2. BÖLÜM
GERÇEKLERİN ÖTESİ
BUGÜN
KORYA VE NİSAN
Korya, tren hareket ettikten kısa bir süre sonra transa girmiş ve bir türlü de bu trans halinden çıkamamıştı. Nisan, bunun ona zarar vermediğini bilmesine rağmen onu böyle görmeye dayanamıyordu. Çocuğun küçücük bedeni sarsılıyor ve durmadan göz bebeklerinin şekli ve rengi değişiyordu. Sanki içine şeytan girmiş gibiydi. Ama Katya, Nisan’ı bu durumla ilgili uyarmış ve ne yapması gerektiğini detaylıca anlatmıştı.
Korya, asıl görüsünü uyandığında söyleyecekti yine de trans halindeyken de ağzından çıkan her bir kelimenin gelecekle ilgili önemli bir mesaj olma olasılığı vardı. Bu yüzden Nisan içindeki bu acıma duygusunu bastırarak dikkatini yalnızca duyduklarına vermeye çalışıyor ve Korya’nın ağzından çıkan anlamlı anlamsız her bir kelimeyi not alıyordu.
Korya birden, “Eylül!” dedi ve sustu. Nisan, onun ses tonunda annesiyle ilgili bir tehlike sezmese de heyecanlanmıştı. Fakat az sonra, Korya bedenine güçlü bir elektrik akımı veriliyormuş gibi sarsılmaya başlayınca panik oldu. Aklına annesiyle ilgili birbirinden kötü felaket senaryoları geliyordu. Dayanamayacağını anlayınca Korya’yı sarsıp uyandırmak istedi ama tam o anda Korya trans halinden çıktı.
“Korya! Annem iyi mi? Ne gördün?”
Korya henüz tam olarak kendine gelmemişti. Önce Nisan’ın yüzüne boş boş baktı sonra su istedi. Nisan kaygılıydı ama beklemesi gerektiğini anlamıştı. Hemen onun doğrulmasına yardım ederek suyunu içirdi. Biraz sonra Korya, Nisan’ın sabırsızlığını ve kaygısını fark edecek duruma gelmişti.
“Eylül iyi merak etme.” dedi ve devam etti,
“Barış anlaşması için iki ay on beş gün beklememiz lazım. Her şey bu gece kesinleşecek. Mayıs mutlaka orada olmalı.”
“Nerede?”
“Bu gece, müzik…”
Korya’nın gözleri kapanıyordu, bu uzun süren trans hali onu çok yormuş olmalıydı. Uzun uzun esnedi ve sonra, “Eş gücün yakında.” deyip kendini yeniden yatağa bıraktı ve anında derin bir uykuya daldı.
Nisan, aklı karışmış bir halde bir süre onu seyrettikten sonra kendini topladı ve hemen aldığı notları okumaya başladı. Barış anlaşması kısmı dışındaki her şey hâlâ anlaşılmaz geliyordu ama artık harekete geçmeliydi. Hemen yazdıklarının bir kopyasını yazarak vaşalarını çağırdı.
“Bunları Alp ve Mevhibe’ye götürün. İlki dışında hiçbir şey anlamadım. Bu gece ne var biliyor musunuz?”
“Anlaşma tarihi belirlenecekmiş.” dedi Gregor.
“Ee, Mayıs orada ne yapacak?” dedi Nisan kendi kendine omuz silkerken fakat sonra gözü birden elindeki kâğıtta yazan son cümleye takıldı, “Eş gücün yakında? Eş gücün… Rin! Hemen gidin!”
Nisan ayağa fırladı. Trene binerken algıladığı ve sonra hemen yok olan enerjiyi hatırlamıştı;
“Nasıl olur? Nasıl uyanıp kurtuldu?”
Derin birkaç nefes alıp vererek sonunda kendini sakinleştirebildiğinde hemen kısa bir meditasyon yaptı ve trendeki enerjileri taramaya başladı. Rin yoktu, hiçbir farklı enerji yoktu. Ama Nisan artık onun trende olduğundan emindi ve bu defa enerjisini saklayan oydu. Durum hiç iç açıcı değildi. Rin, onun nerede olduğunu çoktan bulmuş olmalıydı, o ise kör gibiydi.
“Kahretsin! Enerjimi saklamalıydım!”
Nisan, bir anda içinde büyümeye başlayan öfkeyi hemen dindirmesi gerektiğini biliyordu; bu defa bir derin nefes alıp vermesi bunun için yeterli oldu ve beynini durduran o panik duygusundan sıyrılmayı başardı. Sonraki ilk düşüncesi Rin’in trende saldırmayacağı oldu. Bu düşünceyle içi rahatladı, artık doğru düzgün düşünebiliyordu. Yapılması gereken şey önce onun radarından çıkmak sonra da Korya’yla birlikte ortadan kaybolmaktı.
Korya, “Onu o gece öldürmedin Nisan. Neden? Geleceği değiştirdin… Sanırım bu mücadelede onun önemli bir rolü olacak ama henüz bunun ne olduğunu göremiyorum.” dedi, Nisan’ı yerinden zıplatarak. Uykuya daldıktan çok kısa bir süre sonra uyanmış ve bir süre sessizce Nisan’ı ve onun düşünce akışını izlemişti.
“Ah Korya! Beni korkuttun ama iyi ki uyandın. Onu neden öldürmediğimi bilmiyorum. Bir şey beni engelledi. Normalde bana saldırmayanları öldürmemeye çalışırım ama Rin konusunda böyle bir durum söz konusu değildi tabii ki.”
“O zaman onun rolü önemli olmalı. Bunun bizim için iyi mi kötü mü olduğunu ise zaman gösterecek.”
Nisan, Korya’nın sözlerini düşünürken zihninde Mevhibe’nin sesini duyuca çok şaşırdı,
— Teyzeciğim bu kadar uzakta nasıl buldun beni?
— Biraz yardım aldım kızım. Neyse dinle beni! Sakın Rin’i öldürme! Karşılaşmamanız çok önemli. En ileri seviye korumayı başlat ve kaç.
— Ama neden?
— Buna vakit yok! Dediğimi yap! Hemen!
Mevhibe hemen iletişimi kesmiş ve Nisan aklında binbir soruyla kalakalmıştı ama daha fazla vakit kaybedemezdi. Enerjisini saklama duasına başladı ve tam iki dakika sonra Rin oturduğu yerden ayağa fırladı. Nisan’ın enerjisini kaybetmişti. ‘Biliyor burada olduğumu ama nasıl?’ diye düşünürken kısa süreli bir panik duygusu yaşadı ama sonra çok çabuk sakinleşip yerine geri oturdu. “Pekâlâ! Önünde sonunda ortaya çıkacak.
Trenden atlayamazlar. Bir sonraki durak…” saatine baktı, “Bir saat sonra.” Rin, yüzünde kendinden emin ve her türlü zorluğa meydan okumaya hazır bir ifadeyle rahatça arkasına yaslandı.
KARAKÖY
“Çok az zaman kaldı. Toplantı iki saat sonra başlayacak Mevhibe abla. Müziği nasıl kullanacağız? Oylama yapılırken konser verecek değil ya Mayıs?”
“Kafanı kullan Alp! Tabii ki Mayıs oraya gelemez ama müziği gelebilir.”
Bir sessizlik oldu. Sonunda Mevhibe, “Kulaklıklar Alp! Kulaklıklar...” dedi sabırsızca. Son zamanlarda o güler yüzlü, tatlı dilli, sakin Mevhibe’den eser kalmamıştı ama her zamanki gibi de haklıydı. Alp kendi kendine gülümsedi, “Tamam, tamam… Anladım.” dedi ve onunla iletişimi kesip hemen Mayıs’ı aradı. Selamsız sabahsız, “Şu on dakikalık şarkını hemen istiyorum Mayıs.” dedi.
“Sana da merhaba Alp! Hayrola?”
“Vakit yok Mayıs! Derhal gönder!”
Alp, telefonu yüzüne kapatmıştı. Mayıs gözlerini devirdi ama kendi kendine, “Hemen istiyorum! Derhal!” diye onu taklit ederken parçayı aktarmaya başlamıştı bile.
Alp, kongre salonunda kendisine ayrılmış olan odaya gidip Filiz’i yanına çağırdı. Filiz içeri girer girmez harici belleğe aktardığı şarkıyı onun eline tutuşturdu. “Kulaklıklar Filiz. Oylamadan tam on dakika önce başlat!” dedi ve hangi desibelde olması gerektiğini de ekleyip onu gönderdi. Filiz koşarak uzaklaşırken Alp biraz olsun rahatlamıştı. Artık Doğan’ın yanına inebilirdi, dostu iyice meraklanmış olmalıydı.
Restorana indi. İçeriye bakınırken onu bir kadınla otururken gördü. Hemen onlara doğru yürümeye başladı, az sonra yüzü ona dönük oturan Doğan onu gördü ve el sallayarak, “Neredesin dostum? Beni unuttuğunu düşünmeye başlamıştım.” dedi. Alp duysun diye bağırmış, herkes dönüp onlara bakmıştı. Bu, normalde asla yapmayacağı bir şeydi ama Alp renk vermedi.
Masaya yaklaştığında, “Toplantı uzadı, kusura bakma. Seni beklettiğim için suçluluk duyuyordum ama şimdi rahatladım.” diye laf attı, Doğan’ın karşısında oturan kadını ima ederek.
“Dostum, ben de tam kızıyordum ki hanımefendi bana eşlik etmeye karar verdi. Çok şanslısın, yırttın. Yaklaş da seni tanıştırayım.” dediğinde Alp masaya varmıştı. Kadın, elindeki menüyü indirip masaya bıraktı ve güzelliğini daha da büyüten bir gülümsemeyle, “Merhaba Alp Bey. Ben Şule.” dedi.
Alp şaşkınlığını zorlukla bastırmayı başararak,
“Merhaba. Çok memnun oldum. Şule Seymour, değil mi?” dedi. Sesi sakindi ve uzaktan bakan gözler için son derece kibar bir beyefendiydi.
“Evet o benim.” dedi Şule o muhteşem gülümsemesiyle.
“Birini ziyarete mi geldiniz?”
“Haberin yok mu Alp? Bu gecenin bütün teknolojik kurulumunu Şule Hanım’ın şirketi üstlenmiş.” diye araya girdi Doğan. Alp afalladığını saklamak için bu defa büyük bir güç harcamak zorunda kaldı,
“Ah tabii ki. Unutmuşum… O kadar yoğunuz ki kusura bakmayın Şule Hanım. Şimdi izninizle gitmem gerek. Doğancığım bensiz biraz daha idare edersin, değil mi?”
Doğan itiraz edecek gibi oldu ama Şule onun eline dokunarak, “Doğan Bey bana bir içki sözünüz vardı.” deyince sustu.
Alp hızla restorandan çıkıp gördüğü ilk erkekler tuvaletine girdi. Az evvel duyduklarını hazmetmeye ihtiyacı vardı. Şule onunla tatlı tatlı flört ederek konuşmuştu ve düşüncelerini okumaya ya da zihninden bilgi almaya çalışmamıştı.
Gerçi istese alabileceğinden neredeyse emindi Alp hatta belki de almıştı bile. Bir anda içini bir korku kapladı. Bu kadının Filiz’i çözmemiş olması imkansızdı. Filiz bu yüzden Karaköy’de tam olarak ne yaptıklarını bilmiyordu. Onun görevi yalnızca büyükelçilerden birkaçının teknik kurulumlarını sağlamaktı oysa Şule toplantının bütün kurulumunu almıştı. Peki Şule ne istiyordu? Gerçekte kimdi ve amacı neydi? Bu geceden itibaren Filiz’i oradan çıkarması gerekiyordu. Sonra aklına gelen başka bir düşünceyle irkildi; gecenin tüm iletişimi onun kontrolünde olacaktı, dolayısıyla kulaklıklar da.
Toplantının tüm akışı, bütün diyaloglar ve oylama tercümanlar aracılığıyla yapılacaktı. Devlet başkanları, elçilerin önlerindeki bilgisayarlardan toplantıya canlı olarak bağlanacaklardı. Tüm konuşmaların herkese eş zamanlı olarak ulaşabilmesi için de herkes kulaklık takacaktı.
Mayıs’ın şarkısı direkt olarak duyulmayacak bir desibelde yayınlanacak ve yalnızca frekansı algılanacaktı. Mevhibe’ye göre bu frekans, bir mutluluk hali ve ahenk yaratıyordu. Büyük tartışmalar olmadan istedikleri tarihi onaylatabileceklerdi. Fakat nasıl olmuşsa olmuş ve iletişim büyücülere verilmişti. Oysa bu iş için başka bir şirketle anlaşılmıştı hatta o şirketi kendi seçmişti Alp. Artık beklemekten ve dua etmekten başka yapabileceği bir şey yoktu. Müdahale edebileceği aşamayı çoktan geçmişti.
GÖKÇİL
Gökçil, derin bir uykudan uyandığında artık kim olduğunu biliyordu. Altı saat önce 70 yaşındaki Eylül’dü ve sonra on dakikadan kısa bir sürede 25–30 yaşından fazla göstermediği asıl bedenine ve gerçek bilincine dönmüştü.Ancak bu dönüşümü tamamlamak hiç de kolay bir iş değildi. Bu yüzden de yaşlılar tarafından hemen uyutulmuştu. Bu uyku süresince gerçek hayatına ait tüm anıları ona geri verilmişti.
Eylül olarak yaşadığı hayatı da tüm detaylarıyla hatırlıyordu ama bu hayat, artık onun için sanki başka birinin hayatı gibiydi. Hayatının aşkı kocası ve canından çok sevdiği kızları bile hafızasında yer alan öğrenilmiş bilgiler gibiydi. Verdiği kararın ve görevinin bedeliydi bu. Yine de en azından kızlarını yeniden tanıyıp seveceğinden emindi.
Gökçil kızlarını düşünmeye dalmışken Mevhibe elinde dumanı tüten bir fincan mis gibi bergamot kokulu çayla içeri girdi ve bir an kapıda durup yüzünde sıcacık bir gülümsemeyle eski dostuna baktı.
“Özlemişim bu kokuyu.” dedi Gökçil, derin bir nefes alıp kokuyu içine çekerken.
“Tahmin etmiştim. Neredeyse 50 yıl boyunca koyu siyah çaydan başka bir şey içmedin.”
İki kadın kıkırdadılar.
Mevhibe, “Nasılsın?” dedi.
“Aslında harikayım; eklem ağrısı yok, yorgunluk yok.”
“Ya, sorma. Bende hala hepsi var canım.”
Gökçil bir kahkaha atıp yataktan kalktı, Mevhibe’ye sımsıkı sarıldı. Sonra birlikte salona geçip oturdular ve çaylarını yudumlarken bir süre Nisan ve Mayıs’tan bahsettiler. Fakat az sonra Gökçil, Mevhibe’nin bir sıkıntısı olduğunu anlamıştı, anlayışla susup onun konuya girmesini bekledi.
“Rin’in annesini bulabilir misin?” dedi Mevhibe, hiç lafı dolandırmadan.
“Evet. Nerede olduğuyla ilgili bir tahminim var. Gerçi çok zaman geçti ama o hareketi pek sevmez, benim gibi değil. Toprağına ve yalnızlığına düşkündür.”
“Hızlı hareket etmeliyiz. Nisan büyük baskı altında.”
Gökçil fincanını sehpaya bırakıp, “Taşımı verirsen hemen giderim.” dedi.
Mevhibe kalkıp şifonyerin çekmecelerinden birini açıp elinde mor bir taşla geri döndü ve,
“Diğer ihtiyaçların kapının yanındaki küçük sırt çantasında. Gittiğin yerin mevsimine uygun herhangi bir kıyafeti yatak odasındaki dolaptan alabilirsin.” dedi. Gökçil, Mevhibe’nin yanağına bir öpücük kondurup hemen yatak odasına yöneldi.
ÇOK UZAK GEÇMİŞ
Kara şamanların, karanlıktan beslenen büyücülere dönüştüğü ikinci çağın sonlarına doğru, gelişmiş bir bilince sahip beş ölümsüz varlık kendi boyutlarını terk ederler ve Mavi Diyar dedikleri Dünya’ya gelirler. Biri beyaz, biri Afrika, biri Uzak Doğu, biri Arap biri de Slav ırkının özelliklerini taşıyan bu beş varlık, insanların arasında onlardan biri gibi yaşamaya başlarlar. İyi ya da kötü, savaşçı veya barışçıl değil, nötr, tarafsız ve yargısızdırlar ve yalnızca dengeye hizmet ederler.
Dünyanın farklı bölgelerinde olmalarına rağmen birbirleriyle iletişimi kesmeden ve ortak bir bilinçle hareket ederek uygun gördükleri yerde ve yalnızca gerektiği kadar insanların kararlarına ya da olayların akışına müdahale etmeye başlarlar. Böylece bu ilk karanlık çağın getirdiği kaosun içinde yeryüzünün ışığı olurlar.
Üstünlük kurmaya ve yönetmeye bile çalışmadıkları halde insanları peşlerinden sürükleyen enerjileri, güçlü şamanlar ve büyücüler tarafından algılansa da asla tanımlanamazlar. Çağlar boyunca da bu durum değişmez ama sonra yavaş yavaş birbirlerinden kopmaya başlarlar. Dünyada çok uzun bir süre kalmalarının doğal bir sonucu olan bu durum, onların kararlarını ve etki alanlarını değiştirir. Kimi aydınlığa, kimi karanlığa, kimi kendi içine döner ve tarafsızlıklarını kaybederler.
NİSAN KORYA VE RİN
Nisan ilk durakta inip bir sonraki trene binmeyi düşünüyordu ama hem Rin’i atlatıp hem de onun trende kalmasını nasıl sağlayacağını bilmiyordu. Asla da karşılaşmamaları gerekiyordu. Enerjisini saklamıştı ama ya görünüşü ne olacaktı?
“Görünmezlik büyüsü yapabiliyor muyum ben Korya?” diye yarı bezgin yarı alaycı sordu.
— Hayır ama bizi biraz değiştirebilirsin.
— Gerçekten mi?
— Evet. Senin kanın farklı, sen yapabilirsin.
— Ne demek bu Korya?
Korya cevap vermedi.
— Peki tamam! Nasıl yapacağımı biliyor musun?
Korya omuz silkti, “Bilmiyorum.” dedi.
Nisan konsantre olup hemen Mevhibe’ye ulaştı. Çok geçmeden zihninde onun sesini duydu ama Mevhibe onunla konuşmuyordu. Daha önce hiç duymadığı bir duayı okuyordu.
“Mevhibe Teyze?”
“Şşşt! Ezberle bunu.” dedi Mevhibe ve bütün ritüeli anlatıp iletişimi kesmeden önce,
“Üçten fazla değişiklik yapma, döndürmesi zor olur. 20-25 dakika içinde de geriye döndürmelisin. Korya’yı kız çocuğu gibi gösterebilirsin, saç boyu ve rengini değiştirsen yeter. Yüzüyle oynamana gerek yok. Kıyafet konusunda da yaratıcılığına güveniyorum artık.” dedi.
Nisan önce kendi üzerinde bir deneme yaptı. Sarı saçlarını kumral yapıp uzattıktan sonra Korya’ya döndü, “Ne dersin?”
Korya el çırparak kıkırdıyordu. Nisan’ı sanki bir sihirbazı izler gibi izlemişti. O anda yaşıtı küçük çocuklar gibi görünüyordu. Nisan da bir an için kendilerini bekleyen tehlikeleri unutup Korya’yla birlikte gülmeye başladı. Buna ikisinin de ihtiyacı vardı. Sonunda Korya,”Bence burun, saç ve göz rengi.” dedi.
İstasyona varmalarına daha yarım saat vardı. Nisan hemen saçını eski haline döndürdü. Önce kıyafet işini halletmesi gerekiyordu. Asıl değişimleri son anda yapacaktı. Korya’nın kalın montunun kürklü içini dışına çevirip giydirdi ve değişim büyüsünü kıyafetlerde denemeye karar verdi; az sonra çocuğun montu, atkı ve beresi pembeydi. Kendini alkışladı ve hızını alamayıp kendi üzerindeki kıyafetlerin renklerini de değiştirdi. En son yedek kalın kazağını beline sarıp kendini biraz şişmanlattığında istasyona beş dakika kalmıştı.
Hemen Korya’nın saçlarını değiştirdi. Onu değişimi riskli değildi, zamanında döndüremese bile sorun olmazdı. Sonra kendisine geçti; saçlar, göz rengi ve en son da burnunu değiştirdi. Burun değişimi çok acılı olmuş, Nisan bir süre yerde sürünmüştü. Ama sonunda ikisi birlikte aynanın önüne geçip kendilerine baktıklarında ikisi de sonuçtan memnundu. Kimse onları bu şekilde tanıyamazdı; tam bir orta halli Rus anne-kız olmuşlardı.
Nisan’la Korya el ele trenden indiklerinde istasyon çok kalabalıktı. Sayıları fazla olmasa da istasyonda büyücüler vardı ama hiçbiri Nisan’la kıyaslanacak bir güce sahip değildi, asıl tehlike Rin’di ve o da enerjisini saklamıştı. Nisan, Rinonları fark etmeden onun yerini tespit etmek istiyordu çünkü onu atlattığından emin olmadan trenle devam edemezlerdi. Bir anda bu düşüncesini çok saçma buldu ve hiç vakit kaybetmeden istasyondan çıkıp gördüğü ilk taksiyi durdurdu. Yolun bir bölümünü karayolundan giderek başka bir tren hattına ulaşabilirlerdi. Taksiyle istasyondan biraz uzaklaştıklarında, Nisan takip edilmediklerinden emin oldu. Yol oldukça tenhaydı.
“Arabayı biraz durdurur musunuz? Kızımın midesi bulandı.” dedi İngilizce. Adam onu anlamadı fakat Nisan sonunda işaret diliyle bir şekilde derdini anlatabildi. Araba durduğu anda önce büyüyle adamı uyuttu sonra yaptığı değişimleri geri döndürdü ve adamın son on dakikalık hafızasını silip nereye gideceğinin bilgisini de zihnine yerleştirdikten sonra onu uyandırdı. Yeniden hareket ettiklerinde rahatlamıştı, Korya’ya göz kırpıp arkasına yaslandı.
Rin, atlatıldığını anlamıştı ama onları nasıl gözden kaçırdığını anlayamıyordu. Trenden herkesten önce inerek yüksek bir yere çıkmıştı. Özel bir büyü ve vaşalarının desteğiyle inen herkesi tek tek incelemişlerdi. “Görünmez mi oldu bu kadın?” “Şekil değiştirmiş olmalılar.” diye düşündü sonunda. Ayağını öfkeyle yere vurup trene geri döndü. Artıkişi zordu. İstanbul’a gitmenin yüzlerce yolu vardı ve Nisan takip edildiğini bildiği için onu bulması artık imkansızdı. Sonunda olanı kabullendi ve “İstanbul o zaman.” dedi kendi kendine. Yerine oturup arkasına yaslandığı anda zihninde daha önce hiç duymadığı kadar yumuşak ve sevgi dolu bir ses duydu, “Merhaba Rin.”
GÖKÇİL VE AYA
Gökçil, ormanın iç kısımlarındaki daire şeklindeki açıklığa ulaşır ulaşmaz tek tek ağaçlara sarılıp onlarla konuşmaya başladı. Az sonra birbirinden farklı türdeki bir sürü kuş ona yakın ağaçların dallarına konmaya ve ormanın derinliklerinden gelen çeşit çeşit hayvan da onun etrafında toplanmaya başlamıştı. Gökçil bir süre onlarla da konuştuktan sonra taşını oradaki en görkemli ağaca dokundurdu.
Ağaç taşı anında içine alarak kabul etti ve parlak mor bir renge büründü. Gökçil’in diğer ritüellere ihtiyacı yoktu. Ağaca bir kez daha dokunduğu anda geçit açıldı. Gökçil oradaki tüm canlılara son bir selam verdikten sonra Otowa Dağı’nın yamaçlarındaki tapınaklar şehrine, gündüzden geceye geçti.
Gökçil, çağlardan beri görmediği Aya’yı bulmaya çalışmadan mis gibi havanın ve bu güzel, büyülü yerin keyfini çıkarmak için biraz yürümeye karar verdi. Aya, o geçitten çıktığı anda varlığını algılamış olmalıydı ve kendi uygun gördüğü anda da mutlaka ortaya çıkardı. Biraz yürüdükten sonra yemyeşil çimenlerin üstüne sırtüstü yatarak gözlerini kapadı ve o anda aklına gelen antik zamanlara ait bir şarkıyı mırıldanmaya başladı. Çok geçmeden yüzünde bir rüzgâr hissetti. Sonra yanına uzanan bir beden ve şarkıya eşlik eden güzel bir ses…
İki kadın el ele tutuşup gözleri kapalı bir süre daha bu şarkıyı söylemeye devam ettiler. Sonunda şarkı bittiğinde etrafları çeşitli varlıklar, hayvanlar hatta böceklerle sarılmıştı ve hepsi onların ışığıyla büyülenmiş gibiydiler.
“Hoş geldin.” dedi Aya.
— Hoş buldum.
— Uzun süre hissedemedim seni.
— Bir süre için başka biri olmam gerekiyordu.
Aya doğrulup oturunca Gökçil de doğruldu. Hâlâ el eleydiler.
“İki kızım oldu o dönemde.” dedi Gökçil.
— Benim de bir kızım var.
— Biliyorum.
— Onu bulmamı istiyorsun.
— Evet ama bilmek istediğim bir şey var. Neden sen büyütmedin onu?
Aya bir süre sessiz kaldıktan sonra:
— Bütün çocuklarım ne kadar güçlü olsalar ne kadar uzun yaşasalar da önünde sonunda öldüler Gökçil. Rin doğduğunda onu en baştan kaybetmeyi seçtim.
Gökçil nasıl bu hale geldiklerini anlayamıyordu ama bir şekilde birbirlerinden kopmuş ve o andan itibaren de yanlış kararlar almaya başlamışlardı. Kendi de değişmişti. Aydınlığın yolu olsa da bir yol seçmiş ve tarafsız kalmamıştı. Aya’yı yargılayamazdı. Bu dünyaya, Mavi Diyar’a her biri kendine göre bir şekilde uyumlanmıştı.
Aya:
— Ama ben kendimi yargılıyorum, onu ben büyütmeliydim. Ailesini özenle seçtim ve onlara güvendim. Sonrasında ise uzaktan bile kızımı takip etmedim. En azından bunu yapsaydım gücü saptığında ona engel olurdum ve ailesi de hâlâ yaşıyor olurdu. Ne oldu bize Gökçil? İnsanlar gibi duygusallığa mı kapıldık? Niye görevimizden saptık?
— Biz de mükemmel değiliz Aya. Çağlardır şahit olduğumuz olaylar karşısında eskisi gibi tarafsız olamayız artık. Hem belki de tüm seçimlerimiz olması gerekenlerdi. Bunu zaman gösterecek.
— Belki de… Onu bulacağım Gökçil. Sence umut var mı?
— Her zaman. Ak şamanların yaşlıları onun Nisan’la yani benim kızımla karşılaştığında biraz değişmiş olabileceğini düşünüyorlar.
Aya’nın gözleri parladı:
— Vala, Boleslav ve Kapkara’yla iletişim kurdun mu?
— Hayır ama zamanı geldi. Eski halimize dönmeli ve artık birlikte hareket etmeliyiz. Hepimiz yeterince kendi sınavlarımızı yaşadık.
— Zaman zaman hepinizi yokladım Gökçil. Seni 70 yıl önce kaybettim. Boleslav ve Kaikara’yı en son yüzyıl önce takip etmeyi bıraktım. Son dönemlerinde enerjileri biraz belirsizdi. Aslında biraz karanlıkta hissetmiştim onları. Vala ise hiç ortadan kaybolmadı, hep aktif ve o da senin gibi ak şamanlara yardım ediyor.
— Aya, sen bizim sihirli meleğimizsin. Neden bizimle konuşmadın?
— Sınavlar konusunda haklıydın ve her birimiz kendi deneyimlerimizi yaşamak zorundaydık. Bu yüzden de hiçbirinizle konuşamazdım ama bir konuda daha haklısın… Artık zamanı geldi.
ABİKE
Karaköy’deki kongre merkezinde son hazırlıklar yapılıyordu. Büyükelçiler toplantı salonundaki yerlerini almaya başlamışlardı ve teknik ekip kurulumu bitirmişti. Bilgisayarlar devlet başkanlarına bağlanmak için hazırdı. Ev sahibi olarak Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abike Acar toplantının başkanlığını yapacaktı.
Ankara’dan gelen uçağı bir saat önce inmiş ve ekibiyle birlikte Karaköy’e doğru yola çıkmıştı. Yarım saat içinde orada olması bekleniyordu. Abike, belediye başkanı ve Alp’le son görüşmesini uçaktayken yapmış ve tarihi o da onaylamıştı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın cumhurbaşkanı olan Abike, seçime bağımsız olarak katılmış bir tarih ve sosyoloji profesörüydü. Tüm zıt seslere, itirazlara ve dönen türlü oyunlara rağmen muhafazakâr rakibini büyük bir farkla geçerek makama oturmuştu. Halkın sevgisi onu şu andaki ikinci dönemine taşımıştı. Abike, daima anayasanın ve kanunların koruyucusu olmuş ve eğitimde reformları destekleyerek Türkiye’yi bugünkü konumuna getirmişti.
Barış anlaşmasına giden süreçte de en etkili devlet başkanlarından biriydi. Tüm dünya ülkelerinin devlet başkanları gibi o da şamanları, büyücüleri ve yaklaşan savaşı biliyordu. Zaten omuz omuza çalıştığı ve en güvendiği politikacılardan biri olan Alp, cumhurbaşkanı olarak göreve gelmesinden kısa bir süre sonra ona her şeyi anlatmıştı. Abike yaşadığı ilk şoku atlatır atlatmaz, “Anlıyorum, en azından deniyorum Alp ama bu kadar bilgi yetmez. Beni her konuda eğitmeli ve neyle karşı karşıya olduğumu tam olarak anlamamı sağlamalısın.” demişti.
Hiçbir şeyi yarım yamalak yapmazdı ve bu tam da Alp’in ondan beklediği tepkiydi. O günden sonra buldukları her fırsatta bir araya gelmişlerdi. Bir ay sonra da Mevhibe, Çankaya’ya bir ziyarette bulunmuş ve Abike’yi korumak için üç şaya görevlendirmişti. Bu, insanlık adına önemli görevleri olan kalbi temiz ve yaşama saygılı insanları korumak için şamanların başvurdukları bir yöntemdi. Tabii ki büyücüler tarafından da tam tersi koşullarda uygulanıyordu.
Birçok devlet başkanı neredeyse bir ordu insan tarafından korunurken güç gösterilerinden hiç hazzetmeyen Abike, kendi beş kişilik ekibi dışında yanına kimseyi istememişti ama Alp’in ısrarıyla bugün büyük bir konvoyla seyahat ediyordu.
— Aysun Hanım neden bu yoldan gidiyoruz? Geç kalacağız.
“Güvenlik sebebiyle sayın Cumhurbaşkanım.” dedi Abike’den birkaç yaş küçük deneyimli asistanı ve “Rotayı son anda değiştirdiler.” diye ekledi.
— Anlıyorum. Peki kim karar vermiş buna?
— Alp Bey efendim.
— Tamam. Şu son anda atanan Güney Afrika Cumhuriyeti Büyükelçisinin dosyasını verir misin?
Aysun dosyayı uzatırken;
— Yeni büyükelçi beyazların partisinden. On yıldır ilk kez bir beyaz atadılar İstanbul elçiliğine. Daha önceki elçiler hep renkliler partisindendi. Ama değişikliğin asıl nedenini öğrenemedim. Sağlık sorunları varmış galiba. Yani öyle bir şeyler söylediler.
“Eminim öyledir.” dedi Abike gözlerini devirerek.
Büyücülerin işi olmalı, diye düşünüyordu. Eski büyükelçi Badrani ile ilişkileri sıcak ve samimiydi. Badrani, kendi başkanının aksine barış destekçisiydi.
Konvoy yavaşlamaya başlamıştı. Yoğun trafiği görünce Abike sinirlendi. Geçeceği yolları kapattıran ve kendisini halkından üstün görmeyen bir yöneticiydi. Yine de geç kalamazdı. Aslında saçma sapan bir olay yüzünden ertelemek zorunda kalmasaydı bir gün önce gelecekti.
— Aysun Hanım telefonumu verir misiniz?
Alp hayretle Abike’nin söylediklerini dinledikten sonra, “Sayın Cumhurbaşkanım trafik mi? Nasıl olur? Güzergahınızda hiç trafik görünmüyor. Neredesiniz şu anda?” dedi.
— E-5’teyiz, Merter’i biraz geçtik.
— Ne işiniz var orada? Sahil yolunda olmanız gerekiyordu.
Hem Alp hem de Abike o anda durumu anlamışlardı. Bunun tek bir açıklaması vardı; büyücüler…
— Kendi ekibinizin diğer elemanları size yakın mı?
— Bizim hemen arkamızdaki araçtalar.
— Tamam. Genel iletişimden çıkıp onları arayın lütfen. Konvoyu atlatıp dönebileceğiniz ilk sapaktan saparak diğer yoldan gelmelisiniz.
Abike sakindi, telefonu kapar kapamaz hemen öndeki iki adamına gerekli talimatları verdi. Sonra içinden şayalara seslendi ve bir tanesinin diğer adamlarının yanına gitmesini istedi. Onları duyamıyordu ama hep yanında olduklarını ve düşüncelerini duyduklarını biliyordu.
İki araç yavaş akan trafikte daha da yavaşlayarak geride kalmaya çalışıyordu fakat diğerlerinin dikkatini çekmeden bunu yapmak çok zordu. Sonunda motorlu polislerden biri yanlarına yanaşıp, “Efendim bir sorun mu var? Konvoyu bozuyorsunuz.” dedi.
Abike’nin önde oturan güvenlik şefi, “Merkezle konuşuyorduk. İleride bir yerde şüpheli bir durum varmış.” dedi.
“Bize herhangi bir bilgi gelmedi. Emirleriniz nedir? Güzergâh değişiyor mu?”
“Hayır. Siz motorlular önden gidip yolu açın ve gerekirse trafiğe kapatın.”
Polis, güvenlik şefinin yüzüne şüpheyle baktı. Sonra gözleri arkada oturan Abike’ye kaydı. Daha önce ondan böyle bir talep asla gelmemişti.
“Ama…”
Abike, hemen camını indirip sert bir ifadeyle, “Emirlerimi mi sorguluyorsunuz?” diye onu azarlayınca polis, saygılı bir selam verip yanlarından uzaklaştı. Telsizden tüm ekibine talimatlarını verdi ve motorlu polisler konvoydan ayrılıp hızla uzaklaşmaya başladılar. Geriye diğer on aracı atlatmak kalıyordu ancak birkaç kilometre daha herhangi bir sapak yoktu.
Az sonra trafik biraz daha hızlı akmaya başlamıştı. Fakat saatte 80 kilometreye çıktıkları anda Abike’nin aracı durup dururken sağa sola doğru yalpalamaya başladı. Şoför koltuğundaki korumanın başı direksiyonun üstüne düşmüştü. Yanda oturan diğer koruma direksiyonu tutarak müdahale etmeye çalışırken o da bayıldı ve araç hızla refüje doğru kaymaya başladı ve az sonra oldukça sert bir şekilde duvara çarparak durdu. Arkadan gelen diğer araç da aynı hızla onlara çarptı.
* * *
Yaklaşık 9-10 km ötede,
— İndin mi? Yeşilköy’de misin?
— Evet az önce.
— E-5’te, Merter’in az ötesi çabuk! Cumhurbaşkanı tehlikede.
Mete’nin başka bir söz duymasına gerek yoktu. Katya’nın eline bir adres kâğıdı tutuşturup onu sıradaki ilk taksiye bindirdi, “Bu adrese git.” dedi. Sonra hızlı bir araç bulmak için etrafına bakınmaya başladı ve aradığını hemen buldu. Yepyeni bir yarış motoru tam çıkış yolunda duruyordu. Başında kaskıyla kaldırımda sigara içen motorcuyu gördüğü anda harekete geçti. Motorcunun arkası dönüktü ve bir yandan da telefonla konuşuyordu ve motorun sesini duyup arkasına döndüğünde Mete, gaza basıp uzaklaşmıştı bile.
Mete, yoğun trafiğin içinde türlü akrobatik hareketlerle hızını kesmeden ilerlerken bir yandan da gökyüzünü tarıyordu. Sonunda aradığı varlığı buldu ve hem onu hem de ulaşabildiği her bir canlıyı olay yerine gönderdi.
* * *
Kongre salonunda tartışmalar ve panik büyüyordu. Kaza duyulmuştu ama detaylar henüz bilinmiyordu. Alp hem karadan hem de havadan iki ayrı yolcu şaman ekibini derhal kaza yerine göndermişti ama zamanında yetişebileceklerinden emin değildi. Karayolu kilit bir durumdaydı ve helikopterin o noktaya inmesi imkansızdı. Ama basın helikopteri oraya varmak üzereydi ve çok geçmeden kaza yerinin ilk görüntüleri ellerine ulaşırdı. Alp, neden ekibe bir yolcu şaman koymadım, diye kendisine kızıyordu.
***
Çarpışmanın etkisiyle başını kapıya çarpıp bayılan Abike, şifacı şayasının müdahalesiyle hemen uyandı. Korumaları hala baygındı. Asistanı Aysun ise başı cama dayanmış bir şekilde hareketsiz duruyordu. Abike onun nefes de almadığını anlayınca bileğini tutup nabzını yokladı ama kalp atışlarını yakalayamadı; Aysun başını sert çarpmış ve darbenin etkisiyle hemen ölmüş olmalıydı. Fakat Abike, üzülmeye vaktinin olmadığını biliyordu. Böyle bir duruma hazırlıklıydı. Onlara çarpan şey, şayalar korumalarını uyandıramadıklarına göre güçlü bir büyü olmalıydı.
Öndeki konvoydan kazayı fark edip kendisine doğru koşan adamları gördüğünde hemen arka araçtaki diğer adamlarına baktı. Onlar da baygın görünüyordu. “Korumayı başlatın.” dedi ve anlamsız olsa da arabanın kapılarını kilitleyip camlarını kapattı.
“Sayın Cumhurbaşkanım kapıyı açın lütfen! Helikopter gelmek üzere. Sizi buradan hemen götürmemiz lazım.” dedi o sırada arabanın yanına varıp cama tıklatan genç bir kadın koruma.
Protokol böyleydi ama kadın, ona nasıl olduğunu bile sormamıştı. Abike, ona da hiç tanımadığı diğer korumalara da güvenemezdi.
“Helikopter gelince çıkarım.” dedi sert ve kararlı bir tavırla.
— Efendim, helikopter buraya inemez. Sizi inebileceği en yakın yere götürmemiz emredildi.
— Ben burada bekleyeceğim! Siz pozisyonunuzu koruyun! Bu bir emirdir!
Kadının yüzünden bir hoşnutsuzluk ifadesi gelip geçti. Birkaç saniye ne yapacağından emin değilmiş gibi boş boş Abike’ye baktı. Sonra da kararını vermiş gibi onunla göz temasını kesti. Eli kapı koluna uzandı ama açmak için dokunduğu anda elektrik çarpmış gibi geri sıçradı. Bu defa yüzünde bir hayret ifadesi vardı hatta biraz afallamıştı ama Abike’yle yeniden göz göze geldiğinde hiçbir şey olmamış gibi gülümseyerek, “Peki efendim.” dedi. Sonra birkaç metre arkasında bekleyen diğer korumanın yanına gidip ona bir şeyler söyledi.
Bu arada diğer korumalar da olay yerine varmış ve meraklı insanları uzaklaştırarak kaza yerini korumaya almışlardı. Bu genç kadın ve konuştuğu adam haricindeki herkes dikkatle görevini yapmaya çalışıyordu. Abike, artık bu ikisinin büyücü olduklarından emindi. Gözlerini ayırmadan onları izlemeye başladı.
Büyücüler aralarında bir şeyler daha konuştuktan sonra kadın yeniden Abike’ye doğru döndü ve şöyle bir etrafına bakındıktan sonra ellerini yavaşça ona doğru kaldırmaya başladı. Bir yandan da kendi kendine konuşuyormuş gibi dudakları oynuyordu. Abike, onun büyüye başladığını ve az sonra saldıracağını anlamıştı. Emniyet kemerini kontrol etti, darbeye karşı kendini korumaya almak için bir eli tavanda bir eli kapıda beklemeye başladı. Çok geçmeden kadının ellerinden çıkan beyaz ışık aracın üstünde patladı.
Sarsıntı korkunçtu. Tüm bunların gerçekliğini bilse de Abike böyle bir şeye ilk kez şahit oluyordu ve bilmekle bunu deneyimlemek arasında gerçekten çok büyük bir fark vardı. Kendini bu ilk darbeden korumayı başarmıştı ama zihni olanları kabullenmekte zorlanıyor, bedeni istemsizce titriyor ve kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi atıyordu. Onun gözlerindeki korkuyu gören büyücü kadın ise gülümsüyor, ellerindeki enerji gözle görünür bir şekilde yeniden büyürken ışığın parlaklığı da göz acıtacak kadar artmaya devam ediyordu.
İkinci saldırı farklıydı; önce araba olduğu yerde yavaşça havaya yükseldi ve sonra o kadar sert bir şekilde yere çarptı ki Abike sıkı tutunmasaydı başını çarpıp ölebilirdi. Ama önlemini almıştı ve deminki korku dolu bakışlarının yerinde artık bir meydan okuma vardı. Büyücü kadının kendinden emin ifadesiyse tamamen yok olmuştu. Bu özel aracın zırhının güçlü olduğunu biliyordu ama büyüye direnecek kadar olamazdı. Demek ki başkan başka türlü korunuyordu. Hızlı olması ve yolcu şamanlar gelmeden onu öldürmesi gerekiyordu. Diğer adamla göz göze geldiler ve bu defa el ele tutuşup enerjilerini birleştirerek saldırmaya hazırlandılar.
Abike’nin gözleri, ikisinin ellerinden çıkan parlak ışıkla kamaşınca bir an için savunmasız kaldı ve bu defa gelen darbeye hazırlıksız yakalandı. Enerjinin gücüyle oturduğu yerden zıplayarak sertçe önce tavana sonra kapıya çarptı. O andan itibaren darbeler arka arkaya gelmeye devam etti. Abike nefessiz kalmıştı ve arabayla birlikte kendi zırhı da deliniyor gibi hissediyordu. Sonunda fazla zamanı kalmadığını anladı. Gücü ve cesareti tükenmek üzereydi, panik olmaya başlamıştı fakat saldırı aniden kesildi ve gözünü acıtan beyaz ışık tamamen söndü. Abike, gözleri ışığın etkisinden çıktığında gördüğü manzaraya inanamadı; yüzlerce kuş büyücülere saldırıyordu ve ihtişamlı devasa bir kartal tam arabanın önünde yerde duruyordu.
Kartal, bir anda başını eğip gözlerini Abike’ye doğru çevirdi. Abike’yse korkuyla karışık bir hayranlıkla ona bakıyor ve gözlerini ondan alamıyordu. Bir süre sonra gerçeklik duygusunu ve zaman kavramını yitiriyormuş gibi hissetmeye başladı. Sanki zaman daha yavaş akmaya başlamış ve kartalın gözleri dışında etrafındaki her şeyin görüntüsü bulanıklaşmıştı.
Bir süre sonra gözünün önünden hiç bilmediği yerlerin ve tanımadığı yüzlerin görüntüleri gelip geçmeye başladı. Sanki bunları ona kartal gösteriyordu ya da başını çarptığı için hayal görüyordu ama Abike hayal görmediğini bir şekilde biliyordu. Aslında nereye ya da kimlere ait olduğunu ilk anda anlamadığı bu görüntüler de birkaç saniye sonra tanıdık gelmeye başlamıştı. Sanki çocukken bildiği bir şeyi unutmuş ve az sonra her şeyi hatırlayacakmış gibi hissediyordu.
Sonunda hatırlamak için kendini zorlamaya başladığı an kartalın saygıyla kendisine selam verdiğini gördü ya da öyle gördüğünü sandı. Artık hiçbir şeyden emin olamıyordu ama kartalın gözleri parlamaya ve renk değiştirmeye başladığında şaşırmadığını fark etti. Nedense bu da bildiği bir şey gibi gelmişti ona. Biraz sonra kartalın gözlerinden olağanüstü parlak, mavi bir ışık çıkmaya başladı. Abike istemsizce gözlerini kapadı ve göz kapaklarında ışığın yumuşadığını hissedinceye kadar da açmadı.
Sonunda gözlerini araladığında etrafını saran yumuşak mavi ışıktan başka bir şey göremiyordu. Kulakları kuşların çığlıklarını ve bir takım patlama seslerini duyuyordu ama bunun dışında sanki dışarıda tek bir insan bile yoktu.
Abike biraz sonra güçlü bir motor sesi duydu ve motor tam yanında durduğu anda mavi ışık tamamen söndü. Işık patlamaları yüzünden yorulan gözleri henüz net göremiyordu ama kartal hâlâ oradaydı ve gözlerini bir an bile ayırmadan Abike’ye bakıyordu. Abike onun varlığı sayesinde sakinleşmişti yine de kapısı açıldığında elinde korumasının tabancasıyla bekler durumdaydı.
“Merhaba. Her şey bitti, benimle gelin lütfen.” diyen hoş bir adam elini uzatmış ona gülümsüyordu. Abike kıpırdamadı, ona güvenmediğini anlatmak ister gibi şüpheyle gözlerini kısmıştı.
“Beni Mevhibe Abla gönderdi. Ben Mete. Yolcu şamanım.” dedi Mete anlayışla ve Abike o anda tuttuğu nefesini serbest bıraktı. Bu defa gerçekten rahatlamıştı. Mete, eğer Alp’in adını verseydi ondan asla emin olamayacaktı. Sonuçta Alp bilinen biriydi. Elini uzatıp Mete’nin kendisini arabadan çıkarmasına izin verdi ve o anda coşkulu bir tezahürat ve alkış sesleri duyuldu. Cumhurbaşkanlarını sağ salim gören insanlar gerçekten mutlu olmuşlardı. Ona olan sevgileri gerçekti, samimiydi, herkesin gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
Polis, ambülanslar, helikopterler ve basın da olay yerindeydi ve başkanın arabadan çıkışı canlı olarak yayınlanmıştı. Abike elini kaldırıp insanları selamlarken kartalın artık orada olmadığını fark etti. Belki de hayal görmüştü ama yerde baygın yatan iki büyücüyü görünce onu unutup telaşla Mete’ye döndü.
“Merak etmeyin.” dedi Mete fısıltıyla, “Başlarında duran benim adamlarım, yolcu şamanlar.”
Abike bir an için rahatlamıştı ama yaşananlarla ilgili aklına gelen tuhaf ayrıntılar yüzünden yine endişelendi,
— Mete Bey, insanlar her şeyi gördüler. Çeşit çeşit renkli ışıklar, kuşlar, olağanüstü görünen bir kartal ki gerçek miydi ben bile hala emin değilim… Ama söyler misiniz, nasıl açıklayacağız tüm bunları?
— Üçüncü bir büyücü vardı. Onu yakalayamadık ama merak etmeyin onun görevi olay yerini perdeleyen bir yanılsama büyüsü yapmaktı. İnsanlar yalnızca kaza yapmış arka arkaya duran iki arabayı ve korumaları görüyorlardı, diğer hiçbir şeyi görmediler. Zaten büyücüler olayın bir kaza gibi görünmesini istiyorlardı bu yüzden de alenen saldıramazlardı. Neyse, olay şoförün rahatsızlanması kaynaklı bir kaza yani bizim açıklamamız böyle olacak. Sizi hastaneye götürelim mi artık?
— Hayır! Karaköy’e gidiyoruz.
Mete bir kez daha hayran oldu kadına, görevine bu kadar bağlı, önceliklerini, hayatını ya da sağlığını hiç umursamadan belirleyen çok az insan vardı dünyada ve Abike onlardan biriydi.
“Tamam nasıl isterseniz.” dedi saygıyla ve o anda yanlarına yanaşan kendi ekibine ait aracın kapısını açıp onun binmesine yardım etti. Yaklaşan basın elemanlarını durdurmak üzereydi ki Abike ona engel oldu. Araçtan inerek,
“Değerli basın mensupları ilginize teşekkür ediyorum. Talihsiz bir kaza geçirdik. Ailemden birini kaybettim, biri ağır bir kriz geçirdi. Acımız büyük ama yas tutmadan önce daha büyük bir görevimiz var. Şimdi izninizle lütfen.” deyip tekrar arabaya bindi. Açılan yolda hızla uzaklaşırlarken,
“Mete Bey, ekibime büyü yapıldı. Onlarla siz ilgilenirseniz çok rahat edeceğim.” dedi.
“Son gelen ambülans bize ait. Merak etmeyin emin ellerdeler.”
Sonunda iyice rahatlayan Abike, arkasına yaslanıp gözlerini kapadı. Yaşadığı olayın travması ve bedenine aldığı darbelerin etkisi kendini göstermeye başlamıştı. Kendini şifacılarının ellerine bıraktı.
- Devam edecek
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı /10 -Gölge Güçlerin Yükselişi
Serhan Poyraz
Kadınlar / Charles Bukowski
Nevin Bahtişen
Yazdıkça İyileşir İyileştikçe Yazar
Yusuf Sarıkaya
Ahde Vefa
Dilek Tuna Memişoğlu
Bayram Hoş Bir Sadâ
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /2
Mehmet Şahan
Paylaşmak /2
Gevher Aktaş Demirkaya
Han Duvarlarında Anadolu
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Deniz İmre
Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar