"Ne zaman bu hüzünlü karanlığın içinde kaybolsa elinin bir hareketiyle bu karanlığı onun zihninden kovalıyordu. Bir mucizeydi Yula ve işte yine bunu yaparak Boleslav’ı rahatlatmış ve hüznünü dağıtmayı başarmıştı."
SONSUZLUĞUN FREKANSI - Gölge Güçlerin Yükselişi
4.BÖLÜM
YANGİLER
YEŞİLKÖY
BOLESLAV ve GÖKÇİL
“Nereye kayboldu bu kadar insan? Yaşlılar yok, Gökçil, kızları, Alp, Mete… Hiçbiri yok. Bu nasıl oldu biz fark etmeden?”
Boleslav, Dalya ve Gorya’yla birlikte çatı katındaki ofisindeydi. Kullandığı hiçbir güç işe yaramamış ve aradığı hiç kimseyi bulamamıştı. Kızlardan çıt çıkmıyordu çünkü artık ikisi de Boleslav’dan korkmaya başlamışlardı. Onların giderek büyüyen korkularını hissettiği anda Boleslav’ın öfkesi bıkkınlığa dönüştü; zayıflığa dayanamıyordu. Kendini bir külçe gibi koltuklardan birine bıraktı ve “Çıkın!” dedi.
— Ama…
— Çıkın dedim.
Sert ve kararlı yüz ifadesiyle sakin sesi hiç örtüşmüyordu ve kızlar bunun annelerinin en tehlikeli hali olduğunu biliyorlardı. Ona üçüncü kez tekrarlatmadan kendilerini dışarı attılar.
Yalnız kaldığı anda Boleslav’ın gözlerinin önünde bir yüz belirdi. İşte yine oluyordu, Yula’nın yüzü geri gelmişti. Sanki tam karşısında duruyor gibiydi ve gözlerini bile kırpmadan ona bakıyordu. Bir süredir ona musallat olan bu güzel yüz artık onu sinirlendirmiyor, tersine sakinleştiriyordu. Gümüş taşı uyandırdığından beri, önceleri çok nadir ve bir sisin içindeymiş gibi hayal meyal görüyordu onu fakat sonra giderek daha sık görmeye başlamıştı; Yula’nın yüzü her defasında daha yakına gelerek sonunda da sisin içinden tamamen çıkmıştı. Sanki artık bir hayal değil, gerçekti. İşte yine onu ilk gördüğü o gündeki gibi heyecan dolu kocaman gülümsemesiyle karşısındaydı. Ama Boleslav, o tam karşısında dursa da onun gözlerinin içine bakamıyordu çünkü Yangi Diyarı’ndaki o gün ve onun cansız bedeninin görüntüsü aklından çıkmıyor ve büyük bir suçluluk duyuyordu. Yula ise, Boleslav ne zaman bu hüzünlü karanlığın içinde kaybolsa elinin bir hareketiyle bu karanlığı onun zihninden kovalıyordu. Bir mucizeydi Yula ve işte yine bunu yaparak Boleslav’ı rahatlatmış ve hüznünü dağıtmayı başarmıştı. Sanki en yakın dostuydu ve güvenebileceği tek varlıktı.
Gökçil, Boleslav’ın zihninde beliren, hiç tanımadığı ama adının Yula olduğunu duyduğu bu yüzün, onun üzerinde ne kadar pozitif bir etkisi olduğunu görünce çok şaşırdı. Yula her göründüğünde, kız kardeşinin o eski ışık saçan iç güzelliğini ortaya çıkarıyordu. Fakat biraz sonra, onun görüntüsü ortadan kaybolunca Boleslav yine değişken ruh hallerine girmeye başladı. O ışık saçan halinde çok kalamadan bir şekilde yeniden karanlığa döndü.
Tuhaf olan şey, karanlıkta da çok kalamamasıydı. Buradan da ikisinin arasında bir yere; zihninin daha pasif kaldığı nötr bir dinlenme haline geçti. Bu döngü sürekli tekrarlanırken Gökçil, kardeşinin artık bu geçişlerden yorulmaya başladığını hissetti. Boleslav, gerçekten de yorulmuştu ve sonunda bir şekilde zihnini durdurarak döngünün son aşamasında, pasif dinlenme halinde kalmayı başardı. Öfkeli değildi artık; herhangi bir planı yoktu o anda; mutlu ya da hüzünlü de değildi; hiçbir şey hissetmiyordu ve zihninde tek bir düşünce bile yoktu. Onun bu derin sessizliğinde, Gökçil, onu ne kadar çok sevdiğini hatırladı ve onunla konuşmak için büyük bir özlem duydu. Hatta bir an için bunu gerçekten yapabileceğini ve Boleslav’a ulaşıp onu geri kazanabileceğini bile düşündü. Eğer mor Yangi taşının uyarısı olmasaydı enerjisini serbest bırakacak ve sonra da kardeşine sımsıkı sarılacaktı. Ama taş, “Şimdi değil.” diye fısıldamıştı sanki kulağına…
Boleslav, biraz sonra, sanki aklına bir şey gelmiş gibi oturduğu yerde birden doğruldu ve cebinden gümüş bir taş çıkardı. Sonra da yeniden arkasına yaslanıp parmakları arasında dolaştırdığı bu taşı, gizemini çözmeye çalışıyormuş gibi dikkatle incelemeye başladı. Bu gümüş taşın ortaya çıkması Gökçil’in cebindeki mor taşı da hareketlendirmişti. Çok geçmeden, mor taşın enerjisinden, Gökçil, bunun da bir Yangi taşı olduğunu anladı. Gümüş taş, tam o anda göz kırpar gibi bir kez yanıp söndü, sanki o da mor taşın varlığını fark etmişti. Taşların bir araya gelmek istedikleri aşikardı ama Gökçil kendini açık etmeden gümüş taşı Boleslav’dan nasıl alabileceğini bilmiyordu. Fakat hiçbir şey düşünmesine gerek kalmadan gümüş taş, onu duymuş gibi Boleslav’ın avucunda bir kez daha parlayıp hareket etmeye, sonra da yere düşüp Gökçil’e doğru yuvarlanmaya başladı. Onun tam önünde durup söndü.
Boleslav, bu taşı ve gücünü asla tam olarak anlayamamıştı. Onunla neden kaldığını ya da gücünü kullanmasına neden izin verdiğini de bilmiyordu. Aslında taşın istediği anda ortadan kaybolabileceğinden neredeyse emin gibiydi. Önünde sonunda gidecekti ama bir şekilde zamanını bekliyordu sanki. Gümüş taş, bu düşünceleri onaylar gibi bir kez daha yanıp söndü ve aniden ortadan kayboldu. Boleslav, tam o anda son bir kez daha Yula’nın yüzünü gördü, sanki ona veda eder gibiydi. O da içinden ona veda ederken, zihninde hiç beklemediği birinin sesini duydu.
“Beni özledin mi?”
Gökçil, Boleslav’ın zihnindeki sesi duymuştu ama ne olup bittiğini merak etse de cebinde bir araya gelen taşlar, sabırsızca ona hareket zamanının geldiğini söylüyorlardı. Taşların talimatları çok açıktı ve Gökçil, görevinin önemini hemen anlamıştı, vakit kaybetmeden gitmek zorundaydı.
“Düşmanı yenmenin tek bir yolu var. Diğer bütün taşlar bir araya gelmeli ve zaman kalmadı. Şimdi!” diye fısıldamıştı taşlar.
Gökçil bu düşmanın kim olduğunu bilmiyordu, taşlar onu göstermemişti ama içinden bir ses onun Boleslav olmadığını söylüyordu.
MOYAR
LADY PURPLE
Bağımsız Bölge’nin kraliçesi Lady Purple, ihtişamlı mor kıyafetlerinin içinde ve başındaki parlak mor taşlarla süslü tacıyla 17. yüzyıl Avrupa’sının saraylarından fırlamış gibiydi. Yüceler Kurulu salonuna girdiği anda sesler önce yükselmiş sonra azalarak tamamen kesilmişti. Lady Purple, yarattığı etkinin farkındaydı, varlığının ve çekiciliğinin iyice sindirilmesi için balo salonuna herkesten sonra giren bir kraliçe edasıyla ve sinir bozucu bir yavaşlıkta yürüyordu. Bu arada da olabildiğince çok göz teması kuruyor ve kızgın bakışlara gülümseyerek karşılık veriyordu. Sonunda İmparatoriçe Ani’nin yanına vardığında kibarca öne eğilerek selamını verdi ve gözlerini onun gözlerine dikerek beklemeye başladı.
— Hoşgeldiniz Lady Purple! Ziyaretinizin nedenini açıklamak istersiniz herhalde.
İmparatoriçe Ani, soğuk ve mesafeliydi yine de sesi yeterince nazik çıkmıştı.
— Anlıyorum. Beni kendinizle eşit görmüyorsunuz. Olsun,sorun değil. Farklı dünyaları seçmiş olsak da sizin gerçek ve asil bir Moyarlı olarak benim kadar zor bir hayatınız olmadığından benim kadar anlayışlı olmanızı da bekleyemem.
— Moyar’da hiç kimse bir başkasından üstün değildir. Bu Bağımsız Bölge için de geçerlidir. Özellikle şimdi, her şeyi hatırladığımız için ve kendi seçiminizle oraya gidip köle olmayı kabullenmiş olduğunuzu bildiğimiz için, size karşı fazlasıyla anlayışlıyız. Geçmişte böyleydi. Şimdi de bir şey değişmedi. Hepimiz eşitiz.
Lady Purple, bunun böyle olmadığını ve küçümsendiğini düşünüyordu. Moyarlılar bilinç düzeylerini yükselterek ileri bir boyuta; Yüksek Moyar’a geçmek ve hep gelişerek ileri gitmeye odaklıyken Bağımsız Bölge’nin Moyarlıları varolmanın, gücün ve ölümsüzlüğün sefasını sürmekten başka bir şeyle ilgilenmezlerdi. Bu yüzden, Bağımsız Bölge Moyarlıları “gerçek” Moyarlılar tarafından daima küçümsenmişlerdi ve aslında değişmeyen tek şey buydu. Bu küçümsenme Lady Purple’ın umurunda bile değildi. Moyar’dan çekinmiyor, korkmuyordu ve hakkı olanı almak için orada olmaktan da utanmıyordu. Ama Emon, artık onun için de bir tehditti.
“Artık bunların hiçbir önemi kalmadı. Bağımsız Bölge, gerçekten bağımsız olmak istiyor. Köle olmak istemiyoruz.” dedi Lady Purple; az evvel düşündüklerini, zihnine rahatlıkla sızan İmparatoriçe Ani’nin duyduğundan emin olunca.
Ani, gülümsedi.
— Aslında siz kendiniz köle olmak istemiyorsunuz. Bağımsız Bölge halkı sizin köleniz olmaya devam edecek.
Lady Purple’ın gözleri hayretle açıldı.
— Ama imparatoriçem, benim öyle güçlerim yok ki. Ben yalnızca basit bir yöneticiyim.
Ani, karşısındaki kadının hırslarını rahatlıkla okuyabiliyordu. Lady Purple, düşüncelerini saklamıyordu bile ve haklıydı; onun Emon gibi güçleri yoktu. Bağımsız Bölge’nin halkını, eğer kendileri bunu tercih etmezse köleleştiremezdi.
— Peki Lady Purple, bunları daha sonra konuşabiliriz. Asıl mevzuya gelirsek…Neden buradasınız?
— İmparatoriçem! Değerli Yüceler Kurulu üyeleri!
Lady Purple devam etmeden önce durup herkesle olabildiğince çok göz teması kurdu,
— Demin bahsettiğiniz eşitliğe şahsen katılmıyorum. Emon’un gücünü biliyorsunuz, onun gücü hepimizin üstünde ama bilmediğiniz bir şey daha var; onun Moyar evrenine ait olmayan bir güce sahip olduğu ve bu olağanüstü gücü kendisine bağlamayı başardığı…
— Biliyoruz!
Lady Purple şen bir kahkaha atıp devam etti.
— Elbette, elbette… Ama o zaman birlikte hareket etmemiz gerektiğini de biliyorsunuz.
— Sanmıyorum! Size güvenmiyoruz!
— Çok açık sözlüsünüz ama bana ihtiyacınız olduğunu kabul etmelisiniz. Öncelikle onu benim kadar iyi tanımıyorsunuz ve bu tür mücadelelerde güvenmediklerinizi yakınınızda tutarsanız daha rahat hareket edersiniz. Yoksa bilinmezler çoğalır ve olasılıklar artar.
— Siz de çok açık sözlüsünüz. Bize nasıl yardımcı olacaksınız, onu konuşalım isterseniz.
Lady Purple, şen bir kahkaha daha attı fakat sonra birden ciddileşti,
— Birbirimize yardım edeceğiz, dersek daha doğru olur… Sabırla bugüne hazırlandım ben. Hiç kolay olmadı.
Emon’a yakalanmadan hareket etmenin zorluğunu ve tehlikesini tahmin edersiniz. Aslında şu anda yaşıyor olmam bile bir mucize!
Lady Purple, tek kişilik bir tiyatro oyununun dramatik bir sahnesini, olması gerekenden daha abartılı bir performansla sergileyen bir aktris gibiydi. Bir süre, başı önüne düşmüş bir halde iç çekerek kendini toplamaya çalışıyormuş gibi sustu ama sonra başını kaldırıp kendinden emin bir tavırla devam etti,
— Onu resimden çıkaracak malzemeleri aradım ve tabii ki kendimi de koruyacak… Bir şeyler buldum diyelim.
— Daha açık olabilir misiniz?
Lady Purple’ın yüz ifadesi birdenbire değişti.
— Olamam! Hayır, doğrusu olmam ve olmayacağım! Yardımımı istiyor musunuz?
Sesi hâlâ yumuşak ama vurgusu oldukça küstah ve biraz da alay eder gibiydi. Salonda çıt çıkmıyordu, tüm gözler iki kadının üzerindeydi, ikisinin gözleri de birbirine kitlenmişti. Fakat biraz sonra, Lady Purple, İmparatoriçe Ani’nin kararlı bakışlarına dayanamayarak ya da öyleymiş gibi yaparak gözlerini kaçırdı ve sonra hemen şen şakrak ruh haline geri dönerek gülümsedi.
— Ah ne aptalım! Aranızda konuşmak istersiniz tabii ki. Yarın sabaha kadar buradayım, o zaman kararınızı bildirirsiniz. Sabah sizden bir haber almazsam Bağımsız Bölge’ye döneceğim ve tabii ki ondan sonra herkes kendisinden sorumlu olacak.
Lady Purple, bir kez daha şen bir kahkaha atıp İmparatoriçe Ani’ye bu defa baştan savma bir selam verdikten sonra geldiği yavaşlıkta geri yürüyerek salonu terk etti. Yüceler Kurulu salonu hiç bu kadar sessiz olmamıştı ama o dışarıya çıkar çıkmaz sesler yeniden yükselmeye başladı. Ani, düşünceliydi; bu kadının oyun oynamadığını ve söylediği her sözün doğru olduğunu biliyordu. Ancak denklemde bir bilinmez vardı. Lady Purple, her ne bulduysa ve nasıl bir güçle oynuyorsa bunun Moyar’ın dengesini bozup bozmayacağından emin olamazdı. Yabancı bir enerji kontrol edilemeyebilirdi ve kesinlikle uzak durmaları gereken yegâne şeydi. Lady Purple’ın kendisine olan güveni de aşırıydı. Ani, onun enerjisini taradığında olağandışı bir şey algılamamıştı ancak Moyarlıya bile benzemeyen bu kadına güvenmiyordu. İçgüdüsü Lady Purple’ı denklem dışına çıkarmasını söylüyordu. Fakat tam olarak nasıl bir güçle karşı karşıya olduğunu bilmeden bu konuyu kurulla paylaşamazdı. Dikkatle ve gizlilik içinde hareket etmeliydi. Moyar anayasasında yeri olan fakat o güne kadar hiç kullanılmamış imparatorluk özelyetkisini kullanacaktı.
— İmparatoriçe Ani! Bir karar vermeliyiz.
— Bu kadına göz mü yumacağız?
— Ondan yararlanabiliriz bence…
— Yüceler Kurulu! Oturuma bir saat ara veriyorum sonra herkes buraya dönsün lütfen.
Ani, kocası Eadrich’e bir bakış atıp hemen salonu terk etti. Eadrich karısını anlamıştı. Büyük bir olasılıkla bir planı vardı ve yalnız kalmak istiyordu ve hiç kimse bu plana dahil olmayacaktı.
Ani, dışarı çıkar çıkmaz önce kardeş kartalı Mina’yı bir görev vererek oradan yolladı, sonra da kardeş atı Remon’la evlerinin olduğu mor kuleye gitti. Merdivenlerden uçarcasına çıkıp odalardan birinin kapısını çalmadan açıp içeri girdi.
— Lady Purple hakkındaki her şeyi bilmek istiyorum!
Kaikara, hemen ayağa kalkarak annesine saygısını göstermekve onunla göz teması kurmak istedi ama Ani, onun yüzüne bile bakmadan pencereye doğru yürüyüp ona arkasını döndü.
— Anne, ben de sizle birlikte hatırladım her şeyi. Planlarına beni dahil etmediler. Aslında ben de sizler kadar manipüle edildim. İzin ver yardım edeyim.
Kaikara, gerçekten de Boleslav ya da Emon’un planlarıyla ilgili önemli olan hiçbir ayrıntıyı bilmiyordu ve egosunun bu kadar zedelendiği başka bir an olmamıştı. Her şeyi öğrendiği anda Boleslav’dan nefret etmeye başlamış ve intikam yeminleri etmişti. Ani, tam da o bu ruh halindeyken içeriye girmişti.
Ani, yavaşça oğluna doğru dönüp doğrudan gözlerinin içine bakarak,
“Sorumu cevapla Kaikara! Böylece yardım etmiş olursun.” dedi.
— Bırak hatalarımı telafi edeyim. İkinci bir şansı hak ediyorum.
— LADY PURPLE!
Kaikara, bu şansı kaçıramazdı ve oturup akıbetini bekleyemezdi. Kendini kurtarmak zorundaydı. Ezik, üzgün ve pişman tavrından sıyrılarak çarpık tebessümüyle gerçek haline döndüğünde Ani, hiç şaşırmadı,
— Evet, böyle daha iyi. Ne istiyorsun?
— Buradan çıkmak istiyorum. Cezalandırılmayacağımın garantisini verirsen ben de sana istediğin bilgiyi veririm.
DÜNYA
ANKARA, ÇANKAYA KÖŞKÜ
Cumhurbaşkanı Abike, Çankaya Köşkü’ndeki çalışma odasında panik olmaya çok yakın bir haldeydi. İstanbul’da düzenlenen suikast girişiminden sonra koruması olarak atanan ve yanından hiç ayrılmayan yolcu şaman Arda konuşurken başına keskin bir ağrı saplanmıştı.
— Bütün yaşlılar, Alp, Mevhibe…Yani herkes mi? Ama bu imkansız değil mi Arda Bey? Öldüler mi yani? Belki toplantı uzamıştır. Orası enerjilerini algılayamayacağınız bir yer değil miydi?
— Ne olursa olsun iki saat içinde geri dönmeleri ya da haber vermeleri gerekiyordu. Gitmeden önce Mete, bir aksilik durumunda gereksiz yere bekleyip vakit kaybetmeyelim diye bunu tüm yolcu şamanlara haber vermişti. Şu anda tam üç saat oldu.
Abike, Arda’nın, “öldüler mi?” sorusuna yanıt vermediğinin farkındaydı ama kendi de hemen bir sonuca varmak istemiyordu.
— Peki ya büyücü yaşlıları?
— Onlara da ulaşılamadığını düşünüyoruz. Yeşilköy’de durumlar zaten karışıktı, şimdiyse orada neler olup bittiği tam bir muamma.
— Diğer bir değişle hem büyücüler hem de şamanlar lidersiz kaldı ve bir hafta sonra anlaşma imzalanacak. Şimdi ne yapacağız?
— Sizi panik etmek istemiyorum ama artık daha büyük bir tehlike seziyorum. Bir şeyler oluyor ya da olmak üzere, bu yüzden de konuştuğumuz planı devreye soktum. Diğer onyolcu şaman az sonra burada olurlar. Kartalları da göreve çağırdık, hatta şu anda köşkün üzerinde toplanmaya başladılar.
Arda, sakindi ve aslında Abike’nin panik olmayacağını biliyordu, bu yüzden ondan hiçbir detayı saklama gereği de duymuyordu.
— Kendimizi her yönden korumaya aldık.
Tamam buna itirazım yok ama burada oturup beklemeye var!
Arda, Abike’ye cevap veremedi, kendi de onunla tamamen aynı fikirdeydi ancak kendisinin önceliği Abike’nin güvenliğiydi. Birkaç saniyelik düşünceli sessizliği, Abike’nin asistanının diyafondan gelen panik haldeki sesi bozdu. Aynı anda Arda’ya da İstanbul’daki yolcu şamanlardan art arda uyarılar gelmeye başlamıştı.
İstanbul Belediye Başkanı, vali, kaymakamlar, emniyet müdürü, askeri üst düzey komutanlar, kısacası yönetimdeki herkes bir anda ortadan kaybolmuştu. Az sonra başka bölgelerden de haberler gelmeye başladı. Dünyanın her yerinde neredeyse eş zamanlı olarak aynı şey oluyordu. Arda, sırada Çankaya Köşkü’nün olduğundan emindi, kesinlikle fazla zamanları yoktu ve hemen harekete geçmelerigerekiyordu.
— Benimle gelin!
Arda, Abike’yi elinden tutarak bahçeye doğru sürüklerken diğer yolcu şamanlar Çankaya’ya varmış ve hemen cumhurbaşkanının ekibinden onlarla gelmeleri için önceden seçilen diğer on kişiyi bir araya toplamaya başlamışlardı. Arda, bu planı çok önceden yapmıştı, zamanı geldiğinde herkes ne yapması gerektiğini biliyordu ve plan şimdilik kusursuzca işliyordu. Kartallar alçalmaya başlamışlardı. İçlerinden üçü, tüm köşkü ve arazisini içine alan bir koruma kalkanı oluşturmaya başladıkları için yüksekliklerini koruyorlardı. Arda, yol için şayaları ya da geçitleri kullanmayacaktı çünkü dünyada herhangi bir yere ışınlanmaları anlamsızdı. Artık karşı karşıya oldukları tehlike çok daha büyüktü ve başka bir boyutta olan tek bir yer dışında dünyada güvenli hiçbir yer kalmadığından emindi. Oraya da ancak kartallarla gidebilirlerdi.
Abike, planın tüm ayrıntılarını biliyordu, her şeyi kendisi onaylamıştı ancak buna gerçekten gerek olacağına hiç ihtimal vermemişti. Bahçeye çıktığı anda, gerçek bir tokat gibi çarptı yüzüne. Bu ihtişamlı devasa kartallara bu kadar yakın olup korkmamak çok zordu. Yine de tüm bu gerçeküstü görüntülere ilk kez şahit olan köşkün personelinin yaşadığı şok ve korkuyla kıyaslandığında kendi korkusu hiç de başa çıkamayacağı bir düzeyde değildi. Sonuçta onlar hiçbir şey bilmiyorlardı ve o anda yolcu şamanların büyülü telkinleri olmasa hepsi deli gibi koşarak kaçar ya da oldukları yerde bir çocuk gibi kıvrılıp kalırlardı.
— Korkmayın hepsi iyi olacak.
— Evet, biliyorum ama beni düşündüren geride kalanlar. Onlara ne olacak?
— Doğrusu bilmiyorum ama sıradan insanların sizden daha çok yaşama şansları var ve zamanı gelince sizin liderliğinize ihtiyaçları olacak.
Arda haklıydı. Artık tartışacak ve itiraz edecek bir durum yoktu.
— Hazırım Arda.
Yere inen kartallardan biri kendisine doğru yaklaşırken Abike, bir an için onun sesini zihninde duyar gibi oldu. Kartal, sanki onu koruyacağına yemin etmişti. Abike içinden, “Neden olmasın! Yakında ben de şamanlar gibi olacağım!” diye düşünürken iyice eğilen kartalın boynuna sımsıkı tutunarak Arda’nın da yardımıyla üzerine çıktı. Arda da onun arkasına biner binmez hemen havalandılar. Diğer on yolcu şaman da yanlarında personelden birer kişiyle kartallara binerek havalandıklarında, yerde kalanlar robotlaşmış gibi tepkisiz bir şekilde yavaş yavaş Çankaya Köşkü’nü terk ediyorlardı. Evlerine gittiklerinde olanların hiçbirini hatırlamayacaklardı.
Abike, dönüp son bir kez Çankaya Köşkü’ne baktı. Tüm güzelliğinin yanında burası yalnızca bir binaydı ama ne olursa olsun aynı zamanda Atatürk’ün mirası ve Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığının ve gücünün sembolüydü de… Ve oradan giderek uzaklaşırken Abike, vatanını ve halkını terk ediyormuş hissinden kurtulamıyordu. Yine içi karardı. Tüm bunların sonunda yeniden aydınlığa kavuşabilecekler miydi? İnsanlığın ve dünyanın akıbeti ne olacaktı? Barış çok uzaklardaki bir ışık gibiydi ve bu ışık artık gücünü kaybetmek üzereymiş gibi titreşiyor, bir yanıp bir sönüyordu. Abike, o ışığı görüyordu ve elini uzatsa tutabilecekti sanki.
O anda içinden bir yemin etti, “Işığı tutacağım, yaklaştırıp büyüteceğim ve sönmesine asla izin vermeyeceğim!”
Umudu yeniden canlanmıştı ve artık kendini daha güçlü hissediyordu. Rüzgârı, havayı ve altındaki güzel varlığı duyumsadı. Olana ve olacaklara hazırdı. Fakat bu duyguda fazla kalamadı. Bir şey içini kemirmeye ve yine ruhunu karartmaya başlamıştı. Arda ve kartalın da gerildiğini fark ettiği anda gökyüzü birdenbire karanlığa gömüldü.
— Sıkı tutunun!
Hiçbir şey göremeden hızlanarak yükselmeye başladıkları anda ilk çığlıkları duydular; bunlar hem kartal hem de insan çığlıklarıydı ve aşağılarda bir yerde bilinmeyen bir düşmanla başlayan mücadelenin ilk habercileriydi. Abike, kartalın üzerine yatarak gözlerini sımsıkı kapadı ve o anda bu dünyaya ait olamayacak kadar korkunç bir çığlık duydu. Bu çığlık, sanki aynı anda zihninde de yankılanmıştı. Sonra bir çığlık daha duydu, bir tane daha…bu tanımlanamaz vahşi çığlıklar artık hem kulaklarında hem de zihninde yankılanıyor, çığlıkları atanlar da sanki bir uzaklaşıyor bir yakınlaşıyorlardı. Çok geçmeden çığlıklar her yönden gelmeye başladı ve Abike, etraflarının tamamen bu canavarlarla çevrildiği hissine kapıldı. Sonra bunu onaylarcasına tam kulağının dibinde bu yaratığın korkunç nefesini hissetti ama artık her şey o kadar birbirine girmişti ki onun gerçekten orada olup olmadığından bile emin olamıyordu. Hava giderek ısınıyor, nem dayanılmaz bir şekilde artıyordu. Hava o kadar boğucu bir şekilde yoğunlaşmıştı ki Abike nefes almakta zorlanıyordu. Bu görünmez güç hem zihnine hem de bedenine dayanması güç bir baskı yapıyor, aynı anda en küçük bir kırıntı bile bırakmayacak şekilde içindeki tüm umudu söküp alıyordu. Sonra, birinin “Afyalar!” diye bağırdığını duydu. Bu kelime de Abike’ye hiçbir şey ifade etmiyordu…
Abike, ölesiye korkuyordu ama sonunda kendisini zorlayarak gözlerini açtı ve hemen o anda buna pişman oldu. Karanlık tam o sırada biraz delinmiş ve o azıcık aydınlıkta peşlerindengelen korkunç yaratıkları görebilmişti. Abike, gözlerini onlardan kaçırarak bir süre yalnızca Arda ve diğer yolcu şamanların dualarıyla açığa çıkan o tanıdık mavi ışığa konsantre olmaya çalıştı. Aklını korumaya ve gerçeklik duygusunu kaybetmemeye çalışıyordu. Biraz sonra yükseklerden gelen yoğun mavi ışığı fark edince hemen bir umutla başını kaldırıp yukarıya baktı. Fakat koruma kalkanı yaratan bu kartallar yüksekliklerini koruyor ve yaklaşmıyorlardı. Daha aşağılarda ise yolcu şamanlar savaşmaya devam ediyorlardı ama yukarıya ulaşan seslerden mücadelenin hangi yöne gittiği çok belliydi. Bu sesler, ölümlerine düşenlerin sesleriydi. Abike perişandı fakat az sonra, korkudan hatta ölümden bile daha kötü bir şey oldu ve tüm gerçeklik duygusunu o anda kaybetti; kartalların son nefeslerini verirken duydukları acıyı, kendisi yaşıyormuş gibi onlarla aynı anda hissetmeye başlamıştı. Artık gücünün sınırındaydı.
Sonunda onları koruyan kalkan da gücünü kaybederek zayıflamaya başladı. Afyaların binicileri kalkanı tamamen yok etmek üzereydiler.
— Afyaları öldüremiyoruz! Saf kan Moyarlıları geçemiyoruz! Yükselin!
Aşağıdan gelen bu ses bir daha duyulmadı. Karanlık ve boğucu hava daha da yoğunlaştı ve yeniden zihinlerine ve kalplerine sızmaya başladı. Artık herkes kendi kaderiyle baş başaydı. Abike, neredeyse doksan derecelik bir açıyla ve inanılmaz bir hızla yükselmeye başladıklarında zihnen ve bedenen kontrolünü kaybetmek üzereydi. Midesi bulanıyor ve başı dönüyordu. Kendisini tutacak gücü kalmamıştı. Sonunda bembeyaz bir ışığın içine girdikleri anı göremeden onu sımsıkı tutan Arda’nın kollarında bayıldı. Sonsuzluk hissi veren masmavi gökyüzünü, onları karşılayan ihtişamlı kartalları ve yavaşça indikleri yemyeşil çayırları da göremedi. Kartallar Diyarı’na onlarla birlikte yalnızca üç yolcu şaman daha ulaşabilmişti.
MOYAR
Lady Purple, Yüceler Kurulu salonundan çıktığı anda sarayın büyük bahçelerinden birinde kendisini bekleyen kardeş kartalının yanına gitti. Onun başını okşadı bir süre, sonra göz göze geldi ikisi; aralarında sessiz bir konuşma var gibiydi. Sonunda kartal başını eğdi, Lady Purple’ı selamladı ve hemen havalandı. Uzaktan onları izleyen İmparatoriçe Ani’nin kardeş kartalı Mina, saraydan ayrılarak Mor dağlara yönelen kartalı takip etmeye başladı. Kartal, mor mağaraların bulunduğu bölgeye vardığında alçalmaya başladı. Neredeyse toprağa değecek kadar yere yaklaştığında büyük daireler çizerek mağaraların üzerinde uçmaya başladı. Sanki bir şey arıyorgibiydi. Mina, onun algılayamayacağı bir yükseklikte kalarak onu izlemeye devam etti.
Lady Purple’ın kartalı, az sonra aradığını bulmuş gibi tuhaf ve Mina’yı oldukça tedirgin eden bir çığlık attı. Bölgedeki en küçük mağaranın üzerindeydi. Bir süre daha havada süzülerek mağaraya her açıdan baktıktan sonra mağaranın ancak küçük bir çocuğun sürünerek geçebileceği büyüklükteki girişine yakın bir yerde yere indi. Bu mağaranın içi oldukça genişti ancak başka hiçbir mağarayla bir bağlantısı yoktu. Oysa diğer bütün mağaralar, sayılamayacak kadar çok ve upuzun tünellerle derinlere kadar uzanır ve bir noktada birbirlerine bağlanırlardı. Bu mağaranın tek özelliği içindeki resimlerdi. Tüm duvarlarında hatta tavan ve yerlerinde bile Moyar’da kimsenin bilmediği bir medeniyete ait bir hikâye, duvarlara olağanüstü yetenekli biri tarafından resmedilmişti. Kesinlikle ilkel değildi. Mina, içeri kendisi girmemiş ama Ani’nin gözlerinden görmüştü bu resimleri. Oldukça iç karartıcı ve karanlık bir hikayeydi bu. Kim, nasıl ve ne zaman yapmışsa Moyar medeniyeti var olmadan çok önce yapmış olmalıydı bunları ve bugüne kadar da gizemini korumuştu.
Mina, Lady Purple’ın kartalından yayılan oldukça farklı ve rahatsız edici enerjiyi algılayınca düşüncelerinden sıyrıldı. Kartal, büyü gücünü kullanıyordu ama bu bilinen hiçbir kartal büyüsüne benzemiyordu. Karanlık bir enerjisi vardı. Gerçekten de az sonra mağaranın etrafındaki büyükçe bir alanda yeşil olan her şey sararmaya başladı. Sonra da büyük bir hızla tüm bitki örtüsü kuruyup çürümeye başladı. Çok geçmeden, o alandaki her şey gri bir toz haline gelmişti. Kartalın enerjisi giderek büyürken bir sinyal gibi yaydığı karanlık da büyüyor ve sanki daha da fazlasını çağırıyor gibiydi. Mina, tanımlayamadığı bu enerji yüzünden ürperdi. Ama bekleyip ne olacağını görmesi gerekiyordu. Az sonra keskin gözleri kartalın titreştiğini gördü ama bu bir yanılsamaydı; aslında yer sarsılıyordu. Sonra bu sarsıntının şiddeti arttı ve etrafta toz, toprak ne varsa havalanmaya başladı. Mina, bir süre sonra hiçbir şey göremez olmuştu, biraz daha yükselerek bakış açısını değiştirince mağaranın içe doğru göçmeye başladığını gördü. Az sonra sarsıntı tamamen durmuştu fakat Mina, az evvel yanılsama zannettiği görüntüyü hâlâ görüyordu; kartal titreşmeye devam ediyordu. Daha doğrusu; sanki ışınlanmaya çalışırken bir şey onu engelliyormuş gibi bir görünüp bir kayboluyor, bedenititreşiyordu.
Sessizlik, az sonra yer altından gelen bir dip gürültüsüyle bozuldu. Deprem sesine benzeyen bu dip ses büyüyüp ürkütücü bir hale ulaştığında göçükteki toprak hareketlenmeye başladı ve sonunda mağara büyük bir gürültüyle, üstüne bomba düşmüş gibi patladı. Havaya uçan tanecikler, zamanın akışı o anda yavaşlamış gibi bir süre havada asılı kaldılar ve sonra birbirleriyle birleşmeye başladılar. Çok geçmeden de tuhaf kapkara şekillere dönüştüler. Ne bir gri ne bir başka renk… Koyu, saf, kara şekillerdi bunlar ve iç karartıcı karanlık bir enerji yayıyorlardı. Enerjinin gücü giderek büyüyor ve şekiller biçim değiştirerek birleşmeye devam ediyorlardı. Mina, bir an nefes alamadığını hissetti, sanki bu enerji havayı yutuyordu. Hemen biraz daha yükseldi. Mağaranın etrafındaki çürümenin giderek daha da büyük bir alana yayıldığını da o zaman fark etti. Bu kara enerji, yakın çevresindeki tüm yaşamı yok ediyordu ve Mina, o boğulma hissini ve karanlığı tüm hücrelerinde hissediyordu.
Havada asılı kara şekiller, sonunda her biri kartalın iki katı büyüklüğüne ulaştığında kozadan çıkmaya çalışan hayvanların derilerini yırtmaya çalışmalarına benzer bir şekilde hareket etmeye başladılar. Mina, ilk önce devasa simsiyah kanatları gördü ve hemen ardından onların korkunç çığlıklarını duydu. Korkuyla biraz daha yükseldi, kaçmak istiyor ama gözlerini de onlardan alamıyordu. Yaratıkların ortalarına alarak gövde gösterisi yaptıkları Lady Purple’ın kartalı ise hâlâ titreşiyordu. Ona iyice yaklaştıklarında kartalın titreşmesi birden durdu ve korkunç bir çığlık atarak olağanüstü bir hızla yükselmeye başladı. Biraz yükseldikten sonra durdu ve sonra onun da gövdesi yamulmaya, genişlemeye ve şekilden şekle girmeye başladı. Tüm bunlar olurken sesi ve çığlıklarının tonu da değişmeye başlamıştı. Aşağıdan onu izleyen yaratıklar bir anda susup kendilerine tanıdık gelen bu sesi dikkatle dinlemeye başladılar. Sonunda sesi ve şekli son haline gelerek değişimini tamamlayınca önce korkunç çığlıklar attılar, sonra hepsi yerlere kadar eğilerek korkunç ihtişamıyla gökyüzündesüzülen ve hepsinden daha da heybetli olan bu yaratığı selamladılar. Kral Korgath, sonunda kükreyerek yere indiğinde, Mina büyük bir hızla oradan uzaklaşıyordu.
— Kara afyalar! Kara afyalar Moyar’dalar Ani! Yüzlercesi!
KARTALLAR DİYARI
Abike ayıldığında başında Arda ve asistanı bekliyordu. İkisi de o kadar mutsuz görünüyordu ki hemen doğruldu.
— Kaç kişi?
“Bizim ekipten biz dahil 6 kişi, diğer ülkelerden gelebilenlerle toplam 100 kişiyiz. Bosna, Yeni Zelanda, Portekiz, Küba, Japonya, İzlanda, Fas, Moğolistan ve Kanada başkanları da başardı ama diğer ülkelerden yalnızca bazı yerel yöneticiler var. Sizin gibi yolcu şamanlar tarafından korunanlar. Dahası da vardı ama şimdilik bu kadar.” dedi Arda.
“Anlıyorum.” dedi Abike hüzünle.
Kayıp çok fazlaydı. Kendi ekibindeki 22 kişiden yalnızca 6 kişi kurtulabilmişti. Başka ülkelerden gelenlerin sayısına baktığındaysa durum hiç iç açıcı görünmüyordu. Derin bir nefes aldı. Bunu sindirmek çok zordu.
— Planımız ne? Bekleyecek miyiz? Yaşlıların ölmediğini farz etsek bile en azından bizim de bazı hazırlıklar yapmamız gerekmez mi?
— Hazırlanacağız ve dönüp savaşacağız. Bu arada da yaşlılar ve diğerlerinin dönmesini umut edeceğiz ya da öleceğiz sayın cumhurbaşkanım.
— O yaratıklarla nasıl başa çıkacağız? Sahi nedir onlar?
— Afyalar.
Abike, bu ismi daha önce bir yerde duymuştu ama nerede ve nasıl hiçbir fikri yoktu.
— Bir adları da gölge. Karanlık bir boyutun yaratıkları. Afyalar, illüzyon ustalarıdır; şahit olduğunuz havayı ve ruhunuzu bir kâbus gibi saran umutsuzluğu yaratan hep onlardı ama asıl sorun onlara binenler; Boleslav’ın saf kan Moyarlı çocukları. Onlar ölümsüzler ve güçleri büyük ama biz de yardım alacağız, yani almayı umut ediyoruz. Bunu isteyeceğimiz varlık biraz karmaşıktır.
— Varlık mı? O da mı Moyar’dan?
Arda gülümsedi.
— Hayır bizim boyutumuzdan, aslında boyut içinde başka bir boyuttan, açıklaması zor… Tek sorun, insanları pek sevmiyor.
— Eh, haksız sayılmaz. Peki nerede bu varlık?
— Varlıklar aslında ve burada yaşıyorlar.
— Arda Bey, lafı dolandırmasanız. Aklıma binbir türlü tuhaf seçenek geliyor. Az sonra şu dağlarda uçan ejderhalar görsemhiç şaşırmayacağım neredeyse.
— Yok yok, merak etmeyin, ejderhalar Kartallar Diyarı’na giremez.
— Ah tabi! Şimdi çok rahatladım.
Artık ikisi de kahkahalarla gülüyordu. Abike, sonunda bu varlığın da bir çeşit kartal olabileceğini düşünerek rahatlamıştı.
— Evet, onlar da kartal. Ama biraz daha büyükler ve…
Abike, o anda tüm diyarda yankılanan bir çığlık yüzünden yerinden zıpladı. Kartalların çığlık seslerine hala alışamamıştı ama bu ses daha da farklıydı, daha derinden hatta sanki zamanın ötesinden geliyor gibiydi. Kanat sesleri yaklaşırken havanın rengi ve ışığı da değişmeye başlamıştı. Abike başını kaldırdığında ışıktan gözleri kamaştı, gökyüzü saf bir altın renginde parlıyordu ve hareketliydi. Sonunda gözleri ışığa alıştığında süzülerek üzerlerinde dönen yüzlerce altın rengi kartalı gördü. Güzelliklerinin ve ihtişamlarının farkında ve güç gösterisi yapan dev tanrılar gibiydiler. Abike ve diğer herkes büyülenmiş gibi ayağa kalktı. Gözleri bu muhteşem varlıklara kitlenmişti, çıt çıkmıyordu. Diğer kartallar ise saygıyla selamlıyordu onları. Yolcu şamanlar da eğilerek selam vermeye başlayınca Abike de eğildi. Diğer başkanlar ve insanlar onu takip etti. Bu kadim varlıklara saygı göstermek hepsine doğal gelmişti, bundan gocunan tek bir kişi bile yoktu aralarında ama ortak duyguları yine de korkuydu.
Nihayet içlerinden bir tanesi; hepsinden büyük ve ihtişamlı olanı alçalmaya başladı fakat yere iyice yaklaştığı anda inmekten vazgeçti. Çok az yükselerek bu defa insanlara daha yakın bir mesafede daireler çizerek uçmaya devam etti. Abike, onun diğerlerinden farklı olduğunu hemen anlamıştı, “Kral olmalı…” diye düşündü. Kanatlarındaki parlak kırmızı çizgileri görünce bundan emin oldu. Bu görkemli altın kartal, üzerlerinde dönerek uçarken insanları tartıyor ve konuşacağı kişiyi seçmeye çalışıyor gibiydi. Herkes ona bakıyordu ama o birden dönüp Abike’yle göz göze geldi, sonra da hemen tam onun önünde yere indi. Birkaç dakika boyunca, sanki orada başka kimse yokmuş gibi ve onun gözlerinin derinliklerinde bir sır ya da gerçeği arıyormuş gibi Abike’ye bakmaya devam etti fakat sonra birden Arda’ya döndü ve,
“Yolcu şaman! Neden Kartallar Diyarı’na insan getirdiniz?” dedi.
— Başka çaremiz yoktu. Yeryüzündeki mücadele artık eşit şartlarda değil. Yardımınıza ihtiyacımız var.
— Hmm, denge uzun zaman önce bozuldu. Sonuçların yaşanması bu çağın bu anını bekledi demek.
— Evet. Yaşlılarımız kayıp. Dünya, bazı Moyarlılar ve afyaların elinde. Biz zar zor kaçabildik ama insanlar için dönmeliyiz.
— Afyalar demek…
Yüzünden belli belirsiz anlayamadıkları bir ifade geçmişti.
— Moyar’ın karanlık yüzü yeryüzünde ve Yangi uyanmış. Taşlar bir araya gelmeli!
Daha çok kendi kendine konuşur gibiydi, karşısındakileri görmüyor hatta hiç umursamıyordu. Abike, onun bu tavrına dayanamayıp bir adım öne çıktı ve,
“Selam yüce varlık!” dedi kararlı bir şekilde.
Arda ve diğer yolcu şamanlar şaşkınlıkla ona doğru döndüler. Abike, kartalı duyuyor olmalıydı ki onunla konuşmaya kalkıyordu. Sonunda kartalın gözleri de yeniden Abike’ye döndü.
“Gelecek tehlikede! Yardım edecek misiniz yoksa burada oturup sizin kendi kendinize konuşmanızı mı dinleyeceğiz?” dedi Abike bir çırpıda.
Saygı sınırlarını zorladığını biliyordu, hatta oldukça küstahtı ama bu varlığın dikkatini çekmeliydi. Altın kartalların kralı, zihni berrak ve yalnızca düşündüğünü söyleyen, gizli planları ve güç hırsı olmayan bu kadında insanlara ait hiçbir ilkellik görmüyordu. Üstelik oradaki gücü olmayan sıradan insanlar içinde onu duyabilen tek insandı. Ondan hoşlanmıştı.
— Sen cesur kadın! İnsanlara inanıyor musun?
Abike soruyu çok iyi anlamıştı. Doğru bir soruydu, kendisi de defalarca sormuştu bu soruyu kendine. İkileme düştüğü de oluyordu. Karşısındaki varlığa yalan söyleyemezdi, tam olarak hissettiğini söyleyecekti.
— Umudum var, aydınlanma başladı. Kaosu da beraberinde getirdi. Işığa gitmek için karanlıkta ilerlemeye çalışıyoruz ve bazılarımız başaramayacak ama başaranlarla yeni bir dünya kuracağız. Evet, umudum var.
— Benim adım Galbath, güzel umutlu insan Abike. Sana inanıyorum. Sen gerçek bir kraliçesin. İnsanlık senin tarafından yönetilecekse ben de sana ve insanlarına yardım edeceğim.
— Teşekkür ederim kral Galbath ama ben kraliçe değilim. İnsanlar beni seçtiği sürece hizmet etmeye devam edeceğim.
Galbath, hiçbir şey söylemeden Abike’nin gözlerine bakmayı sürdürdü, ifadesi anlaşılmazdı. Sonra birden devasa boyutlarına aykırı bir zarafetle başını hafifçe öne eğerek ona saygılı bir selam verdi. Altın kartalların kralının bu davranışı tüm yolcu şamanları ve diğer kartalları şok etmişti. Abike de şaşırmıştı ama herhangi bir tepki veremeden Galbath, aynı zarafetle kanatlarını açıp yükselmeye başladı ve sonra geri dönüp bir kez daha Abike’nin gözlerinin derinliklerine bakarak yalnızca onun zihnine,
“Hoş geldin.” dedi ve anında yükselerek kendisini bekleyen halkına katıldı. Çok geçmeden hepsi birlikte bulutların üstüne çıkarak gözden kayboldular. Abike şaşkındı ve hala bu varlıkla anlaşıp anlaşamadıklarından emin değildi. Arda’ya döndü fakat o da çok dalgın görünüyordu, gözleri gökyüzündetakılı kalmıştı.
“Yardım edecekler mi gerçekten?” dedi.
Arda birkaç saniye tepki vermedi, sanki onu duymamış gibiydi. Ancak Abike koluna dokununca kendine geldi ve yavaşça ona doğru döndü. Sanki Abike’yi ilk kez görüyormuşgibi bakıyordu.
“Edecekler.” dedi sonunda. Ses tonu da bir tuhaftı.
— Ama?
“Aması yok… Siz dinlenin biraz, biz de kendi hazırlıklarımızı tamamlayalım.” dedi ve saygılı bir selam verip Abike’nin başka bir şey söylemesine izin vermeden onun yanından uzaklaştı.
Yolcu şamanlar diyarın ıssız bir yerinde toplanıyorlardı; heyecanları elle tutulur, gözle görülür bir boyuttaydı.
— Gerçekten o mu?
— Ben eminim. Onda hep farklı bir enerji algılıyordum, çok derinlerde bir yerde gizlenmiş gibiydi ama bugün bir anda, küçük bir kıvılcım gibi açığa çıktı. Bence kral Galbath da o anı yakaladı. Başka türlü…
— Arda, bu ne demek oluyor?
— Yeni çağ başlıyor dostlarım.
MOYAR
Annesi İmparatoriçe Ani’den istediği güvenceyi aldığı andan itibaren, Kaikara durmaksızın konuşmaya başlamıştı. Sürekli afyalardan ve onları nasıl kontrol altına aldığından bahsediyordu ama aslında tek yaptığı aynı şeyleri tekrar tekrar anlatmaktı. Ani, onun Boleslav’ın planlarıyla ilgili oldukça yetersiz ve önemsiz birkaç ayrıntı dışında hiçbir şey bilmediğini anlamıştı. Ve Lady Purple hakkında da bir şey biliyor gibi görünmüyordu, onun hakkında her konuşmaya başladığında tuhaf bir şekilde kafası karışıyor ve hemen konuyu değiştirip yine afyalara dönüyordu. Kaikara’ya Mavi Diyar’da verilen özgürlüğün daha ötesi yok gibi görünüyordu; Kaikara, planın bir parçası değildi, yalnızca bir piyondu. Bir süre sonra, sanki Ani’nin düşüncelerini duymuş gibi Kaikara’nın kendinden emin sesi düşmeye başladı ve sonra da kendi kendine yabancılaşmış gibi birden sustu.
Ani, oğlu için üzülüyordu, kendi doğurduğu bu güzel huylu zeki çocuktan geriye hiçbir şey kalmamıştı; aralarında söylenecek tek bir söz kalmadığı gibi… Yavaşça odadan çıktı ve tam kapıyı arkasından kapatırken Mina’nın uyarısını duydu. Algıladığı korkuyu Mina’yla bağdaştırmakta ve duyduğunu kabullenmekte zorlandığı için bir süre yerinden kıpırdayamadı. Kaikara’nın acı dolu çığlığı onu kendine getirdi. Bu çığlık, onun kardeş kartalı Adom’la ilgiliydi ama Ani, artık ne olduğunu bilmek bile istemiyordu.
Kardeş atı Remon’un sırtına atlayıp rüzgar gibi Lady Purple’ın kaldığı kuleye doğru giderken ilk şoku atlatmış ve haddinden büyük işlere kalkışan bu kadına karşı kendisiyle hiç bağdaşmayan bir öfke duymaya başlamıştı. Kontrol edilemez ve asla güvenilmeyecek bir gücü uyandırmak akıl alır gibi değildi. Belki de hayatında ilk kez bu kadar negatif bir duygudaydı ve öfkesinin ardında saklanan korkuyu da fark etmek daha da sarsılmasına neden oldu. Yavaşladı, içinde kaybolmaya başladığı bu duygusal duruma izin veremezdi, bu şekilde kimseye yararı olmaz ancak yıkıcı olurdu. Kısa bir meditasyonla zihnini durdurup sakinleşmeyi başardı. Kuleye vardığında Remon’un üzerinden inip bir süre onun başını okşadı, aslında biraz da onun sayesinde kendine gelmişti.
İçeri girdiğinde, Lady Purple, yüzünde mutlu bir gülümsemeyle merdivenlerden iniyordu.
— Onları gördünüz mü? Ne güzeller değil mi?
Onun kendini bilmez küstahlığına rağmen Ani sakinliğini korumayı başardı,
— Lady Purple, onları güzel olarak nitelendirmeyi düşünemem bile! Ne yaptığınızın farkında mısınız?
— Ya da deli miyim acaba?
— Siz söylediniz.
— Biraz öyleyim galiba ama Bağımsız Bölge’de yaşamayı seçen herkes biraz öyle değil mi zaten?
Ani, cevap vermedi.
— Neyse, delilik mühim bir şey değil. Aptallık derseniz; bakın işte o tahammül edilemez bir durum. Neyse ki benim öyle bir sorunum yok ve emin olun, onları kontrol edebilirim.
Ani, gülmekle kızmak arasında gidip geliyordu, bu kadın tüm gelişmiş varlığını tersyüz ediyordu.
— Nasıl?
— Ah, bu yetenekle doğdum diyelim. Sıradan bir Moyarlı olduğuma hiç inanmamıştınız zaten değil mi? Emon da inanmamıştı ama bilmediği başka birçok sırrım daha vardı ve o zihnime gerçek anlamda asla sızamadı. Yine de bunu bile anlayamadı ve ona izin verdiğim kadarıyla beni kontrol edebildiğini düşündü hep. Ah çok şekerdi.
Lady Purple’ın, huzursuzluğu elle tutulur bir varlık gibi havada asılı duran ve artık iyice sabırsızlanan Ani’yi, daha da meraklandırmak ve konuyu uzatmak ister gibi bir hali vardı fakat sonra birden ciddileşmeyi seçti. Kelimelerin üstüne basarak ve karşısındakinin durumu iyice sindirebilmesine olanak tanır bir tavırda yeniden konuşmaya başladı.
— Evet, Moyarlı olmadığımı biliyoruz artık ama şu anda nereli olduğumun konumuzla hiç alakası yok. Kara afyaların yaratıcısı benim ve onlara hükmeden yegâne varlık da benim. Onlar benim çocuklarım bile diyebiliriz. Anladınız mı şimdi kim olduğumu? Bundan çok uzun bir zaman öncedüşmanlarımız bizi yendiler ama öldürmemeyi seçtiler. Bizi kendi boyutumuzdan kovdular ve son olarak da çocuklarımı burada; inanır mısınız tam da burada yer altına hapsettiler. Sıkıldınız mı imparatoriçem?
— Hayır! Aslında bu çok ilginç bir hikâye. Kim o düşmanlar?
— Acele etmeyin, ne güzel konuşuyoruz. Neyse… Çocuklarımdan ayrı düşünce çektiğim acıyı düşünün. Kahroldum! Burada olduklarını biliyordum ama onlara ulaşmıyordum. Elbet bir yolunu bulacaktım, bu yüzden de bunu başarana kadar aranıza karışmaya karar verdim ama takdir edersiniz burası bana pek uymuyordu, ben de Bağımsız Bölge’ye geçtim. Emon yeterince ilgi çekiciydi ve orası çok daha eğlenceliydi. Sonuç olarak Emon’un da yardımıyla o farkında bile değilken istediğimi buldum.
Ani, duyduklarını sindirmekte zorlanıyordu. Kara afyalar, illüzyon ustalarıysa bu kadın daha da ötesi olmalıydı. Emon’u bile kolaylıkla parmağında oynatabilen biri nasıl bir güce sahipti ve bu gücün kaynağı neydi bilmiyordu ama karşısındaki kadın korktuğundan çok daha tehlikeliydi. Şimdi Kaikara’nın aptalca konuşmaları bir anlam kazanmıştı; durmadan afyalardan ve onlar üzerindeki gücünden bahsetmesi bu yüzdendi. Kaikara’nın zihni, nasıl kazandığını bile hatırlamadığı bu gücü bir şekilde Lady Purple’la bağdaştırmıştı ancak o bunun farkına bile varamamıştı. Kaikara, düşündüğü gibi Boleslav tarafından değil, Lady Purple tarafından manipüle edilmişti. Ani, Boleslav ve Emon’un da onu kullandıklarından emindi ancak oğlunu bu kadar değiştiren kişi Lady Purple’dan başkası olamazdı. Ani, artık bundan emindi.
Lady Purple, Ani’nin düşüncelere daldığı bu birkaç dakika boyunca gülümseyerek beklemişti.
— Ah, Kaikara nasıl? Tatlı çocuk ama yatakta çok iyi değildi hatırladığım kadarıyla.
Ani, zihnine kolaylıkla sızan ve düşüncelerini dinleyen Lady Purple’a yeniden öfkelenmeye başlamıştı. Onu zihninden kovalayıp kendisini ona tamamen kapadı.
— Ne istiyorsunuz? Bu defa gerçek lütfen!
— Size yardım edeceğim. Emon’dan kurtulacak ve eski muhteşem günlerinize döneceksiniz. Yüksek Moyar’ın kapılarını yeniden açmak istiyorsunuz değil mi?
— LADY PURPLE! GERÇEK!
— Oraya geliyordum. Ben ve çocuklarım Dünya’ya döneceğiz, ancak bizi oradan kovanlara, yani kadim düşmanlarımıza karşı siz de bize yardım edeceksiniz.
— Sanırım Mavi Diyar’dan bahsediyorsunuz. İnsanlığa mı hükmetmek istiyorsunuz?
Ani, yalnızca orada doğanların Mavi Diyar’a “Dünya” dediklerini biliyordu.
— Ah! Çok zeki olduğunuzu söylemeliyim. İlerde bunu unutmamaya çalışacağım. Evet Mavi Diyar yani Dünya benim! Ve evet, orada doğdum. Yani aslında insanların hiç bilmediği ve ayak basmadığı, boyut içinde başka bir boyutta doğdum ve orası benim hakkım. Yangi’ler ve altın kartallar bunu benden aldılar.
Ani, şaşkınlığını gizleyemedi fakat altında yatan gerçeği saklamayı başardı. Lady Purple, onun bu şaşkınlık anını yakalamıştı, bir süre ona şüpheyle baktı fakat sonra omuz silkip devam etti.
— Neyse, Yangileri öğrendiniz zaten. Emon sayesinde onlardan ilelebet kurtuldum. Ben yapmak isterdim ama olsun şimdi konumuz bu değil. Beni oyalamayın artık!
— Lady Purple, konuşup anlatmak isteyen sizdiniz! Ben yalnızca sizi dinliyordum. Ama her şeyden önce bu konuyu Yüceler Kuruluyla konuşmalıyım, size kararımızı…
— Ah, hayır… Hayır! Siz bugün kendi kendinize özel yetkilerinizi kullanma kararı alarak beni resimden çıkarmak için harekete geçmediniz mi? Demek ki kimseye ihtiyacınız yok. Siz bir imparatoriçesiniz, öyle davranın! Masmavi gökyüzünüzü karartarak ve mis gibi havanızı yutarak Moyar’ın üzerinde uçan kara afyalar istemezsiniz değil mi? … Gelin benimle!
Ani, tehdidi sindirmeye çalışırken Lady Purple onu kolundan çekiştirerek dışarı çıkardı. Hava iyice kararmıştı fakat Moyar gecelerinin tatlı rüzgarından eser yoktu. Yerine boğucu bir sıcak ve basık nemli bir hava vardı. Mor Sarayın üzerinde gölge kanatların ağırlığı vardı. Kara afyalar, her yerdeydiler ve korku sinsice Moyar’a sızıyordu.
* * *
Dünya’dan gelenler için yaratılmış olan sıfır odasının bile duvarlarından sızan bu kasvetli enerjinin içerdeki etkisi, dışarıya göre daha hafif olsa da havaya yayılan huzursuzluğu ve korkuyu içerdeki herkes hissedebiliyordu. Gurritler, ne olur ne olmaz diye herkesi ortalarına alıp savaş pozisyonuna geçerken yaşlılar dua etmeye ve diğer herkes el ele güçlerini birleştirerek beklemeye başladı. Bu belirsiz bekleyiş uzun sürmedi. Kısa bir süre sonra kapı açıldı. Vala, içeri girip hemen arkasından kapıyı mühürledi ve hiçbir şey söylemeden odayı tamamen saran güçlü bir kalkan yaratmaya başladı. Az sonra tüm duvarlar, bu görünmez kalkanın enerjisiyle dalgalanıyordu.
Vala, “Gitmeliyiz! Katya… yani Karya burada kalamaz!” dedi.
Kimse ona bir şey sormadı, zaten hepsi gitmek istiyordu fakat karanlık enerjiyi hisseder hissetmez transa giren Korya ve Minel gördüklerinden büyülenmişçesine hala yerde oturuyorlardı ve heyecanları elle tutulur bir varlık gibiydi.
“Yeni çağ! Kraliçe!” dedi az sonra yerinden fırlayarak kalkan Minel.
Herkes merakla onlara döndü ama Vala o kadar endişeliydi ki kimse tek bir soru soramadı. Gurritlerin etrafındaki yerlerini aldılar, altın rengi taşlar parladı ve birkaç saniye içinde sıfır odası bomboş kaldı.
* * *
Mor Saray’ın diğer ucunda sessizlik hüküm sürüyordu. Gözleri, gökyüzündeki kara afyalara kitlenmiş bir halde ve sanki oradan kilometrelerce uzaktaymış gibi görünen Ani, hiç kıpırdamıyor, tek bir söz söylemiyordu. Lady Purple, sonunda dayanamadı ve onun kolunu tutup sertçe çekti. Gördüklerini sindirmesi için ona yeterince zaman tanımıştı ve Ani’nin artık gerçeklerle yüzleşme zamanı gelmişti. Ona dokunduğunda Ani’nin rahatlamış olduğunu hissedince gülümsedi.
— Evet Ani! Kabullenmek rahatlatır.
Ani, sakince ona doğru döndü,
— İmparatoriçem diyeceksiniz Lady Purple! Beraber çalışacaksak benim kim olduğumu unutmamanızı tavsiye ederim. Şimdi çocuklarınızı şehirden çekin ve kontrol altına alın lütfen. Tek bir kişi, kartal, at ya da Moyarlı herhangi bir canlıya, ağaçlar, su ve toprak da dahil olmak üzere zarar gelirse anlaşma biter!
Lady Purple, hemen çocuksu şen haline döndü. Sonra da Ani’ye abartılı bir reverans yaptı. O sırada kara afyalar da uzaklaşmaya başlamışlardı. Çok geçmeden havanın yoğunluğu dağıldı ve hafif bir rüzgâr çıktı.
— İmparatoriçem, ayrıntıları konuşalım mı?
— Bu gece değil. Takdir edersiniz ki çocuklarınız bizi çok yoruyor. Gerçek bir uykuya ihtiyacım var.
— Ah, tabii ki. Benim kusuruma bakmayın. Bendeki etkileri tam tersi olduğundan sizi düşünemedim. Kendimi eğlendirecek bir şeyler bulurum artık.
Ani, onun ne kastettiğini düşünmek bile istemiyordu.
— İyi geceler Lady Purple!
— Size de.
Ani, Remon’a binip oradan hızla uzaklaşırken gerçekten yorgunluktan bitkin bir haldeydi. Lady Purple’ı zihninden uzak tutmak çok zorlu bir işti ve tüm gücünü tüketmişti ama en azından Karya ve diğerlerini göndermeyi başarabilmişti. İyi bir uykudan sonra Moyar’ı ve mümkünse Mavi Diyar’ı bu kadından kurtaracaktı. Gücünü ve aklını akıllıca kullanması çok önemliydi.
-Devam Edecek
***
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı-20 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Deniz İmre
Herkes Celladıdır Kendi Ömrünün
Serhan Poyraz
Gündoğumu / Joan Baez
Hakan Cucunel
Canvermezler Tekkesi
Musa Aşkın
Kuyruğun Söylediği
Ebru Bozcuk
Bu Topraklardan Bir 'Ümit Yaşar Oğuzcan' Geçti
Şükrü Doruk
Şiire Dair
Cengiz Hortoğlu
Evine Hoş Geldin
Ümmügülsüm Hasyıldırım
İyilik Bulaşıcıdır
Nevin Bahtişen
Hayat Döngüsü
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /4
Hamiyet Su Kopartan
Türkçemizin İncelikleri (I)
Suna Türkmen Güngör
Çağları Aşan Gönül Yolcusu / Yunus Emre
Dilek Tuna Memişoğlu
Ah Srebrenitsa
Mehmet Şahan
Paylaşmak /3
Gevher Aktaş Demirkaya
Perde Arkasındaki Söz Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü
Hüseyin Uyar
Değerli Yalnızlık
Ahmet Furkan Demir
Enver Paşa
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar