“Son Akşam Yemeği…”
- Masadaki on üçüncü kişi kim?
- Efendim? Ne diyorsun? Masada zaten Hz. İsa ve on iki havarisi var.
…
Son Akşam Yemeği; Milano’daki Santa Maria delle Grazie Kilisesi yemekhanesinin duvarındaki, Leonardo Da Vinci’nin ünlü freski...
Doğru, masada on üç kişi var. Leonardo’dan önceki “Son Akşam Yemeği” tablolarında yer almayan Yahuda, ilk kez bu freskte, Leonardo tarafından diğer havarilerin arasında resmedilmiş, hem de büyük bir ustalıkla...
Son akşam yemeği deyince, menüde de tabii ki; “ihanet” var...
Leonardo Da Vinci, Hz. İsa on iki havarisiyle yemek yediği sırada; “Size doğrusunu söyleyeyim, sizden biri bana ihanet edecek” dediği andaki havarilerin yüz ifadelerini, keskin zekasıyla duvara işleyerek, yine eserinin içine bir çok mesaj gizledi tıpkı “Mona Lisa” gibi, hiç şüphe yok ki…

Bu freske dikkatli baktığımızda, Leonardo Da Vinci’nin, havarileri hainin kim olduğunu sorgulayan şaşkın bir tavır içinde betimlediğini görmek çok da zor değil. Uzun bir yemek masasının merkezindeki Hz. İsa’ya göre sağlı sollu konumlanmış havariler, üçerli gruplar halinde resmedilmişler ve her bir grup kendine özgü jest ve mimiklerle betimlenmiş.
Havarilerin yüzlerini biraz daha detaylı incelediğimizde görürüz ki, Leonardo Da Vinci, havarilerin yüzlerini resmederken gerçek insanlardan, onların karakterlerinden ve yıllar içinde hayatın onlara yaşattıklarının izleri olan yüz ifadelerini kullanmış.
Leonardo Da Vinci, “Son Akşam Yemeği” freskini, Milano’daki Santa Maria delle Grazie Manastırı’nın yemekhanesinin duvarına 1495 yılında yapmaya başlamış ve tam dört yılda tamamlamış.
“Neden bir manastırın duvarına bu resim yapılmış” diye merak edenleriniz varsa benim gibi, hemen söyleyeyim; dönemin kilise otoriteleri, Hz. İsa'nın 12 havarisi ile yediği bu son akşam yemeğinin resimleştirilmesini ünlü ressam Leonardo da Vinci'den istemişler. Leonardo, ilk başlarda bu freski yapmak istememişse de, kilisenin ısrarını kıramamış.
Leonardo, seçtiği modellerin yüzlerinden Hz. İsa ve Yahuda dışındaki havarilerin yüzlerini tasvir ettikten sonra Hz.İsa için bir model aramaya başlamış ve bir gün, kilise korosunun ilahisini dinlerken, koroda şarkı söyleyen ve çok güzel olan gence gözü takılmış. Aradığı modeli bulduğuna inanarak genci, Hz. İsa'yı betimlemesi için kendi atölyesine davet eden Leonardo, o gence bakarak, Hz. İsa'nın yüzünü resmetmiş. Ve sıra, son olarak Yahuda'ya gelmiş. Ancak, Leonardo’nun Yahuda modelini bulması, üç yıla yakın bir zaman almış.
Yani anlayacağınız, bu yaygın rivayete göre; freskin bu kadar uzun sürede tamamlanmasının sebebi, Leonardo’nun Hz.İsa’ya ihanet eden havarisi Yahuda’nın yüzünü resmederken esinlenecek bir model bulamamasıymış. Leonardo, şehirdeki tüm hapishaneleri gezmiş, kötü suçların işlendiği sokak aralarında dolaşsa da, yüzünde hem sevgiyi hem de ihaneti barındıran bir ifade bulamamış.
Öyle ya, “Kim uğrunda canını verebilecek kadar sevdiği birine ihanet edebilirdi ki? İnsanın içinde nasıl böylesine zıt iki duygu kenetlenebilirdi ki?” sorularına cevap olacak bir yüz ifadesi bulmak gerçekten zor olsa gerek.
Ve sonunda Leonardo Da Vinci, yol kenarındaki bir çöplüğün içinde, üstü başı yırtık, saçı başı birbirine karışmış bir şekilde pislik içindeki ve olduğundan daha yaşlı görünen sarhoş birini görmüş. “İşte, Yahuda’yı buldum” diyerek sarhoş adamı atölyesine götürüp, yardımcısıyla birlikte adamı biraz toparladıktan sonra karşısına almış ve adamın yüzünde beliren inançsızlığı, günahı ve ihaneti resmetmeye başlamış.
Bir süre sonra sarhoşluğunun etkisinden yavaş yavaş kurtulmaya başlayan adam, tabloya bir bakmış ve; “Ben, bu tabloyu biliyorum” demiş.
Şaşkınlık içinde kalan Leonardo; “Nereden biliyorsun?” diye sormuş ve genç adam, “Bundan üç yıl önce, elimdekini ve avucumdakini kaybetmeden ve kötü yollara düşmeden önceydi; güzel ve mutlu günlerimdeydim, kilisenin korosunda ben şarkı söylerken yanıma gelip, İsa'nın yüzüne modellik yapmamı istemiştin, işte o benim, bak; birkaç yılda ne hallere düştüm” dediğinde, Leonardo Da Vinci, aynı insanın yüzünden hem iyiyi hem de kötüyü resmettiğini anlamıştı.
Tabii ki, tüm bu anlatılanlar bir rivayet ama gerçek olan da şu ki; kötü insanları sadece sokaklarda, hapishanelerde, pazarlarda aramaya gerek yoktu. Kötülük, tıpkı iyilik gibi, aşk gibi bize en yakın yerdeydi; içimizdeydi. Sevdiğimiz birine ihanet edebilmemiz için suç işlememiz gerekmiyordu ya da meyhanelerde sabahlamamız da.
Zaaflarımızın olması yeterliydi…
Herhalde insanoğlu yeryüzünün hem en acımasızı hem de en şefkatlisi; gaddar, zalim, çıkarcı olmasının yanı sıra, şefkatli, nazik, vicdanlı ve yardımsever de…
Birbiriyle çelişen bu özellikleri; insanoğlunu hayatının içinde kritik tercihlerle karşı karşıya bırakan zorlu bir sınav gibi aynı zamanda…Onurlu, erdemli olmak insanın doğasında var olan bir şey ve bazen öyle anlar geliyor ki, insanoğlu erdemli olabilmek adına; bencil olmamak ile bencil olmak ya da iyilik yapmak ile kötülük yapmak arasında sıkışıp kalabiliyor.

Ve zaten, insanlık tarihi boyunca pek çok filozof, insanın varoluşunun karmaşık doğasını anlamaya çalışmış ve kendilerince yorumlar getirmişlerdir.
Ve on dokuzuncu yüzyılın Sanayi Devrimi’nden sonraki yarım yüzyıllık dönemde Henrik İbsen, modern tiyatronun gelişmesinde önemli pay sahibi olarak, oyunlarında insan psikolojisini derinliğine irdelemiştir.
İnsana dair en önemli fenomenlerden biri olan “düşünmek” İbsen için oldukça önemlidir ve oyunlarının ana temalarından biri her zaman “insan düşüncesinin isyanı” olmuştur.
İdeal, uygun, kabul edilmiş olan unsur ya da düşünce iken, “idealin ideali” İbsen için biraz daha farklıdır. Onun kahramanlarının çektiği acıların çaresi vardır çünkü o acılar yanlış entellektüel duruştan kaynaklanmaktadır ve Henrik Ibsen’e göre, bu yanlış entellektüelliğin tedavisi de, daha iyi düşünmektir.
İdeal olan hayattaki gerçeği mi ortaya çıkarmaktır? Sıradan bir insanın hayatında inandığı yalanları elinden alırsan, onun mutluluğunu da alacaksındır, belki de…
Ve işte Henrik İbsen 1884 yılında yeni bir oyun yazar; “Yaban Ördeği”…

Yaban Ördeği, İbsen’in ilk sembolist oyunudur ve bu yönüyle daha önce yazmış olduğu oyunlardan oldukça farklıdır. Kullandığı “Yaban Ördeği” metaforu için, İbsen bu oyun ile ilgili yazmalarına şu şekilde not düşer; “Yaban ördekleri yaralandıkları zaman hızla suyun dibine dalarlar, dik kafalı şeytan gibidirler ve dipte buldukları bir şeye gagaları ile tutunurlar. Ama iyi bir av köpeğiniz varsa ve su derin değilse işler değişebilir. Hedvig, bir yaban ördeği gibi… Bu bir aşk acısı değil, bir aile acısı da değil, sadece evin içindeki durum.”
Sembolist anlatımlarda ördekler; aile, topluluk, topraklanma, bolluk ve daha fazlası gibi çeşitli manevi şeyleri temsil edebilirler. Ördekler, insanlar gibi oldukça sosyaldirler ve büyük gruplar halinde bulunabilirler; bu da kişinin manevi yolculuğunda birlikteliğin önemini sembolize eder.
“Yaban Ördeği” her ne kadar İbsen'in diğer oyunlarından farklı olsa da, tüm oyunlarında olduğu gibi Yaban Ördeği’ndeki karakterler de birbirini yansıtır. Ancak bu oyunda, karakterler sadece kendi aralarında akraba veya eş, dost değildir; her biri oyunun bütünsel sembolizmiyle, özellikle de yaban ördeği imgesiyle ilişki içindedir, yalnızca yaşlı Werle ve Bayan Sorby hariç…
Oyunun ana karakterleri;
Yaşlı Werle (Zengin iş adamı, sanayici)
Gregers (Yaşlı Werle’nin oğlu)
Yaşlı Ekdal (Yaşlı Werle’nin eski iş ortağı)
Hjalmar Ekdal ( Yaşlı Ekdal’ın oğlu, fotoğrafçı)
Gina (Hjalmar’ın eşi)
Hedvig (Ekdalların on dört yaşındaki kızı)
Bayan Sörby (Yaşlı Werle’nin evini yöneten kadın)
Dr.Relling (Doktor)
Molvig (Papaz adayı, daha önce ilahiyat öğrenciliği yapmış)
olarak oyun kurgusu içinde yer alırlar.
Geçmişteki ve şimdiki bilinen gerçeklerle yüzleşen bu pragmatik bireyler, karşılıklı güvene ve dürüstlüğe dayalı bir yaşamı başarıyla kurmuşlardır. Ta ki, Gregers Werle uzun bir süreden sonra, hayatlarının içine geri dönene kadar.
Hani bir söz vardır; “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir” diye. İşte, Gregers Werle de geçmişte yaşanan bazı olayların arkasında saklı hakikati bulan ve bu hakikati anlatan bir karakterdir.
Gregers Werle, nevrotik özelliklere sahiptir. Onun aşırı bağımsız ve ısrarcı kişilik güdüsü, bilinçaltına bastırdığı, geçmişindeki aşırı baba tahakkümüdür.
Gregers, Hjalmar’ın geçmişte çok yakın dostuydu ve geçmişte Ekdal ailesinin başına gelen talihsizliklerin arkasındaki hakikati anlatacak kadar cesurdu. Çünkü, hakikatı anlatmak için tek oğlu olduğu babasını reddetmesi gerekiyordu ve etti de… İdealistti Gregers ve ona göre ideal olan; yalanlara inanarak yaşamaktansa, doğruyu yani hakikatı herkesin bilmesi ona göre yaşamasıydı.
Hjalmar Ekdal'ın kişiliğinde psikotik özellikler vardı. Psikoz, gerçeklikle temasın kaybolduğu zihinsel durumları tanımlamak için kullanılır. Birisi bu şekilde hastalandığında buna psikotik dönem denir. Bu dönemde kişinin düşünceleri ile algıları bozulur, kişi neyin gerçek neyin gerçek olmadığını anlamakta güçlük çeker. İşte, Hjalmar’ın da kişilik güdüsü, babanın yanıltıcı bir yaşama yol açan, onu aptal ve bencil bir insan haline getiren işlevini örtbas etmekti.
Burada belirtmeliyim ki, Yaban Ördeği’ndeki bir diğer önemli simgesel öğe de fotoğraftır. Hjalmar Ekdal'ın fotoğrafçı olması, onun yaşam tarzının taklitçi doğasının altını çizer. Başka kaynaklardan fikir ve idealler alan Hjalmar, gerçekte sahip olmadığı bir asalet imajı ve karakter derinliği görünümü sunar. Hjalmar, oyun boyunca rötuş yapmakla meşguldür ve onu hiç fotoğraf çekerken görmeyiz. Aynı şekilde Hjalmar, kendi imajını rötuşlayarak karakterindeki kusurları en aza indirir, ta ki, hayatının gerçeğinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu anlayana kadar…
Diğer taraftan da, Yaban Ördeği’nde, gerçeklikle düş arasındaki çizgi, fotoğrafla rötuş arasında olduğu gibidir. Sıradan insanın, yaşamak için gereksindiği yalanı, düşü, elinden alır; onu gerçeklik ile yıkarsınız.
Yaşlı Ekdal, geçmişte yaşadığı haksızlıklar sonucunda kendini evine kapatmış ve evin tavan arasındaki tavşanları avlamakta, oğlu ve torunuyla birlikte yaban ördeğini beslemekteydi. Üzerine üniformasını giyip avlanıyordu anlayacağınız ve bununla hayata tutunmuştu.
Hjalmar’ın eşi Gina, geçmişte Bay Werle’nin evinde hizmetçi olarak çalışırken Bay Werle’nin cinsel tacizine uğramış ve büyük ihtimalle Hedvig’e hamile kalmıştı ancak Hedvig’in Hjalmar’ın kızı olduğu yalanına inanarak yeni hayatına tutunmaya çalışmıştı.
Oyunun olay örgüsünde "yalanı" ve "doğruyu" savunan Gregers ve Hjalmar arasındaki düşünsel gerilimin en acınası karakteri ve tüm olayların masum kurbanı olacak olan ise Hedvig'ti. Henüz on dört yaşındaydı ve hayata karşı oldukça deneyimsizdi. Birlikte yaşadığı insanlara karşı ona farklı bir bakış açısı kazandıracak hiçbir olumsuz yaşam deneyimi yaşamamıştı.
Gerçeklik, dünyanın gerçekte nasıl olduğu durumudur; oysa yanılsama, gerçekliğin hatalı yorumlanmasıdır. İllüzyonlar çoğu zaman insanların akıl sağlığını bozar, çünkü onların farkında olmadan yanlış inançlara uygun hayatlar yaşamalarına neden olur.

Dr. Relling, gerçekçi ve barışçıl bir karakter olarak tüm kurguyu anlamamızı sağlayacak şekilde oyuna dahil olur ve insanların bulundukları koşullara uyum sağlaması taraftarıdır. Çünkü o da yaralıydı. Aslında varoluş sancısı çeken bir hasta gibiydi. Bayan Sörby’e aşık olmasına rağmen aslında istemediği bir şekilde, yanılsama içinde varoluşunu gerçekleştirmişti.
Keza bir zamanların ilahiyat öğrencisi olan rahip adayı, şimdilerin ayyaşı Molvig de… Dr.Relling ve Molvig yanılsamalar üzerine kurulu varoluşlarının bedelini alkole sığınarak ödemekteydiler.
Yani anlayacağınız, Henrik İbsen Yaban Ördeği oyununda; rahibin sarhoş, askerin kırgın, idealistin deli, doktorun hasta, çocuğun savunmasız, fotoğrafçının psikotik bir egoist olduğunu gözler önüne seriyor. Bu karakterlerin hepsi de, hem yaralı bir yaban ördeği gibi denizin dibine batmış durumdaydılar hem de esaret altındayken gökyüzünün, denizin ve ormanın özgürlüğünü unutmuş bir yaban ördeği gibi kendi yaşamlarında mutluydular..
Hayat, tek gerçekliği arzularımız ve kendi koşullarımız arasındaki bir tür uzlaşma olan veya uzlaşma üzerine inşa edilen bize ait dinamik bir süreçtir. Ve hayat, ne mutlak idealist ne de gerçekçi ilkelere göre yönetilebilir.
Bazen yalanlar da varoluş için gereklidir…
- Hayat, yaşamaya değer mi?
- Hayat, daha güzel olabilirdi evlerimizin içine giren şu sabit fikirli kafalar, ideal çağrıları ile rahatları bozmasaydı.
- Evet doğru. Hayat işte, herkesin bir rolü var. Şimdi izninle, ben sana hayattaki rolünün ne olduğunu sorabilir miyim?
- Masada on üçüncü olmak
- Aa!, buna ancak şeytan inanır.
***
Sedat İlhan
Çözümsüzlük /5
Musa Aşkın
Usulca Sessizlik
Yusuf Sarıkaya
Bizim Kuşak /8
Serhan Poyraz
Shakespeare ve Hamlet / Mina Urgan
Dilek Tuna Memişoğlu
Yeni Yıla Girerken
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Yeni Yılınız Kutlu Olsun
Gevher Aktaş Demirkaya
Kızılca Gün - 27 Aralık 1919 Cumhuriyete Giden Yolun Dönüm Noktası
Ahmet Furkan Demir
Hiss-i Urfa
Mehmet Şahan
Edep Edebiyat Medeniyet Ekseninde İnsan
Ebru Bozcuk
Kandır Beni 2026
Deniz İmre
Schopenhauer’in Sarkacında: Bir Sağa Bir Sola
Nevin Bahtişen
Hayatımdan Notlar
Hüseyin Uyar
Yeni Çağda Dostluk Paradoksu
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Sami Çelik
Gece ve Sis
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Hayatın Matematiğini Öğrenmek
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Mine Çağlıyan
Özgürlük
Suna Türkmen Güngör
Ruhun Terazisi
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Ayfer Güney
Dur
Hamiyet Su Kopartan
Meşguliyet
Turan Demirci
Yapılmayacaklar Listesi
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Hakan Cucunel
Türk Edebiyatı ve Türkçe Edebiyat
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Demet Mannaş Kervan
Sözde Hayvanseverin Eseri: Sokak Köpeği
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar