BİYOGRAFİ
Giriş Tarihi : 16-07-2026 18:01   Güncelleme : 16-07-2026 18:06

Tezer Özlü - Eski Bahçede Açan Turuncu Çiçekler / Seher Uslu

Yazan: Seher Uslu -TEZER ÖZLÜ / ESKİ BAHÇEDE AÇAN TURUNCU ÇİÇEKLER

Tezer Özlü - Eski Bahçede Açan Turuncu Çiçekler / Seher Uslu

TEZER ÖZLÜ - ESKİ BAHÇEDE AÇAN TURUNCU ÇİÇEKLER

Gece, bir tül misali hem soğuğun hem sıcağın üzerini örter. Sessizliği bürüyen karanlık, keskin soğuktan ve aşırı sıcaktan varoluşunu tamamlamaya çalışan bir renk misali âdeta gökyüzünde salınır. 
Salınır, salınır... 

Salındıkça bütün izlemler, yeryüzünde savaşır. Ölüm, korku, uçlarda hissedilen duygular, özgürlük, başkaldırı, sınırları aşan ve kalıplara sığmayan bir gök gürültüsü eşliğinde karanlığı mesken tutar. Kalbin kafesinde hisler çarpışınca Anadolu'nun ıssız bir kasabasında sağanak yağmur başlar. 

Sabaha kadar yağan yağmur eşliğinde bir çiçeğin varoluş çabası, toprağa binlerce tohum bırakır. Tüm duyguların çarpışması ile sarı ve kırmızının harmanlandığı bir çiçek; toprağında yaşama tutunma mücadelesi verir. Aslında bu hassah, zarif ruh; doğumunu ve varoluşunu şu sözlerle sulamaktadır:

"Bir ana ve babadan olma değilim. Bir yaban otu gibi Anadolu yaylasında bittim." der. 

Eski bir bahçe, bahçede turuncu çiçekler ve bir Anadolu kasabası... 
İşte şimdi, bahçesinde yaşama kök salan bu turuncu çiçeklerin öz yaşamına konuk olacağız. Etrafı kelimelerle örülü bu bahçenin yaşam konuğu Tezer... 

Bahçedeki her bir çiçeğin yapraklarından Tezer Özlü'yü, onun cümleleri ile anacağız hep birlikte. Sanki evin içinde kendisi, dışarda çocukluğu ve anılarıyla camdan birbirlerini izliyorlar. Heyecanlanıp hızla bahçeye atıyor kendini Tezer Özlü.  Kalbindeki o ritmi bulmak için başlıyor çiçek toplamaya. Bir demet yapıp evin bahçesine oturup karşısında çocukluğu varmış gibi her bir çiçeğin yaprağından kendini anlatmaya başlıyor. 

Bir yaprak koparıp diyor ki: 
"Dört bin nüfuslu bir Anadolu kasabasında dünyaya bakmayı öğrendim. Altı yaşımdaydım. Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettim ve gitmem çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım."

Yapraklar dile gelir gibi âdeta ona, 1943 yılında Kütahya'nın Simav ilçesinde dünyaya geldiğini fısıldıyor. Karşısında çocukluğu da varken heyecanlanıp bir yaprak daha koparır Tezer Özlü. Böylece anılarına ve öz yaşamına yolculuğumuz başlar:

"Bir zamanlar beden öğretmenliği yapmış babam, düdüğünü saklamış. Sabahları çizgili bol pijamasını çıkarmadan düdüğünü öttürüyor: 
-Nazlıydın niçin geldin askere? Haydi kalk! Haydi kalk! Borazan gibi bir sesle bağırıyor."

Babası Sabih Özlü'nün bu sözleri zihninde yeniden yankılanıyor. Bu sesler eşliğinde aniden düşünceye dalıyor ve şöyle sesleniyor var oluşuna:
"Yatakta uykuyu her zaman aradım. Çevredeki tüm sesleri duydum. Ve ışıkları gördüm. Hastanelerin sessiz gecelerinde bile ilerdeki çocuk kliniklerinden gelen çığlıkları işitip uyuyamadım."

Bu korku, çığlık ve uykusuzluğuna merhemi, annesi Nimet Servet'in kucağında buluyor Tezer Özlü. 
"Geceleri anneme sokulunca hem soğuktan korunuyorum hem de yalnızlıktan."

Bahçede bir rüzgâr başlıyor âdeta. Tezer'in elindeki demetten kurumaya yüz tutmuş turuncu bir çiçek düşüyor avucunun içine. Böylesine dalmışken anılarına, kalbi sızlıyor ve şöyle sesleniyor bir çığlık misali:
"Babamla annem arasında hiçbir sıcaklık, hiçbir sevgi yok gibi. Annem onu erkek olarak hiç sevmediğini her davranışıyla belli ediyor. Bütün küçük burjuvalar gibi sorumlulukların zorunluluğu ile bağlılar birbirlerine. Her sabah ve her gece öylesine sevgisiz ki."

Böyle sızlarken içi, aklına birden uzaklar geliyor, çok uzaklar... 
Ve başlıyor yeniden içini dökmeye:
"Ağabeyim rahat, onun özel odası var. Kitaplığı, giysi dolabı, dilediği zaman yakabileceği gaz sobası var. Ayakkabılarını bana boyatıyor. İlkin çamurlarını iyice temizlememi istiyor. Kitapları odasının duvarlarını kaplıyor. Onları çok titiz kullanıyor. İzinsiz almamızı istemiyor. Gece de o çıkar çıkmaz odasına giriyorum. Her gün içtiğim için mi yoksa boşluktaki duyguları yansıttığı için mi hep Sisler Bulvarı'nı okuyorum. Bekleyen gemiler. Uzak limanların özlemi. Düşlenen erişilemeyen sevgiler."

Uzaklar, uzakların çoğul yankısı...
Bu yankıları takip ediyoruz. Tezer, oturduğu yerden kalkıp bahçedeki yere saçılmış turuncu çiçekleri takip ediyor. Ve onun adımları ile uzaklarda başka bir mekâna savruluyoruz. Bu sefer eski bir bahçe ve turuncu çiçekler; bizleri Tezer Özlü'nün ailesinin İstanbul'a taşınmasıyla yeni bir yaşama tutunma yolculuğuna çıkarıyor. Ve o, ailesiyle kaldıkları evini şöyle tarif ediyor bizlere:

"Saraçhane başında başlayan bulvar, ortasında çınar ağaçlarının yükseldiği geniş bir yaya yoluyla Edirnekapı'ya kadar uzanıyor. Yaya yolunun iki yanında kırmızı ve yeşil vagonlarıyla tramvaylar işliyor. Bulvardaki yapıların alt katlarında tek tük dükkânlar ve bir iki banka var. Yolun hemen ortasında, Arnavut kaldırımlı genişçe bir yokuş Çarşamba'ya bağlanıyor. Soldan ikinci sokağın sağa dönen çıkmazında evimiz." 

Bu yaşam denen hikâyede başlıyor anıların sanrısı: 
"Babam yıllar sonra:
“Buldum” diyor. 
-Bu apartmanın adı "Çelebi apartmanı olmalı. 
Bir mermer levhaya bu adı yazdırıp giriş kapısının sağına asıyor. Evin önündeki sokağı kalabalık bir ailenin göz göz odalarında dolaşan gecekondusu kaplamış. Sokağa diktikleri söğüt iyice büyümüş. Yaz aylarında ağacın altında oturuyorlar. Onların gürültüsü ile yaşıyoruz."

Zihninde yarattığı bir düş bahçesinde yaşıyor aslında Tezer. Korkuları, kaygıları, hastalığı, psikiyatri kliniğinde tedavisi, uykusuzluğu, okul hayatı, yurt dışı seyahati, en sevdiği yazarlar, evlilikleri, yazıya tutunması hep bu eski bahçenin içerisinde nefes alıyor. O yaşadığı mücadeleyi tüm gerçekliğiyle eski bahçesinde turuncu çiçekler eşliğinde anlatmaya koyuluyor: 

"Ama karanlık İstanbul gecesinin yağmurlu neminde yalnız yorgunluğumu düşünüyorum. Başka hiçbir şey. İlaçlarım veriliyor. Uzun saatler uykuyu ararken tek yardımcım küçük radyodan dinlediğim müzik. Torelli, Marcello biraz olsun durgun anlar yaşatıyor. Bu hastaneyi kentin diğer klinikleri izleyecek, çeşit çeşit hastalar tanıyacak, kimiyle kavga edecek, kimiyle arkadaş olacağım. Bazen dövüşüp birbirimizin saçını yolacağız. Gülümseyerek kuzu gibi elektroşoka yatmayı öğreneceğim. Kendimi kurtarmak istiyorsam."

Tezer, turuncu çiçeğini yeniden avuçlarına alıyor ruhuna eşlik eder gibi. Güneşe tutarak çiçeği, her şeyi yeniden anımsıyor. 
Avusturya Lisesi'nde okumaya başladığı yılları, Manik depresyon hastalığı ile mücadelesi, 19 yaşında Avrupa yolculuğuna çıkışını, Pavese, Svevo, Kafka'dan etkilendiği yılları, bir bir gözünün önünde canlanıyor. 

Tezer, kendi düş bahçesinde yürürken turuncu çiçeğin aslında kalbinin derinlerinde ne denli bir sızı yarattığını da fark eder böylelikle. İlk evliliğini yaptığı Güner Sümer aklına gelir:
"Birkaç porselen tabak, birkaç tahta sandalye, bir kilim satın alıyoruz. Dantel giysi diktiriyorum. Üzerine saten pardösü giyeceğim. Son anda ablası başıma tüllü bir şapka takacak, Pirko elime bir çiçek demeti getirecek... Ve gerçekten evleneceğim galiba."

Güner Sümer'in Ankara Devlet Tiyatrosu'nda çalışmaya başlamasıyla kendisinin de dergilere, gazetelere, yazılar yazıp çeviriler yaptığı zamanlar bir bir zihninde canlanır Özlü'nün. Her ne kadar zaman geçse de üzerinden hastalığının yeniden nüks etmesiyle birlikte sonra anlar bu çiçeğin niçin bir gün solacağını... 

Eski bahçeden hastane odalarına sızar yaşam denen çiçek. Bir yanda gerçekleri olduğu gibi anlatmasıyla âdeta varoluşuna ayna tutar Özlü. Paris'in Select kahvesinde başlayan beraberliklerinin Şişli'nin bir özel sinir kliniğinde devam eden süreci ve Güner Sümer'e olan hissiyatını şöyle dile getirir:

"Başı her zamanki gibi eğik. Gülümsemeye çalışıyor. Yeşil yapraklı, turuncu çiçekler getirmiş bana. Sevdiğim çiçeklerin başında gelir bunlar."

"Şimdi klinikteki odama turuncu çiçekler getiriyor. Hiç sevmediğim elleri sigara kokuyor. Şimdi eylül. Şimdi o öleli ikinci sonbahar yaklaşıyor... Boşandığımızı bildiren telgraf kliniğe geliyor. İstanbul’a sığınıyorum. Şimdi artık işim, yalnız kalabileceğim bir evim de yok. Birkaç yılda yabancılaştığım İstanbul kentinin büyük boyutları içinde yalnızım."

Tezer Özlü'nün tüm bu zorluklar içinde Güner Sümer'den boşanıp ailesinin yanına İstanbul'a dönüşü, 25'inde yönetmen Erden Kıral'la evliliği, kızı Deniz'in dünyaya gelişi, Berlin'e gidişi, Erden Kıral'la ayrılığı ve  Berlin'de İsviçre asıllı fotoğraf sanatçısı Hans Peter Marti ile tanışması ve onunla evlenip Zürih'e yerleşmesi ile devam eden uzun bir süreç... 
Ve bu sürece eşlik eden hastalığının yeniden uykusundan uyanması... 

1985 yılında Tezer Özlü'ye meme kanseri tanısı konur. Bu sefer eski bir bahçede ve çocukluğunun soğuk gecelerinde değil bir hastane odasında tüm yazdıklarını ve ölümünü çok önceden hissetmiş gibi:

"Bizi saran sıcaklığın. Soğuyan gecelerin. Ve geceleri bürüyen yıldızların. Ve dolunayın. Ve dolunayla birlikte uykusuz kalan insanların. Dolunayla birlikte uykusuz kalınan gecelerin soluk, sisli sabahlarında ölümü bekleyen insanların.
(Ölüm de bir günlük olay değil mi?)"

18 Şubat 1986, Zürih

Yapıtları:

Öykü: Eski Bahçe, Eski Bahçe – Eski Sevgi 
Roman: Çocukluğun Soğuk Geceleri 
Anlatı: Yaşamın Ucuna Yolculuk 
Düzyazı: Kalanlar, Yeryüzüne Dayanabilmek İçin
Senaryo: Zaman Dışı Yaşam 
Mektup: Tezer Özlü'den Leylâ Erbil'e Mektuplar (haz. L. Erbil, 1995), Her Şeyin Sonundayım: Ferit Edgü'ye Mektuplar (haz. F. Edgü, 2010).
Çeviri: I. Bergman'dan Yaban Çilekleri (1965) ve Aynadaki Gibi (1967), H. Böll'den Fotoğrafla Kadın da Var (1971), O. Piatnizki'den Bir Bolşeviğin Anıları (1978).

***

EditörEditör