Bu soruya cevap bulabilmek için binlerce ciltlik kitaplar yazılmış. Yine de yeterli gelmiyor ki, dostlarla sohbetlerimizde cümleler cümlelere, tecrübeler tecrübelere eklenirken yolumuz bu soru ile kesişiyor. Nedendir acaba? Bilmiyor muyuz, yetinmiyor muyuz, kabul edemiyor muyuz, yaşanmışlıklarımızı açıklayamıyor muyuz? Aradığımız ne ola ki?
İlmine itimat ettiğim bir şahsın, Kuran’a göre insan psikolojisinin henüz yazılmadığını söylediğini duymuştum. Birkaç dostuma, “İnsanın formülüze edildiği kaynaklar nelerdir?“ sorumun cevapsız kalması, duyumumun doğruluğunu tasdik eder.
Trajikomik… İnsanız ama insan nedir sorusuna verebileceğimiz kapsamlı bir cevabımız yok. Kuran’ın tüm insanlara rehber olduğuna inanıyoruz ama insanı Kuran’da aramıyoruz. Çok iddialı sözler söylediğimin farkındayım. Doğru bile olsa cevap bulamadığım sürece anlamsız. Belki de tanımlara sığmayan bir varlığı keşfetmeye çalışmaktır halimiz. Veya herkesin sadece kendisi için bulabileceği bir sırdan bahsediyoruz. Öyle bir sır ki, gözümüzün önündeki gözlüğümüzü arıyoruz, köşe bucak, fellik fellik, sanki. Belki de gerçeğimiz o kadar çok basit ki, kabul etmekte zorlanıyoruz.
Tarihe geçmiş bir sürü ilim adamı, filozof. Sözleri ile sözlerimizi süsleriz zaman zaman. Onlara rağmen düşünüyorum, yazıyorum, söylüyorum, tartışıyorum, irdeliyorum… İnsanlığımız hakkında bir kaç cümle, kendime ait, hissiyatımdan. Kabul edememek midir halim yoksa ancak kendimizin keşfedebileceği realitemiz midir yaşadığım? Tastamam kapsayabilmem mümkün mü? Nereye kadar ilerleyebilirim? Hiçbir önemi yok. Kaosun, kavganın, savaşın bir parçası olmamak üzere insanlığımızı bilebilmek bir zorunluluk. İstiyorum, kendim için. Dostların katkıları ile tamam olabilir ancak.
Çünkü bir insan olarak insanlığımızı bilememek bazı hatalara yol olabilir. Mağduriyetler yaşayıp adına kutsal çile dememiz bile mümkün. Evet, medeniyet, huzur, mutluluk, başarı bir takım bedeller istemekte. Bu kesin. Ancak şu var ki, iç dünyamızda huzuru bulamadığımız sürece masumane hedeflerimiz bir hayal olarak kalmaya mahkum. Tüm uğraşlarımız, kan revan yollara düşüşlerimiz sonuçsuz. Dön dolaş aynı yer…
Tanımlarımız… Bizim bakış açımızın, ufkumuzunun, kapsayıcılığımızın izlerini taşır. Maslov’un ihtiyaç üçgeni üzerinden yürüyelim. Fizyolojik ihtiyaçlarımız öncelikli. Yeme, içme, nefes alma, uyku, sağlık, cinsellik… Üçgenin en üstünde ise kendimizi gerçekleme yer almakta. Erdemli, gelişmeye açık, içten, problem çözücü, hakikati kabul eder… Yanlış denilemez. Ama doğru denilebilmesi için “Olursa ne olur, olmazsa ne olur?“ sorularının cevaplarını aramayı tercih ederim.
Maslov’un mantığı ile fakir bir insan grubunu ele alalım. İmkansızlıkları önüne serelim. Bu insanlar kendilerini gerçekleme evresine geçebilirler mi? Veya bunun tersi. Kendilerini gerçeklemek üzere bir takım aktiviteler yapanları göz önüne alalım. Tüm kaynaklarını kaybettiklerinde, belki özgürlüklerini bile, sizce neler gözlenebilir? Aslında soruyu şöyle de sorabiliriz. Sadece zengin insanlar mı kendilerini gerçekleme evresinde yaşarlar? “Burayı dünyanın en iyi çöpçüsü temizledi“ diyerek gurur duyan birisinin bu duygusunu elinden çekip almalı mıyız? Bunu başarabilir miyiz? Bence hayır. Deniyor olmak vahşiliktir hatta. Bu vahşete rıza gösterilmesi milyonlarca insanın acı çektiği, aç kaldığı savaşlara yol olabilir.
Anlaşılan o ki, Maslov kendi bakış ufkuna göre bir tanım yapmakla kalmamış aynı zamanda sadece dış dünyamıza göre değerlendirme yapmış. Başka ne var ki, diyen çıkmaz umarım. Çünkü bunu açıklamakta zorlanacağım. Adına iç dünyamız deyip geçiverdiğimiz… Yunus’un “Bir ben vardır bende, benden içeri“ ifadeleriyle. Benliğimiz belki de. Duygularımızın cümbüşü… Vicdanımız, aklımız, mantığımız, sevgiyle beslenebilen kalbimiz. İç huzurumuz, arzularımız, arayışlarımız…
Burada bir soru gelebilir aklımıza, gelmeli de. Tanımlarımızın doğru kabul edilebilmesi için tüm insanları kapsaması gerekir mi? Veya bu mümkün mü? Belki de değildir. Her ne olursa olsun tüm çalışmalar bir adımdır, ilerlemedir. Ret edilmemeli. Ancak mümkün olduğunca paradokslarımızı açıklamaya gayret etmeli. Kullanım klavuzunda sayfalar dolusu şartlar bulunan bir el feneri ile hayat yolculuğumuzu mutlu mesut yaşayabilmemiz mümkün olmayabilir. Öyle bir ışığımız olsun ki, enerjisi hiç bitmesin. Suda, havada, yerin altında, üstünde, gece, gündüz, yakıcı sıcaklarda, dondurucu soğuklarda…
Yolumuz hep aydın olsun.
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Gevher Aktaş Demirkaya
Gelincik Çiçeğinin Bize Anlattıkları
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı -11 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /3
Deniz İmre
Küçük Bir Ülke
Serhan Poyraz
Kadınlar / Charles Bukowski
Nevin Bahtişen
Yazdıkça İyileşir İyileştikçe Yazar
Dilek Tuna Memişoğlu
Bayram Hoş Bir Sadâ
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Mehmet Şahan
Paylaşmak /2
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar