Anlamak, anlaşılmak, anlaşmak…
İletişimden beklenen sonuçlar.
En temel ihtiyaçlarımızdan birkaçı.
Ekmek kadar önemli, su gibi, hava gibi…
Hem hayatın akışında önemlidir hem de iç dünyamızda.
Anlamak, kapsayıcılık ile mümkündür. Anlaşılmak için basit olmalı. Anlaşmak, yol vermek bile olabilir. Hayrolsun diyebilmek…
Bu üç eylem, en az iki kişi arasında gerçekleşiyor olmasına rağmen tarafların en az birisinin yönetim becerisi ile kaliteli bir düzeye ulaşabilir. Ancak muhataplarımızın neyi yapmaları gerektiğine karar veremediğimiz için yönetim, bizim sorumluluğumuzdadır.
Anlamak, anlaşılmak sadece söylenen kelimelerin anlamları ile sınırlı değildir. Muhataplarımıza verdiğimiz değer, kelimelere yüklediğimiz anlamları direkt etkileyebilir. Kelimeler geçmişimizin, andaki beklentilerimizin, gelecek hedeflerimizin izlerini taşır.
Anlaşılmak, beklenilmemesi gereken bir eylem. Hiçbir kimse beni/bizi anlamak zorunda değil. Ortaya sürdüğümüz argümanlarımız ne kadar doğru olursa olsun, önceliklerimizin farklılığı nedeniye kabul görmeyebilir. Çözümlerden bahsediyorsak sözde kalmaması beklenir. Yapıyorsak vazifemizdir, alkışsız, takdirsiz, yardımsız kalmaya mahkum.
Anlaşıldığımızı hissedemiyorsak anladığımız da söylenemez. Bu konuda dertli olduğum için kurduğum denklemlerin doğru olduğunu söyleyemiyorum. Yardımlarınıza ihtiyacım var. Sizlerle tamam olabilir, umarım, beklerim.
Bir fıkra vardır, biliriz. Temel, otobanın sol şeridinde son sürat aracını sürmektedir. Radyoda ters yönde giden bir sürücü olduğu söylenir. Sanki “ben”.
Birey bazına inmeyi çözüm bilsem yüzlerce örneği sıralayabilirim. Yaptığımda niyet okuma bile olmayacaktır. Açıkça söyleniyor çünkü.
“Sen Yunus musun, Mehdi misin?“
Hayalen zaman çizelgesinde gerilerden günüzüme doğru gelelim. Göreceğimiz şey, medeniyetlerin kuruluşu ve yıkılışı olacaktır.
Acı ama gerçek… Her yıkılış kendi kahramanlarını
doğurmuş. Ve onlar, içinde bulundukları toplumlara hatta gerektiğince kendilerine rağmen bir mum gibi eriyerek herkesin mutlu mesut yaşadığı baharlara tohum olmuşlar. Böylece kurdun kuşun hissesi bile düşünülmüş. Aç açık kimse kalmamış. Ancak kaçınılmaz son gecikmemiş.
Herkesin mal ve can emniyetine sahip olduğu, özgürce fikirlerini söyleyebildiği, eğlenebildiği, gülebildiği bir ortam nasıl olur da yıkılır? Aklım almıyor. Hiçbir kimsenin bile isteye bunu yapacağına inanmıyorum. Demektir ki nedenlerini ihmallerimizde aramalı.
İki dostumu bir araya getirdim yakında. İlk kez görüştüler. Benden çok daha iyi anlaştılar birbirleriyle. Aileden, geçmişte yaptıklarından, gelecek hedeflerinden konuştular. Ortak dostlar da buldular. Ben seyrettim düşünerek. Bu, olması gereken bir şey aslında. Ama her cümle bana çok daha farklı şeyler anlatıyor. Ve ben onları susturamıyorum.
Detaya inmek istemiyorum. Her ne kadar doğru dahi olsa tavrımız, söylemlerimiz; hissettirdiğimiz önemlidir. Ancak sadece kendi hissiyatımı bilebilirim. Dostlarımın, cümlelerimin iç dünyalarındaki karşılığını belirtmek yerine, “Sen Yunus musun?“ diye sormaları… Bir anlam veremiyorum. Yunus olmak zor mudur gerçekten? Veya imkansız mıdır? Herkes Yunus olamaz mı? Yunus olmaya çalışmak yerine, benim Yunus olmadığıma odaklanan zihniyet, gerçek Yunus’u sevebilir mi?
Evet, bilginin çıldırtıcılığı sözkonusu. Üretim kolay ve daha da kolaylaşıyor. Ve bunun sonucunda, insana ihtiyaç azalıyor. Diğer yandan sonsuz olmayan kaynaklar ciddi düşündürmekte. Film senaryolarında vahşetle niteleyerek izlediğimiz sahneler, günlük hayatımızın konusu artık. Ancak henüz yavaş çekim olduğu için rahatsız etmiyor. Veya olayların kahramanı biz olduğumuzdan tercihlerimizi hak biliyoruz.
“Bu böyle olmak zorunda değil!“ diyorum. En azından daha yumuşak, kontrollü bir geçiş sağlanabilir. Aksi halde çok daha büyük felaketler beklenmeli. Ortaya sürdüğüm en temel argüman iletişim, anlamak, anlaşılmak, anlaşmak…
Ne yazık ki anlayamıyorum. Anlaşıldığımı hissedemiyorum. Ve anlaşamıyorum.
Anlayışsızlık…
Kendi problemlerinin altında can çekişmenin bir sonucudur. Bencilliğin, egoistliğin diğer adı. Her şeyi bildiğini, hak ettiğini iddia etmenin dışa yansıyan görüntüsü. Oysa birbirimizle anlamlıyız. Dostlarımızdan aldığımız geri dönüşler ile çözümlerimiz çok daha kolay. Böylece hayatı mutlu mesut yaşamak, hepimiz için, hep birlikte mümkün. En azından problemlerin bir parçası olmamak, iç huzuruna erebilmek…
***
Editör: Deniz İmre
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Gevher Aktaş Demirkaya
Gelincik Çiçeğinin Bize Anlattıkları
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı -11 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /3
Deniz İmre
Küçük Bir Ülke
Serhan Poyraz
Kadınlar / Charles Bukowski
Nevin Bahtişen
Yazdıkça İyileşir İyileştikçe Yazar
Dilek Tuna Memişoğlu
Bayram Hoş Bir Sadâ
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Mehmet Şahan
Paylaşmak /2
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar