ECE AYHAN ÇAĞLAR / KIRIK BİR DİLİN BİYOGRAFİSİ
(1931-2002)
“Bir Topluma ‘İnsan Toplumu Değil’
Diyen Adama Yalnızlık Düşer”
Bazı şairler şiir yazar bazıları ise var olanı ya da kendi dilini yeniden kurmaya çalışır. Ece Ayhan; ikinci gruba dâhil olmayı seçen, hayatındaki kırıklıkları şiirinin gramatik ya da sessel tonu hâline getiren ender isimlerden biridir.
12 Temmuz 2002’de aramızdan ayrılan Ece Ayhan (Çağlar), Türk şiirinde yalnızca dili dönüştürme cesareti ve sürrealist teknikleri kullanmasıyla değil, şiire yüklediği “sivil” tavırla da ayrı bir yerde durur. Nitekim “İkinci Yeni” yerine “Sivil Şiir” adlandırmasını tercih etmesi şiiri; resmi söylemin dışında kalanların, sesi duyulmayanların ve tarihin kıyısında bırakılanların tanıklığı olarak gördüğünü gösterir. Bu onun; iktidarın, yerleşik kalıpların ve resmî tarihin karşısında bağımsız bir estetik anlayış kurmasının da temelini oluşturur.

Okur, bir sanatçıyı iki kimlikle değerlendirebilir. Biri doğumuyla var olduğu kimliği diğeri ise yapıp ettikleriyle oluşturduğu özel kimliği. Bunlardan hangisini tercih edeceği ya da tercihe hiç bulaşmadan ikisini de sadece “sanatçı” açısından değerli kabul edip bağrına basacağı okurun inisiyatifine kalır. Nitekim okur açısından düşüncelerini Ece Ayhan şöyle açıklar:
“Artık okur’un bana pek yüz vermemesini sorun kılmıyorum kendime. Onların çok büyük çoğunluğunun akıl yürütmelerine, değer yargılarına karşı değil miyim ben kesinlikle? O halde neden yakınıyorum? Aldırma; ben yazıp yayınlayıp durayım.”
O; beğenilmek değil, ifade etmek üzerine felsefesini kurmuştur. Dolayısıyla okurun düşüncesinden çok, okuru düşündürmeye çalışan bir Ece’yi tercih eder.
Zira onun şiirindeki şair; “sivil şairdir, atonaldir, karadır, mordur; bunun yanında badem bıyıklı, iktidar şairi, zararsız şair değil”dir.
Ece Ayhan şiiri; “ayaktadır, aykırıdır, gençtir, en geniş zamanlıdır, kentten içeridir, yalınayaktır, sivil”dir ve sayılanların hepsinden daha fazlasıdır.
Muğla’nın Datça ilçesinde doğan Ece Ayhan’ın çocukluğu, İstanbul’un yoksul semtlerinde geçer. Babası Behzat Bey, mal müdürlüğü görevinden istifa edince Çanakkale’ye yerleşirler. Bu sebeple Çanakkale’nin tarihî yükü, onun şiirinde giderek büyüyecek tarih düşüncesinin ilk izlerini bırakmış gibidir. Aile sonradan İstanbul’a taşınsa da ekonomik durumları pek değişiklik göstermez.
Behzat Bey ve Ayşe Hanım ayrıldıktan sonra da ablası İffet’le annesinde kalmaları hayatlarını daha da kötü etkiler. Elektriğin, suyun, bir lokma ekmeğin dahi olmadığı zamanlar, onun dünya görüşünün oluşmasına zemin hazırlar. Annesi ve ablasının çalışma koşulları hiç iyi değildir, buna rağmen karamsar bir ruh hâli de yoktur:
“Siyah saçlı, kusursuz denilebilecek ağız ve burun yapısında, duru beyaz tenli ve benden beş yıl önce Tekirdağ’da doğan ablam İffet Çağlar, herhalde o zamanlar 17-18 yaşlarında bir genç kız olacak, evden ikindi üzeri yola çıkmıştı. Tünel’le Karaköy’e inecek, oradan da yine yürüyerek Mahmutpaşa’ya çalıştığı Yazgan Çorap Fabrikası’nda gece vardiyasına gidecekti. Gece vardiyasında çalışmak belki yorucuydu ama gündeliği gündüzden biraz iyiceydi. E, ne yapacaksın!”
“Köydeyken adına Güzel Ayşe adıyla bir türkü çıkarılan annem Ayşe Deniz, Tepebaşı’ndaki Lala Birahanesi’ne ya da az ilerde Beşinci Daire’deki Novotni Çalgılı Gazinosu’na “Nezahat” takma adıyla çıkmaya hazırlanıyordu, tam.”
Yaşam koşullarına rağmen isyanı, yoksulluğa sebep olan düzenedir. Düzeni olmayan bir sistemde de kırılmış bir dil yapısı, beklenmedik bir şey değildir aslında. Bu açıdan bakıldığında gözünü açmak isteyen okur için Ece Ayhan, sınırsız bir kelime ve düşünce evreni sunmaktadır.
Gözlemlemeyi hiç bırakmayan şair, ahşap bir evin üst katında işlenen cinayetin kanlı damlalarından yola çıkarak, “Damlalar Damlalar” adlı ilk şiirini yazar. Söz konusu şiir daha sonra Türk Dili dergisinde 1954’te yayımlanır. Farklı kültürleri incelemeye gençlik yıllarında başlayan şair, lisedeyken Elliot ve Beckett gibi önemli isimleri de okumaya çalışır. İstanbul Atatürk Erkek Lisesi’ni bitirmesinin ardından 1959’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yükseköğrenimini tamamlar. 1954’e kadar şiirlerinin yayımlanmaması konusunda şunları söyler:
“Oktay Akbal, Vatan Gazetesi’nin sanat danışmanlığını yaptığı yılları anlatan bir yazısında, ‘Ece’den doksan yüz dizelik şiirlerin olduğu, kalın zarflı mektuplar gelirdi. Okuyucuyu şaşırtmamak için yayımlansın diye veremezdim.’ diye yazdı. Erdal Öz de Türk Dili Dergisi’nde yayımlanmayan otuz kadar şiirimi bulmuş.”
Şiiri görünür olmaya başlarken devlet memurluğu da hayatının önemli bir parçası hâline gelir. 1962’de Deniz Hafize Hanım’la evlenir ve kaymakam olarak atandığı Sivas’ta memuriyet hayatına başlar. Bu yılları şöyle ifade eder:
“Altı yıl kaymakamlık yaptım ve ayrıldım. Sonra da İstanbul’a geldim… Hayır, bir daha kaymakamlık yapmayı hiç düşünmedim. Zaten arızalı bir şeydi. Benim niyetim filan yoktu aslında. Ben haziranda bitirdim okulu. Okulda ‘Âşık olan öğrenci çok iyi ders mi çalışır yoksa dersleri serer mi?” diye münazara olurdu. Ben bir kızı seviyordum ve okul biter bitmez onun yanına Erdek’e gittim, sonra da mecburen kaymakamlık yapmaya başladım.”
Eşi Deniz Hafize Hanım vefat edince tek çocukları Ege’yi eşinin ailesine emanet eder. 1966’da nefes aldığına inandığı tek şehir olan İstanbul’a memuriyetten istifa ederek (etmek zorunda kalarak) yerleşir.
1959’dan itibaren yayımlanan şiir kitaplarında aynı poetik damarı sürdürür. Kınar Hanımın Denizleri’nden, Yort Savul’a, Çanakkaleli Melahat’a İki El Mektup’tan, Son Şiirler’e uzanan çizgide genel olarak hor görülenler, alt sınıfa mensup olanların acıları, onurlu ve dimdik hayatta kalanların çabası göze çarpar. İnsan ilişkilerinin de tarih araştırmalarıyla açıklanabileceğini düşündüğünden şiirlerinde tarih temasına oldukça fazla yer verir. Tarihi anlatırken de önemli ya da önemsiz ayrımına girmeyen şair, sadece büyük anlatılara odaklanmaması yönüyle de oldukça özgündür.
“Atlasları getirin! Tarih atlaslarını!
En geniş zamanlı bir şiir yazacağız” (Yort Savul)

Ece Ayhan’ın şiirleri hayatıyla iç içedir. Babasının mesleği dolayısıyla sık sık yer değiştirmesi, hikâyelerinin çoğunu yarım bıraktığından onu bir arayışa sürükler. “Üç Gencin Kalbi”nde bu hissiyatın izleri görülür:
“Bir gemici tanırım
Kalbini bir limanda bırakmış
Ya kaybolursa?
Ağlar çocukluğundaki gibi
Kalbini almaya gidecek hâlâ”
Çocukluğunda yaşadığı eksiklikler yalnızca yoksullukla sınırlı kalmaz. Bütün bunların yanında küçük yaşta baba figüründen uzak kalması da bir oğul isyanının doğmasına sebep olur. “Mor Külhani” şiirinde bu uzaklığı şöyle dile getirir:
“Dönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın
Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga’ya kaçan
Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu
Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir.
Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler”
“Ve bacadan giren bir adamın kara gece
Ya öldürdüğünü ya öldürüldüğünü de bilerek
Bismillah tû Hafız Post
İnsanoğlu babasızdır”
Babasızlığı tüm insanlığa atfederek kabullenen bir Ece Ayhan vardır artık. Klasik Yunan, İngiliz, Rus, Türk edebiyatlarında da sıkça dile getirilen baba-oğul düşmanlığı bir yazgı gibi onda da karşımıza çıkar.
Şiirinin dili ise okuru şaşırtma, sarsma hatta rahatsız etme üzerine kuruludur. Rimbaud’un da sıkı bir takipçisi olan Ece Ayhan, modern şiirde avangart (öncü) denilebilecek “Apollineire,
ve Cummings” gibi şairleri de takip etmiştir. Bu anlamda Asım Bezirci de “şair çekirdekli” olarak nitelendirdiği Çağlar’ı İkinci Yeni’nin “en özgün, en orijinal şairi” olarak vurgular.
Onu sadece dilsel kullanımı özel kılmaz, aynı zamanda üzerine üç ayrı sözlük hazırlanan tek şair olması da dikkate değer olduğunu gösterir.
Bir röportajında “Dille oynamak nasıl bir duygu?” sorusuna şöyle cevap verir:
“Biz parasız yatılıyız. Sokak çocuğuyuz. Ağzımızın bozukluğu oradan geliyor. Deli kabul edilmişliğimiz oradan geliyor. Her şeye karşıyım. İki tekke vardı benim gençliğimde. Bir doğu tekkesi, Kemal Tahir’in. Bir de batı tekkesi Sebahattin Eyüboğlu’nun. Biz ikisine de gitmedik. Eyüboğlu benim için ‘Şiiri rahat bıraksın.’ demiş. Bırakır mıyım?”
Ağırlıklı olarak tahkiye unsurları etrafında şiirini oluşturan Ece Ayhan, dilsel sapmalarıyla klasik bir düzende okunmaya izin vermez. Kişisel hayatında yaşadığı zorluklardan, toplumsal bağlardan oluşan imgesel bir dili vardır. O aslında “dili yıkmak” için uğraşmaz. Otoriteyi sarsma düşüncesini dilsel oyunlarla eyleme döker sadece.
“İlenç. İşte beni bu selenli harfiyle hiç bırakmıcek olan ilenç, gittiğim her yere götürdüğüm, gittiğim görünmeyen köpeğim ilenç. —Kim benimle arkadaşlık edebilir? Kim?...”
O, bedene bütünsel olarak bakmaz. Beden–gövde bozulmasını bilinçli olarak kullanması varoluşsal bir mücadelede olduğunu da gösterir. Özgürleşmenin, herkesin bir sesi olmasının önemine Yahudilere de atıfta bulunarak “İbraniceden Çizmek” şiirinde dikkat çeker:
“Bacaklarım uzun
nereye gitsem uzun
nereye gitsem gelip beni buluyor
çıkmaz bir sokakta ablam
Bu kente bir güvercin çizmek
güvercinin gözlerini çizmek
bir güvercin
orta çağda bir güvercin tebeşirl.
***
herkeste olsun herkeste bir ses olsun istiyorum
güvercinde bir ses ablamda orta çağda bir ses”
Bir abla figüründen yola çıkarak sıkışmışlığı yok etmeyi, bir kente güvercin çizmekle özgürlüğü var etmeyi, “ablamda orta çağda bir ses olsun” ifadesiyle de özgürlüğün o zamanlarda kaldığını, özlendiğini anlatmak ister. Varoluşsal mücadelesi burada da devam eder.
“Çanakkaleli Melahat" diye bir figür de yaratır ve onuçok özel bir yere koyar. Vazgeçmeyen, direnen bir kadın olarak onu kendine yakın hisseder. Toplum tarafından dışlanan insanlara, ezilenlere o kucak açar. “Çanakkaleli Melahat”aslında tüm kadınların, alçaltıcı bir durumda olmak zorunda kalanların sesidir. Onu şiirde yazmakla belki ilk kez “var” etmiştir:
“Bense, rakı içince kafasını küt küt otomobiline vuran ve çocukluğunda müsamerelere çıkarılmayan Çanakkaleli Melahat’ın bir oğlu olmakla övünürüm. Çanakkaleli Melahat âdeta bir annem. Kendisi yakın akrabalarımdan daha yakındır.”
Karşımızda sesini pek çok açıdan duyurmaya çalışan bir şair vardır. Marksist düşünceden beslendiği dönemler olsa da herhangi bir ideolojiye yaslanmaz, dile getirilmesi gerektiğini düşündüklerini seslendirir sadece. “Meçhul Öğrenci Anıtı” şiirinde, kendisi gibi parasız yatılı okuyan ve ölen bir gencin hikâyesini korkmadan anlatır:
“Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.
***
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler
Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.”
Onun muhalif tavrını, duyarlılığını “Kendi Kendinin Terzisi Bir Kambur” şiirinde Osmanlı tarihine karşı da görürüz:
“Belli ki kaçmıştır çok ağır cezalı bir çocuk
Kurulu zulmün yetiştirme yurtlarından
Çakıyla kazımıştır içerden kapısına
Kuş dillerinde olamaz bir helanın şahlığı mahlığı
Geçme oğlum geçme süründürürler
Namık Kemal köprüsünden insanı”
Şiirin yanı sıra deneme, günlük, anı, söyleşi ve eleştiri türlerinde de önemli eserler veren Ece Ayhan, düşünce dünyasını yalnızca dizeleriyle değil, düzyazılarıyla da görünür kılar. “Defterler” ve “Yeni Defterler”, İsviçre’deki tedavi günlerinin izini taşıyan, umutsuzluk ve içe dönüşün ağır bastığı günlüklerdir. “Başıbozuk Günceler”; sanat, siyaset ve yaşama ilişkin düşüncelerini yansıtırken “Yalnız Kardeşçe”, “Kolsuz Bir Hattat” ve “Hay Hak! Söyleşiler” onun şiire, sanata ve dile bakışını ortaya koyan söyleşilerini bir araya getirir.
“Sivil Şiirler”, “Şiirin Bir Altın Çağı”, “Aynalı Denemeler”, “Dipyazılar”, “Sivil Denemeler Kara” ise Ece Ayhan’ın poetikasını, edebiyat anlayışını ve sivil şiir düşüncesini anlamak açısından temel eserleridir. Özellikle bu metinlerde resmî tarihe karşı geliştirdiği eleştirel bakış açısı belirginleşir; tarihi çoğu zaman “yamuk” ve “yampiri” olarak nitelendirerek görünmeyen insanların hikâyelerine yönelir. Ölümünden sonra yayımlanan “Öküz’lemeler” ve anlatılarından oluşan “Morötesi Requiem” de onun düşünce ve anlatı evrenini tamamlayan önemli eserler arasında yer alır.
Eşini kaybettikten sonra bir daha evlenmeyen şair; 1966’da İstanbul’a dönerek çevirmenlik, redaktörlük, dergi yöneticiliği ve müdürlüğü gibi çeşitli işlerde çalışır. Yaşamının son yılları ise yoksulluk kadar ağır sağlık sorunlarıyla geçer. 1974’te beynindeki tümör nedeniyle işitme ve görme kaybı yaşar, tedavi için örtülü ödenekten yararlanıp İsviçre’ye gider. Organları tahrip olmuştur artık. Verem, felç ve uzun hastane süreçleriyle mücadele eder. Zaman zaman da huzurevlerinde yaşamak zorunda kalır. 12 Temmuz 2002’de kalp yetmezliği nedeniyle hayata veda eder.
Sezai Karakoç’un “yeni şiirin Necatigil”i olarak nitelendirdiği bu değerli şair, yoksulluğun yanı sıra birçok hastalıkla mücadele etse de o, zaten hiçbir zaman maddi meseleler için çalışan biri olmamıştır. Bugün Ece Ayhan’ın ardında bıraktığı şey yalnızca “şiir” değildir. O; bir dilin hangi yaraları, nasıl ifade edebileceğini de gösteren bir yol açmıştır. Bugün bazı ifadelerini anlamakta zorlanıyorsak belki de bunun nedeni; şiirinin karmaşıklığı ya da dilsel kırılmaları değil, işaret ettiği yaraların hâlâ kapanmamış olmasıdır. Bu minvalde “Bir topluma ‘insan toplumu değil’ diyen adama yalnızlık düşmesi” şöyle dursun, ona daha çok kulak verilebilirdi.
***














































