Sözlerine geçeceğim ama kanımca çok daha önemli olan şey, anlama gayretimizdir. Anlamıyor değiliz. Kastım bu olamaz. Aksine, anlıyoruz. Sadece bizcesini. Genelde. Özele inerek bir şey söylemek haddim değil. Özgürlüğe müdahale olur bu. Kendimle çelişirim. Özgürlüğü isterken bile özgürce olmadıkça elde edilen özgürlük olamaz. İnsanlar saçmalamalı, bir çocuk gibi, masumane. Acıkmış, aklını peynir ekmek ile yiyivermiş. Veya aşık. Nereye bakarsa baksın, selvi boylu, sarı saçlı, mavi gözlü sevgilisini gören, duyduklarını ondan haber bilen. Kınanmak? O da nedir ki, Yardan bir mektup mu? Veya cilve, hoşnutluk, seviyorum demenin bin bir rengi…
Evet, böyle bir toplumda yaşamak nasıl olur, bilemiyorum. Veya hangisi daha huzur verici? Tercih şansımız olsa tabii ki… Ancak problemimizin kaynağının, nedeninin özgürce bir yaşam tarzı olduğunu düşünmüyorum. Bilmemek, bilmediğini bilmemek, bildiğini sanmak, başkası için bilmek… Daha ölümcül, onulmaz, derman bulunmaz hastalığımız.
Yaşanmışlıklarımdan örnekler var. Herhangi bir konuyu yazmak üzere masama koyduğumda günlerce süren bir serüven başlar. Gittiğim, geldiğim, oturduğum, kalktığım, söylediğim, duyduğum her ne var ise arayışımın izlerini görürüm. Düşünce dünyamda dengemi kurabilmek, tüm duygularımı doyurabilmek üzere dostlarım, düşmanlarım(!) el birliğiyle yardıma koşarlar sanki… Onlara teşekkür ediyorum.
Felsefe tarihine kısaca bir göz attım. Ulaşabildiğimiz kadar geride gördüğümüz ilk fiozofları doğacılar olarak tanımlamışız. Sonra sofistler gelmekte. Ve Sokrates.
Gerektiği kadar araştırma yapamamış olabilirim. Çeviri hataları mümkün. Veya aktarıldıkça değişen içerikler. Söyleyenler gördüklerini ifade edememiş bile olabilirler. Gördükleri ile birhoş olup farklı şeyler söylemeleri garipsenmemeli. Herhalukarda anladığımız bize bakar. Algılarımız, arayışlarımız, değer yargılarımız… Onları tanımıyorum. Yüz yüze görüşemedim. Söylemlerine karşılık sorularımı sorma şansım olmadı. Ama insanı bildiğimce, bilme gayretimce, bunları söylememin yanlış olduğunu düşünmüyorum.
Doğa filozofları…
Konu yaratılış. Düşünerek böyle bir soruya nasıl bir cevap verilebilir, bilemiyorum. Onların ne dediklerinin önemi var mı? Yirmi birinci yüzyıldayız, hala tartışıyoruz çünkü. Farklı görüşlere sahip arkadaşları dinliyorum. Söylemlerinde insan yok, çözümsüz. Her ne olursa olsun, neden kendimi inkar etmeliyim ki? Ellerimle, gözlerimle, kulaklarımla, burnumla, dilimle, duygularımla, aklım, mantığım ile ben bulacağım cevaplarımı. Başka bir malzeme yok ki ortada, kullanabileceğim.
Sofistler…
İki söylem ön plana çıkmakta. “İnsan her şeyin ölçüsüdür.” İnsan için insana göre insanın anlayacağı manada hakikat diye bir şey yoktur. İçinde insan olan her konu değişime ve gelişime açıktır. Bu doğrudur. Bence de. Ancak hadiselere daha yukarıdan bakmaya çalışmalı. Birey içinde bulunduğu toplumdan etkilenmekte ama aynı zamanda etkilemekte de. Bu anlamda toplumu da bir birey gibi görebiliriz. Medeniyetler kurulmakta ve yıkılmakta. Başrolde sürekli insan var. Aslında değişen yine hiçbir şey yok. Tanımlama hastalığımız. Anlam verme, anlama, çözme, çözümün bir parçası olma, en azından problemin bir parçası olmama gayreti… Ne yazık ki pek çok dostumda gereğince bulamıyorum.
Diğer söylemleri ise; “Hiçbir şey yoktur, bir şey varsa bile bilinemez, bilinse bile başkalarına aktarılamaz.“ Bu sözde bir gariplik var gibi. Varlığın inkarı nasıl mümkün olabilir veya hangi amaçla? Kendi içinde mantık çelişkisi de var. Varlığı bilinemeyen bir şeye yok da denilemez. Bilginin aktarımı konusu doğru. Tabii ki, kriter ben değilim. Böyle söylerken sadece fikrimi belirttiğimin farkındayım. Farklı görüşler her zaman için mümkün.
Çünkü Sokrates, çözümü insanın kendisi olmasında görüyor. Sorguluyor ve sorgulatıyor. Öne çıkan söylemlerinden anlaşılan odur ki, tanımlamadan yapıyor bunu. Ancak öğrencisi Platon yine birtakım kavramları tanımlarken görülüyor.
Sokrates hakkında bir kaç video seyrettim. Saçmalayanlar var. Kelimeleri değil harfleri bile birbirleriyle kavga etmekte. İyi olduğunu söyleyenler, delilleriyle birlikte. Kötü olduğunu anlatanlar, aslında bir hain, Roma’ya ihanet etmiş. Görüşlerinin Arapça’ya çevrildiğini açıklayanlar, net, ikna edici, bilgi dolu…
Bilmeyi kutsuyoruz, tanımlamayı yeterli görüyoruz. Masumane yapıyoruz bunu. Mutlu olabilirsin, diyoruz mesela. Kendi olmayı bir çözüm olarak sunuveriyoruz dostlara. Onlara sormadan, nedir seni derin derin düşündüren?
Bilmem başka bir nedeni var mı? Bilmenin anlamsızlığı öyle bir sardı ki ruhumu, anlatılamaz. Oysa Sokrates’tir konuştuğumuz, bilmediğini bilen, öğrenen…
Sedat İlhan
Çözümsüzlük / 5
Musa Aşkın
Usulca Sessizlik
Yusuf Sarıkaya
Bizim Kuşak /8
Serhan Poyraz
Shakespeare ve Hamlet / Mina Urgan
Dilek Tuna Memişoğlu
Yeni Yıla Girerken
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Yeni Yılınız Kutlu Olsun
Gevher Aktaş Demirkaya
Kızılca Gün - 27 Aralık 1919 Cumhuriyete Giden Yolun Dönüm Noktası
Ahmet Furkan Demir
Hiss-i Urfa
Mehmet Şahan
Edep Edebiyat Medeniyet Ekseninde İnsan
Ebru Bozcuk
Kandır Beni 2026
Deniz İmre
Schopenhauer’in Sarkacında: Bir Sağa Bir Sola
Nevin Bahtişen
Hayatımdan Notlar
Hüseyin Uyar
Yeni Çağda Dostluk Paradoksu
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Sami Çelik
Gece ve Sis
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Hayatın Matematiğini Öğrenmek
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Mine Çağlıyan
Özgürlük
Suna Türkmen Güngör
Ruhun Terazisi
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Ayfer Güney
Dur
Hamiyet Su Kopartan
Meşguliyet
Turan Demirci
Yapılmayacaklar Listesi
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Hakan Cucunel
Türk Edebiyatı ve Türkçe Edebiyat
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Demet Mannaş Kervan
Sözde Hayvanseverin Eseri: Sokak Köpeği
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar