DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Advert
Serhan Poyraz
Serhan Poyraz
Giriş Tarihi : 20-01-2023 12:58

Shinrin Yoku / Hector Garcia - Francesc Miralles

Evvel zaman içinde insanoğlu, doğa ve onun döngüleri ile uyum içinde yaşarken, birgün toprağı ve hayvanları esir alıp şehirler inşa etmeye ve güneş ışığının kısıtlı girdiği beton yığınlarının içerisinde yaşamaya başladı ve üstelik buna da  “medeniyet” adını verdi.
Ama o gün bugündür de, ruhsal bedeller ödeyerek depresyon, anksiyete ve diğer birçok psikolojik hastalıklarla  uğraşmaya başladı.

İnsanoğlunun içine düştüğü ruhsal açmazın çaresinin ipucunu ne güzel veriyordu eski bir Çin atasözü; “Kalbinde yeşil bir ağaca yer verirsen, ötüşen kuşlar konar kalbinin dallarına.” diyerek…

Bu atasözü hoşuma gidince biraz araştırdım ve gördüm ki, ruhların yaşam ağacı dallarına konmuş kuşlarla simgelenişi Hint metinlerinde de mevcut. Örneğin, ruhların bedenden bedene göçen göçmen kuşlara benzetildiği Upanişadlar’da bulunan bir sembolizmde, yaşam ağacına tünemiş iki kuştan biri meyveyi yerken, öbürü bakar ki, bu iki kuştan meyveyi yiyen “reenkarne olmuş aktif haldeki ruh”u, öteki kuş ise bedensiz ruhu simgelemekte.

Pers ve Zerdüşt efsanelerinde gezindim biraz... Orada da kudretli Gaokerena ağacı, yenildiğinde iyileştirici özelliklere sahip olan ve ölülerin dirilen bedenlerine ölümsüzlük veren efsanevi bir bitki olarak karşıma çıktı.

İskandinav mitolojisine bakınca, evreni oluşturan üç tabakayı birbirine bağlayacak şekilde tasvir edilen ağaca “Yggdrasill” dendiğini öğrendim.

Araştırmaya devam ettikçe, ağaç mitine, kökeni tarih öncesi denilen devirlere kadar uzanan; başta Asya şamanist gelenekleri olmak üzere, pek çok gelenekte de rastladım. 
Tüm bu geleneklerin ve inanışların içinde dikkat çekici olan; ağacın genel anlamda Tanrı'ya ulaşmanın ve onunla iletişimin sembolü olarak görülmesiyken, aynı zamanda da “yaşam, hayat, canlılık, ölümsüzlük, doğurganlık, şans, bolluk, bereket, sağlık” gibi pek çok anlama da işaret etmesiydi.

Gelenek ve inançların böyle farklı farklı manevi anlamlar yüklediği ağaçların; havadaki karbondioksiti emip ayrıştırdığı,  oksijeni atmosfere bırakarak insanlara nefes alması için gereken oksijeni üretmek şeklindeki bilimsel faydasını da hepimiz ta  ilkokul çağlarında öğrenmiştik.

Ağaçtan bahsettikçe, göğe doğru uzanan upuzun ağaçların gölgesinde dolaşmak istedim şu anda. Attığım her adımda yerdeki kuru yaprak ve dalların çıtırtısı, sessizce esen rüzgarda ağaç yaprakların huzurlu hışırtısı ve bol oksijenin nefesime dolması ne güzel olurdu. Hele bir de yakınlarda bir yerde akan suyun sakinleştirici sesine türlü türlü melodik kuş sesleri eşlik etseydi… Off off off düşünmesi bile terapi gibi. 

Peki ama özellikle haftaiçinde benim ve birçoğumuzun günleri nasıl geçiyor? Sabahın ilk ışıklarında yoğun bir trafik stresi, iş yerinin kaygan zemininde geçen mesai saatleri, sonrasında akşam trafiğini acı bir sos yapıp negatif enerjilerle dolu günün ağırlığını birkaç saatte atmaya çalıştığımız gecelerle… 

Benim, sizin ve modern dünyanın birçok toplumu gibi Japonlar da kendi sanayi devrimleri sonrası kapalı kutular içinde yaşamanın bedellerini fark etmişler ve 1980 yılından itibaren doğayı bir terapi aracı olarak kullanıp kullanamayacaklarını öğrenmek amacıyla araştırmalara başlamışlar.

Bu konuda kapsamlı bir araştırmayı ilk kez Japonların gerçekleştirmiş olması hiç de şaşırtıcı değil aslında. Neden mi? Japonların yerel dinleri olan Şintoizm’den dolayı doğa onların kültürlerinde önemli bir yere sahip çünkü…

Şintoizm; dağların, taşların, nehirlerin ve doğada gördüğünüz her şeyin, dinlemeniz ve saygı duymanız gereken ruhsal bir öze sahip olduğu inancıdır. Diğer bir ifadeyle Şintoizm daha çok yaşamla, doğayla ve dünyayla ruhsal bağlantı yoluyla yaşamın özünü yakalamakla ilgili bir din.

Şintoist tapınaklar oldukça sadedir, minimalisttir çünkü bu tapınakların amacı, insanın doğaya üstünlüğünü doğaya dayatmak değildir ve bu yüzden de insanoğlunun neler yapabildiğini dünyaya gösterme kaygısı taşıyormuş gibi inşa edilen o görkemli yapılara benzemezler. Aksine, şintoist tapınağın amacı doğaya uygun olan en naïf yolla uyum sağlamak, orada yaşayan ruhlara çağrıda bulunup onlarla iletişime geçmektir.

Şintoizmde insan, yalnızca doğanın bir parçasıdır yani doğa insandan üstündür.


Şintoizm, Japonya’nın en eski dinidir ama tek dini de değildir. Altıncı yüzyıldan sonra Budizm de Japonya’da yaygınlaşmıştır. Zen budizmi, taoizm ve konfüçyüs dini diğer farklı inanışlardır. Her ne kadar bu dinler keskin hatlarla birbirinden ayrılsa da, Japon halkı imrenilecek şekilde birbirleri ile barış içinde yaşamayı becerebilmekteler.

Japon kültürünün içinde gezindikçe farkına vardığım bir diğer hayran olunası şey de, Japonya teknolojik olarak dünyanın en gelişmiş ülkesi olsa da, gelenekselliğin Japonların hayatında önemli bir yer tutması. Yani Japonya’da modernlik ile geleneksellik büyük bir ahenk içinde. Halka nüfuz etmiş olan geçmiş ve gelenek saygısı onlara konfüçyüsçü dinden kalan bir miras sanırım.

Ve iki yıl süren araştırmalardan sonra Japonya Orman Bakanlığı, Shinrin “Orman” ve Yoku “Banyo” kelimelerinin birleşiminden oluşan “Shinrin Yoku (Orman Banyosu)” kavramını fizyolojik ve psikolojik bir egzersiz olarak 1982 yılında tanıtmış ve sağlıklı bir yaşam için Japon halkına doğada düzenli olarak ruhsal anlamda banyo yapması ya da ruhsal arınma eylemlerini gerçekleştirmelerini tavsiye etmeye başlamış.

Çünkü yapılan araştırmalar göstermişti ki; ağaçlar arasında zaman geçirmek, insanın nöro-psikolojik yapısında dinginlik sağlarken, vücuttaki stres hormonunun azalmasına yardımcı oluyor ve kan basıncının düşmesine sebep oluyordu. Haliyle anksiyete, depresyon, uykusuzluk, öfke gibi sorunlar azalıyordu.

İnsanı hayrete düşürecek birşey daha keşfetmişti Japonlar; ağaçların kendilerini böceklerden ve zararlı bakterilerden korumak için salgıladıkları “fitonsid” adlı özü, ağaca sarılan insanın cildi emiyordu ve bu sayede bağışıklık sistemi güçleniyordu.  Ayrıca orman havasını solumak, vücuttaki enfeksiyonlarla ve kanserli hücrelerle savaşan kandaki “doğal katil” hücrelerinin sayısını arttırıyordu.

Bir taşla iki kuş misali, içinde yaşadığımız yoğun teknolojiye karşı doğal çevreyi bir panzehir olarak kullanırken, Shinrin Yoku’nun bir diğer amacı da ağacın, ormanın faziletlerini anlayıp doğa ile bağlantı kurmak ve doğayı korumak...
Şimdi gelelim Shinrin Yoku’nun nasıl yapıldığına..

İlk adım aslında çok basit ama pek çok insana zor gelme ihtimali de fazlasıyla var. Neden mi? Çünkü Shinrin Yoku doğayla bütünleşmek olduğundan cep telefonlarınızı, laptop bilgisayarınızı, ipad’inizi, kameranızı, akıllı saatinizi ve varsa GPS cihazınızı yani her türlü elektronik aletinizi evde bırakmanız gerekiyor.

Teknoloji ile vedalaşıp eşofmanlarınızı giyip ormanın kıyısına geldiniz mi?


Durun hemen başlamayın yürüyüşe... Shinrin Yoku’ya başlamadan önce zihnimizi de bu aktiviteye hazırlamamız gerekiyor. Bunun için günlük endişeleri, yapılmayı bekleyen işlerinizi, kariyer hedeflerinizi bir süreliğine unutun. Çünkü bizi andan koparacak ve ormanın ruhuna teslim olmamızı engelleyen herşeyi bir kenara bırakmamız gerekiyor.

Hazır mıyız?

Hadi başlayalım yürüyüşe. Yanımızda biri varsa onunla da konuşmak yok. Soyutlanmalısınız herşeyden. Sessizlik içinde yürümemiz gerekiyor. Unutmayın, iletişimde bulunmamız gereken tek şey orman!

Bu yüzden attığımız adımların bilincinde olarak havanın derecesini, varsa rüzgar veya esintiyi, etrafımızdaki ışık oyunlarını fark etmeye odaklanırken, kendi nefesinizi de hissedin. Her zaman yavaş ve derin nefes alacağız. Bunu da unutmayın.

Belli bir yere belli bir zamanda varacağız diye acelemiz yok. O yüzden yorulduğunuz zaman bir kayaya, varsa devrilmiş bir ağaç kütüğüne oturun ya da toprağın üzerine uzanın sırt üstü... İçinizden geldiğince davranmalısınız. Bırakın üstünüz başınız kirlensin. Yeri ve manzarasına göre değişir belki ama sanki en cazip olanı sırt üstü uzanmak; gökyüzüne doğru uzanan ağaçların altında… Hangi pozisyonu seçersek seçelim, kuş ve ağustos böceklerinin seslerini, eğer esinti varsa titreşmekte olan yaprakların fısıltılarını dinleyelim.

Dinlenmeniz bittiyse hadi kalkın ayağa. Canımız nereye yürümek istiyorsa oraya gidelim. Muhteşem bir manzara çıkarsa karşımıza, durup seyredelim.

Her nefes alışımızda doğanın iyileştirici kokularını, huzurlu havasını içimize çekelim. Her yanımızın yeşilliklerle dolu olduğu düşüncesiyle zihnimizi yıkayalım. Biliyorum zihin sürekli düşünmeye alışıktır. Doğal olarak herhangi bir düşünce belirirse zihnimizde, onu reddetmeyelim, engellemeyelim, yargılamayalım. Uğraşmayın düşüncelerle, bırakın kendi kendine yok olsun. Sadece derin derin nefes alalım ve gökyüzünü, bulutları hayal edelim. Hatta bir ağaca da sarılabilirsiniz. Ormanla bir bütün olduğunuzu, onun bir parçası olduğunuzu, ondan ayrı olmadığınızı fısıldayın sürekli kendinize. Sadece buna konsantre olun.

Bir süre sonra, zamandan, sahip olduklarınızdan ve diğer herşeyden soyutlanmaya ve en saf halinizle ormanın ruhuyla bütünleşerek içinde bulunduğunuz an’ı hissetmeye başlayacaksınız tüm benliğinizde.

Bunu başardığınız an, doğanın bir parçası olarak egonuzu dizginlediniz ve orman banyosu ile arındınız demektir!

Belki şimdi bazılarınız diyecek ki “Ormana gidelim de, yırtıcı hayvanlara yem olalım!”
Doğru; yırtıcı hayvanlarla karşılabiliriz ya da ayıların tuvalet kağıdı olarak kullandığı ağaçlara sarılmak da hoş olmayabilir. O yüzden haklısınız; bu tür bir tedaviye hükümet desteği de gerekiyor. Mesela Japonya’da orman banyosu için yaklaşık 40 civarında orman varmış. Güney Kore, Finlandiya, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletlerinde de orman banyosu uygulaması yaygın olarak kullanılıyormuş. Bu konuda ülkemizde resmi olarak bir çalışma yapılıyor mu bilmiyorum ama Orman Bakanlığımızın bu işe el atması şart gözüküyor.

Şimdi de belki diyeceksiniz ki, “Ülkemizde yeterli orman var mı?”

Yine haklısınız; maalesef ki betonlaşma yüzünden ülkemizdeki ormanların sayısı çok azaldı. Bir de özellikle geçtiğimiz yaz aylarında yaşadığımız o üzücü orman yangınlarının acısı hala içimizde ama bu ritüeli yeşilliklerle, ağaçlarla kaplı bir parkta, hatta çimlerin üzerinde çıplak ayakla toprağı hissedip yürüyerek de yapabilirsiniz. Orman etkisini göstermese de, süreyi uzatıp sıklığı arttırsanız, mutlaka olumlu etkilerini hissedersiniz diye düşünüyorum.

Hatta evimizi de doğru yeşil bitkilerle donatarak da yapabiliriz. Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olan Babil’in Asma Bahçelerini biliyorsunuzdur. Kral Nabukadnezar, bu asma bahçelerini sıla hasreti çeken karısı Amytis’in kendini iyi hissetmesi için yaptırmamış mıydı?

Yeter ki Shinrin Yoku’ya zihnen hazır olalım ve bu ritüeli yapmayı gerçekten isteyelim.
İstemeliyiz ve yapmalıyız çünkü şimdi her zamankinden daha çok doğaya ihtiyacımız var. Akıllı telefonlar, internet, kablosuz cihazlar, bilgisayarlar yani teknoloji tamamen hayatımıza egemen olmuş durumda. Sürekli ağır radyasyona maruz kalıyoruz. Kendimiz için, yeşil bir dünya için Shinrin Yoku’yu bir şekilde yapmalıyız.

Hector Garcia ve Francesc Miralles’in birlikte yazdığı “Shinrin Yoku Orman Banyosu” kitabı bu konuda adeta bir başucu kitabı gibi.

Ne diyordu o güzel Çin atasözü?
“Kalbinde yeşil bir ağaca yer verirsen, ötüşen kuşlar konar kalbinin dallarına.”

O halde, hem huzur dolu bir yolculuğa çıkmak hem de nerede olursanız olun, ruhsal dünyanızda yeşil bir dal filizlendirebilmek adına bu kitabı okumalısınız.

NELER SÖYLENDİ?
@
Advert
Yol Durumu
BURÇ YORUMLARI
  • KOÇ
    Koç Burcu
  • BOĞA
    Boğa Burcu
  • İKİZLER
    İkizler Burcu
  • YENGEÇ
    Yengeç Burcu
  • ASLAN
    Aslan Burcu
  • BAŞAK
    Başak Burcu
  • TERAZİ
    Terazi Burcu
  • AKREP
    Akrep Burcu
  • YAY
    Yay Burcu
  • OĞLAK
    Oğlak Burcu
  • KOVA
    Kova Burcu
  • BALIK
    Balık Burcu
BİYOGRAFİ
Özdemir Asaf
Özdemir Asaf
ARŞİV ARAMA