Sokağın bana ilk hediyesi. Tabii ki görünen. Görünmeyeni bilmek mümkün değil. Bir kelebeğin kanat çırpışının okyanusta fırtınalar koparabileceğine inanırım. Veya bir sanatçının sanatını kendisi için yapmasının önemine. Bilmeye çalıştığımızda, diğerlerinin takdirleriyle motive olduğumuzda kabiliyetlerimizi keşfedebileceğimiz, geliştirebileceğimiz bir ortamı asla bulamayabiliriz. Bir o yana, bir bu yana savrulur, karga misal, kendi yürüyüşümüzü bile unutabiliriz.
Onun dikkatini çeken ne idi bilemiyorum. Sokakta birisi, elinde bir broşür, soru sormakta. Korkak, ürkek, acemi… Acımış bile olabilir. Belki de bu nedenle bulduğunu sandıkları ile tanıştırma gayretinde. Düşünce sistemini kabul edivereceğimden o kadar emin. Hayata dair denklemlerinde hiçbir açık nokta yok. Öyle sanıyor. Öyle sanıyorum.
Yakınlarda bölgesel bir toplantıları varmış, davet etti. Bir başka dostumla birlikte orada idim. İlginç bir ortamdı. İnsanlığımız…
Önce dostumdan başlayayım. Toplantı sonrasında kritik etti. Kendisini dinsiz olarak tanımlamakta. Eğer birisini seçmesi gerekirse Budistliği tercih edermiş. Ne diyebilirim? Müslümanlığı o kadar iyi temsil etmişim ki, özgürce yaşamakta, denilebilir mi? Çünkü özgürlüğü sunmak böyle. Gafilce yaşarız ama böyle bir ortam nasıl sunulur, neler verilir, ne kadar sabredilir, bilinmez. Veya tam tersi. Yaşantımda Müslümanlığın izini bile bulamamış, görememiş, gösterememişim.
Sahi, bir Müslüman nasıl yaşamalı?
Ortam okumam tamamen benim düşünce dünyamla, kurmaya çalıştığım dengelerimle ilgilidir. Pozitif insanlar toplanmışlar. Yüzlerde tebessüm. Sanki başka bir alemden gelmişler, başka bir alemde yaşamaktalar. Hiçbir problemleri yok. Veya problemlerine çözüm olarak gülebilmeyi görmekteler. Son günlerde bu ifadeyi kullanmaya başladım ben de. Nereden takıldı dilime bilemiyorum. Gülebiliyorsak eğer her şeye rağmen, ümitvar olabiliriz gelecekten…
Bir kişi sürekli müzik eşliğinde bir kaç kelimeyi tekrar etmekte. Meditasyon… Kendimizi hiç yabancı hissetmedik. İlgilenmek, yalnız bırakmamak için söylenen “hoşgeldiniz”ler dışında. Toplantı coşku ile başladı. İlk kez gelenler, uzaktan katılanlar alkışlandı. Sonra kadın ve erkek, iki konuşmacı sunum yaptı. Ve sorular...
Konuşulanları tam anlayamadım. Ama kadınlara dair bir soru kadınların konumunu sorgulattı. Bu hamur çok su götürür. Umarım bir gün derinlemesine bir tartışma imkanı bulabiliriz. Gerçeği arayan üç-beş dost ile.
Herhangi bir inanç veya yönetim sistemi, ihtiyaçlarımızı veya ihtiyaç sandıklarımızı bir şekilde karşılıyor olmalı. Aksi halde var olabilmesi, devam edebilmesi mümkün olamaz. Bu nedenle diğerlerinden korkmanın, tanımlamanın, tekfir etmenin hiç bir anlamı yok. Sadece bazı yanlarımızı görememek, ihmal etmek olur bu. Tamamlanmak istiyorsak eğer, neye inandığımızı veya inanmadığımızı merak ediyorsak onlarla bir araya gelmekten çekinmemeli.
Herkesi Buddha olarak görmeleri bana herkesi Hızır bilmek kriterimizi hatırlattı. Ama sözde değil de özde işler nasıl yürüyor, bilemiyorum.
Herkesi Hz Hızır bilmek… Yapılanı hata görmemek. Hikmet bile aramamak. Bu aslında öncelikle iç dünyamızla, dengelerimizle ilgili ve bizim için gerekli. Hayatımızı akışına yaşayabilmek, korktuklarımızdan emin olabilmek, yapmak istediklerimiz için güç toparlayabilmek, kelimelerimize tılsım katabilmek…
Herkesi Hz Hızır bilmiş olsa idik anlatma gayretimiz (hastalığımız) olur mu idi? Anlamadan, anladığımızı hissettirmeden… Arayışlarından habersiz. Bulduğumuzu sandıklarımızla boğar mı idik dostlarımızı?
Dostum beni Budist yapmaya çalışıyor. Öyle sanıyorum. Ben ise heyecanlıyım. Tamamlanmak üzere bir adım daha ilerleme fırsatı var önümde. Budistlikle ilgili ansiklopedik bir yazı okudum bu arada. İnsanlığımızın özeti gibi. Tüm inanç sistemleri bir şekilde bu kaçınılmaz süreci yaşamışlar. Alaylı – mektepli kavgası. Gücün yönetmek arzusu. Bilgeliğe ilginin güce evrilme meyli… Herkesin belki aynı şeyleri görmelerine rağmen duygularını kendi kelimeleri ile ifade etmeleri. Veya herkesin duyduklarına kendilerince anlam vermeleri. Aslında burada herhangi bir problem yok. Herkesi Hz Hızır bildiğimiz sürece…
Tekrar görüşeceğiz. Bunu ben de istiyorum. Nasıl argümanlar sunacak, merak ediyorum. Keşke sadece oturup birer kahve içebilme erdemimiz olsa. Dengelerimize, değerlerimize saygı ile.
Neden bilinmezleri bilmeye, kabul ettirmeye çalışıyoruz ki? Oysa ihtiyacımız olan şey sadece yürekten gelen bir “Nasılsınız?“ sözünü duyabilmek…
Sedat İlhan
Yeni İşim-2
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı 28 / Yedi Diyar Yedi Savaş
Musa Aşkın
Veda Edebilmeyi Bilmek
Ebru Bozcuk
Yılkı Atları
Ahmet Furkan Demir
Teknofest Güneydoğu
Hüseyin Uyar
Distopya
Serhan Poyraz
Kırmızı Pazartesi / Gabrıel Garcıa Marquez
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Bütün Mesele
Cengiz Hortoğlu
Evine Hoş Geldin
Suna Türkmen Güngör
Bugün de Buradayım
Dilek Tuna Memişoğlu
80'ler Bizim Rengimizdi Bizim Zamanlarımızdı
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Hakan Cucunel
Avrupa Düşünce Dünyasına Bir Bakış
Deniz İmre
Normali Neden Kutsuyoruz
Nevin Bahtişen
Yarım Kalan ve Ufuktaki Düşler
Şükrü Doruk
Şiire Dair
Hamiyet Su Kopartan
Türkçemizin İncelikleri (I)
Mehmet Şahan
Paylaşmak /3
Gevher Aktaş Demirkaya
Perde Arkasındaki Söz Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar