İtiraf edeyim. Klavyenin başına geçtiğimde genelde bildiğimi sanardım. Ve yazdıkça yeni şeyler öğrenirdim. Konuya başka açılardan da bakılabileceğini keşfederdim. Ama Konfüçyus hakkında böyle değil. Evet, birkaç sözüne farklı yorum yapabilirim. İşte o kadar. Çok fazla sorularım var, itirazlarım. Gerçekten dostların yardımına muhtacım. Hepimiz için, hep birlikte anlamak, anladığımız ile hallenmek çok daha kolay olmalı.
Konfüçyus, doğu uygarlığının en önemli temsilcilerinden birisi olarak kabul edilir. Ölümünden sonra ülkesinde önce prens ünvanı ile yüceltilmiştir. Daha sonra mükemmel hakim, taçsız kral namıyla kutsanmıştır. Çin’de kendi adına tapınaklar inşa edilmiştir.
Hikaye harika görünüyor. Araştırmalarım devam etmekte. Henüz ciddi sıkıntı çektiğine dair bir ifade ile karşılaşmadım. Ama mümkün mü? Veya aksi var mı? Yaşarken takdir edilmiş bir bilge? Bu soruyu iki açıdan da soruyorum. Hem toplumumuz, insanlığımız, kültürümüz hem de bireysel öğrenim sürecimiz, kendimizi bulmamız, gerçeklememiz…
Veya, felsefeci doğulur mu yoksa olunur mu?
Belki de benim problemim budur. Bu sorularla uğraşır dururum. Cevapsız olduğunu bildiğim halde. Herkes kendisince söylebilir tabii ki, kendisini anlatır sadece. Bu nedenle ilerlememiz mümkün olmuyor. Birilerini referans alarak, birilerine rağmen yarım yaşanıyor hayatlar.
Çünkü felsefeci doğulur dememiz, kurtarıcı arayan kolaycılığımızın bir ürünü. Güce tapıcılığımızın, tılsım seviciliğimizin… Gerçekten doğru da olabilir. Ama nereden bilebiliriz ki kapasitemizi, denemeden, deneyimlemeden, sınırlarımızı zorlamadan, kendimize yetinmeye çalışmadan… Veya her doğan olabiliyor mu, kim bilebilir? Ya olmadığını bilen bulunur mu?
Sokrates’in gözlerinden bakıyorum sanki hayata. Bilmediğimi öğrenmek… Oysa Konfüçyus’u konuşuyoruz. Ona sormuş olsaydık, bilge kimdir? Sanırım; “Hayatı akışına yaşayan kişidir” derdi. Direkt böyle bir sözü olmasa da sözlerinden çıkarılabilecek bir ilke, bakış açısı da budur.
İnsanlığımızı bu anlamda üç gruba ayırmak mümkün. Problemleri ya görmeyiz ya çözeriz ya da çözümü başkalarından bekleriz.
Göremiyorsak sorumlu değiliz. Sorumluluk aldığımızca çözebilmemiz mümkün. Başkalarından bekliyorsak asla çözülmeyecek…
Sorumlu olmayanlarla sorumluluk alanları ayırt etmek mümkün değil. Çünkü problemi görmek değildir çözüm. Ancak görmeden de çözülemez. Birisi görmez diğeri kendisince bir ders alarak doğru şeyleri yapar, dışarıdan bakan aralarındaki farkı bilemez.
Birilerinin bazı şeyleri farklı yaptığında hayatın mutlu mesut yaşanacağına inanmak… Bu onulmaz hastalığımızı öğrenme sürecimizin bir parçası olarak ele alabiliriz. Herkesin kendisine özel, saygı gösterilmesi gereken. Böyle söyleyerek kendime torpil mi geçiyorum yoksa? Çünkü bunlardan birisi de benim.
Evet, büyük bir kaza yaşanmış olabilir. Canlar yanmıştır, acılar büyüktür, kayıplar vardır. Ama hiçbir şey sürpriz değildir. Şoföre insanlık tarihimizin gelmiş geçmiş en ağır cezasını vermek o kazanın bir daha olmamasının garantisi olamaz. Herşey dün, güle oynaya aldığımız kararlarımızın, rahatımızı bozmamak adına bazı şeylere gözlerimizi yummalarımızın bir sonucudur çünkü. Çözüm herkesin şoför olması da değildir. Sadece kendimiz olmak yeterli. Veya küçük dairede yapılması gerekenler varken büyük daire ile ilgilenmek zevkli olsa da sonuçsuz.
Herhangi bir konunun bizi ne kadar ilgilendiğinin ölçüsü, etkimiz ile orantılı. Alınacak kararda bizim görüşümüz ne kadar önemsenmekte? Veya biz, aldığımız kararlarımızda etkenleri ve etkilenenleri ne kadar değerlendirebiliyoruz?
Konfüçyus, bu ve benzeri tüm sorulara cevaplarını bulmuş olmalı. Çünkü insalığımızın kilometre taşlarını, herkesin anlayabileceği sadelikte, hemen alıp kullanabileceği kolaylıkta ortaya koyuvermiş.
Bilge hayatta iken neden takdir görmüyor? Benim aklım bu soruda kaldı. Ama Konfüçyus’un bunu umursadığını sanmıyorum. Onu konuşuyorsak eğer, takılmamalı.
Dilek Tuna Memişoğlu
Canım Çocuklar
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı 3-Gölge Güçlerin Yüklelişi
Ebru Bozcuk
Rağmen Yaşamak
Mehmet Şahan
Başak ve Saman
Hakan Cucunel
Salı
Yusuf Sarıkaya
Ak Köprü (Â Köprü)
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Aile Büyük Bir Birey Birey Küçük Bir Ailedir
Musa Aşkın
Hisler mi Köreldi
Gevher Aktaş Demirkaya
Dumlupınar Denizaltı Hazin Öyküsü ve Ona Yakılan “Ah Bir Ataş Ver Cigaramı Yakayım” Ağıdının Kaynağı
Sedat İlhan
Yapay Zekâm
Deniz İmre
Korkunun Sesi Vardı
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Hızır Dokundu
Serhan Poyraz
Hemingway’in Kadınları / Naomı Wood
Nevin Bahtişen
Mutlu Yarınlar İçin
Hamiyet Su Kopartan
Kâbe'de Hacılar
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ahmet Furkan Demir
Hiss-i Urfa
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar