Bir insanın ömrüne vurulabilecek en ağır darbe, başkasının elinden gelmez çoğu zaman.
Çünkü insan, kendisine kötülük yapabileceklerin en ustasını yine kendi özünde taşır.
Kendi kendisinin celladıdır insan…
Vazgeçişiyle…
Söyle(ye)mediği bir sözle…
Söylemesi, ağız dolusu konuşması gereken yerde sustuğu için bazen de...
Hayatımızda öyle insanlar vardır ki yıllarca “Beni kimseler anlamadı.” derler.
Oysa belki de onlar kendilerini anlatmaktan vazgeçmişlerdir, değil mi?
Kim bilir?
Öyle kadınlar vardır ki sevildiği halde sevgiden kaçar; geçmişte birinin açtığı yarayı, bugün karşısındaki insanın ellerinde de arar.
Öyle insanlar vardır ki hayatının en güzel yıllarını “Bir gün…” diyerek geçirir.
“Bir gün başlayacağım.”
“Bir gün gideceğim.”
“Bir gün söyleyeceğim.”
“Bir gün affedeceğim.”
“Bir gün kendim için yaşayacağım.”
Sonra o “bir gün”lerin hepsi gitgide birbirine benzer ve insan bir sabah aynaya baktığında, yaşlanmış yüzünün karşısında gerçekleştiremediği bütün hayatlarını görür.
İşte cellat budur, biraz da... İnsanın kendi elleriyle kendisinden aldığı o zaman…
Bir telefonu açmayarak cellat oluruz, bazen...
“Sonra ararım.” deriz. Ama o “sonra” hiç gelmez.
Bazen bir özrü geciktiririz… “Nasıl olsa yarın konuşurum.” deriz.
Yarın gelir. Ama o insanlar gelmez.
Sevdiğimiz birine “Seni seviyorum.” demeyerek de cellat oluruz.
Çünkü sevgiyi içimizde saklamanın, onu göstermekten her daim daha güvenli olduğunu sanırız.
Oysa bilmeyiz; söylenmeyen sevgi de zamanla ağırlaşır, insanın içinde taşınan kelimeler de yıllar geçtikçe bir mezar taşına dönüşür.
Bir insan düşünün şimdi...
Yıllarca aynı işte çalışmış; hiç sevmediği bir hayatı yaşamış ve her sabah işe giderken kendi kendine, “Biraz daha dayan.” demiş.
Evlenmiş.
Çocukları olmuş.
Sonra çocukları da büyümüş.
Ama o hâlâ aynı yerde.
Sonra bir gün emekli olmuş.
Ve emekli olunca fark etmiş ki ilk kez o sabah alarmı çalmamış.
Yatağından kalkmış, pencerenin önüne oturmuş.
Saatlerce dışarı bakıp sonra ağlamaya başlamış.
“Ben ne zaman yaşayacaktım?” diye sormuş kendi kendine...
İşte insan her zaman hayatını kaybetmez; hayatını erteler ve ne yazık ki ertelenen hayatların çoğu bir daha asla yaşanmaz.
Hepimizin içinde görünmeyen birer cellat var.
Kiminin adı korku…
Kimi gurur…
Kimi alışkanlık…
Kimi geçmiş…
Kimi zaman da “başkalarının ne diyeceği…”
“Ya olmazsa?”
“Ya beni sevmezse?”
“Ya rezil olursam?”
“Ya pişman olursam?”
Bu soruların hepsi masum görünür insana...
Ama bunlar insanın hayatını yavaş yavaş boğar.
Mesela korkunun en büyük marifeti, bizi öldürmek değildir; bizi yaşamaktan alıkoymaktır.
Bir düşünün ve lütfen kendinize sorun…
Kaç kez sırf gururunuz yüzünden sevdiğiniz kişinin kapısını çalmadınız?
Kaç kez “Bana ne… Ben ilk adımı atmam.” diyerek bir ilişkiyi bitirdiniz?
Kaç kez aslında gitmek istediğiniz hâlde “El âlem ne der?” diye kaldınız?
Kaç kez içinizden gelen bir şeyin sesini, sırf başkalarının onayını almak için susturdunuz?
Kaç kez bir aynanın karşısında kendinize bakıp da başkalarının istediği insan olmaya çalıştınız?
Ve en önemlisi…
Kaç kez kendinize “Sonra.” dediniz?
İşte o “sonra”, insanın hayatındaki en tehlikeli kelimelerden biridir.
Çünkü hayat, “sonra”lara garanti vermez.
Belki de hepimiz biraz celladız.
Ama celladın elindeki ip her zaman ölüm için değildir.
O ip, insanın kendi boynuna doladığı korkulardır da...
Geçmişe bağlanmaktır.
Affetmemektir.
Kendini affetmemektir.
Yıllarca aynı insanın kapısında beklemektir.
Kapı çoktan kapanmıştır ama biz hâlâ kapının önündeyizdir.
Bir insanın kendine yaptığı en büyük kötülüklerden biri de geçmişteki kendisini cezalandırmaya devam etmesidir.
Yirmi yaşındaki halin bir hata yapmıştır.
Otuz yaşındaki halin yanlış bir karar vermiştir.
Peki bugün hâlâ neden o insanı cezalandırıyorsun?
Sen artık o insan değilsin ki...
Hayatın bir başka acı tarafı da şu:
İnsan çoğunlukla başına gelenlerden değil, başına gelmesine izin vermediği şeylerden pişman oluyor.
Gitmediği şehirlerden…
Söylemediği sözlerden…
Sarılmadığı insanlardan…
Başlamadığı işlerden…
Yazmadığı mektuplardan…
Etmediği telefonlardan…
Ve en çok da kendisi olamadığı o günlerden…
Şimdi durup kendimize sormamız gerekiyor:
Ben kendi hayatımın neresinde cellat oldum?
Kime söylemem gereken bir sözü susturdum?
Hangi hayalimi “artık çok geç” diyerek gömdüm?
Hangi insanı sırf gururum yüzünden kaybettim?
Hangi kapının önünde hâlâ geçmişten af bekliyorum?
Ve kendime ne zaman yaşamayı çok görecek kadar acımasız oldum?
İnsanın kurtulması gereken kişi başka biri değil de kendisidir.
Kendi korkusundan…
Kendi öfkesinden…
Kendi suskunluğundan…
Kendi geçmişinden…
Ama güzel olan şey ne biliyor musunuz?
Cellat olduğumuz kadar, kendi infazımızı durdurabilecek tek kişi de yine bizleriz.
Bir telefonu açabiliriz.
Bir özür dileyebiliriz.
Bir bavul hazırlayıp gidebiliriz.
Bir hayale yeniden başlayabiliriz.
Birine “Seni seviyorum.” diyebiliriz.
Kendimize “Geç kaldım.” demek yerine, “Bugün hâlâ buradayım.” diyebiliriz.
Çünkü hayat, daima büyük mucizelerle değişmez.
Bir karar değiştirir her şeyi...
Bir cümle, bir adım, bir kapı, bir telefon, bir “kal.”
Ya da bir “git.”
İnsan sonunda kendi hayatının mezarına kendi adını yazmamalı.
Çünkü gülümsemeyi bıraktığında ölürsün biraz; hayal kurmayı bıraktığında… Sevmeyi, affetmeyi, kendine inanmayı bıraktığında…
Kimse fark etmez; en sessiz ölüm de budur işte...
Ben artık şuna inanıyorum:
Herkes kendi ömrünün celladıdır, evet...
Ama herkesin elinde bir de anahtar vardır.
İpi boynundan çıkaracak, kapıyı açacak, geçmişin mezarından çıkaracak ve yeniden yaşatacak bir anahtar…
Yeter ki bir kez olsun kendimize “Sonra.” demeyelim.
Çünkü insanın hayatını değiştiren şey, büyük bir mucize değil…
Sadece artık beklememeye karar vermesidir.
İnsan, kendini celladının elinden anca öyle kurtarır.
***
Deniz İmre
Herkes Celladıdır Kendi Ömrünün
Serhan Poyraz
Gündoğumu / Joan Baez
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı 19 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Musa Aşkın
Kuyruğun Söylediği
Ebru Bozcuk
Bu Topraklardan Bir 'Ümit Yaşar Oğuzcan' Geçti
Şükrü Doruk
Şiire Dair
Cengiz Hortoğlu
Evine Hoş Geldin
Hakan Cucunel
Jean Teule - Sağanak Altında
Ümmügülsüm Hasyıldırım
İyilik Bulaşıcıdır
Nevin Bahtişen
Hayat Döngüsü
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /4
Hamiyet Su Kopartan
Türkçemizin İncelikleri (I)
Suna Türkmen Güngör
Çağları Aşan Gönül Yolcusu / Yunus Emre
Dilek Tuna Memişoğlu
Ah Srebrenitsa
Mehmet Şahan
Paylaşmak /3
Gevher Aktaş Demirkaya
Perde Arkasındaki Söz Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü
Hüseyin Uyar
Değerli Yalnızlık
Ahmet Furkan Demir
Enver Paşa
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar