gözlü bir adamın portresi var mı?”

Ani, o anda ayağa fırladı.

— Sarayda yok fakat şehirde var! Birçok yerde…

Devam edecek

***


Editör: Deniz İmre

NELER SÖYLENDİ?
@
KÖŞE YAZARLARI TÜMÜ
Advert
Yol Durumu
ARŞİV ARAMA