DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Serhan Poyraz
Serhan Poyraz
Giriş Tarihi : 27-01-2026 13:32

Bitmeyen Savaş - Joe Haldeman

Bitmeyen Savaş…

Bu kitabı sadece okumadığımı fark ettim. Romanı okurken bir şey daha oluyordu. Sanki kelimeler, sayfada durmuyordu. Sayfadan kalkıp odanın içine yayılıyordu. Her cümle, bir yerin kapısını aralıyordu. Her paragraf, başka bir tarihin içine sızıyordu.

Bir noktadan sonra okuduğum şey “hikâye” olmaktan çıktı; bir “yer değiştirme”ye dönüştü.

Roman bittiğinde kitabı kapatmadım. Kitap kendiliğinden kapandı. Parmaklarım kapağın üzerinde kaldı. Bir süre öyle durdum. Saatime baktım. Sabahtı. Etrafımdaki sesleri dinledim. Hepsi de normaldi ama içimde normal olmayan bir şey vardı, hissediyordum.

Sanki “Bitmeyen Savaş”ın asıl sahnesi uzay değil de benim odamın içiydi ve o iki cümle, en baştan beri oradaydı.

Sessizliği bozan ve insanın zihninin içinde dolaşıp duran o iki cümle…

“Bu savaşı niye başlattınız?”
“Biz mi başlattık?”

Bir an, her yer alabildiğine karanlık ve sessiz oldu.

Sonra karanlığın içinde bir sahne belirdi…

Cambridge’deki Trinity College’in içinde, “Büyük Kapı” ile Şapel arasında yer alan bir oda ve bir adam…

Dışarıda gün henüz aymamıştı ve Isaac Newton’u o gece de uyku tutmamıştı. Masasında oturmuş not defterlerini karıştırıyordu. “Bazı Felsefi Sorular” adını verdiği not defterini açtı.

“Platon arkadaşım, Aristoteles arkadaşım, ama en iyi arkadaşım gerçek…”

Bir süre, defterin en başına yazdığı bu cümleye baktıktan sonra derin bir nefes alıp verdi ve ayağa kalktı. Kitaplar, not defterleri, mektuplar, optik deneyler için kullandığı prizmalar ve teleskoplarla dolu olan odasının pencere önüne geldi ve gökyüzüne baktı.

O yıllarda gökyüzü gizemliydi ve meraklı gözlerin ilgisini çekiyordu. Kepler gezegensel hareket yasalarını, Galileo düşen cisimler ve ivme üzerine yeni fikirlerini ortaya koymuştu. Descartes ise şüphe ve akıl yoluyla kesin bilgiye ulaşmaya çalışırken bilimsel düşüncenin temellerini atmış, modern felsefe ve matematiğin gelişiminde önemli bir rol oynamıştı.

“Hâlâ büyük bir boşluk var.” diye mırıldandı.

Ay gökyüzünde hâlâ asılı duruyordu ama bir yandan da silikleşmeye başlamıştı. Zaman biraz daha aktıktan sonra güneş doğduğunda kaybolacak ve sabah olacaktı.

İnsanlar zamanı gezegenlerin hareketlerine göre ölçüyorlardı çünkü sadece hareketi hissedilen güneş ve ay gibi nesnelerin bir ölçüsü olan göreceli zamanı algılama yeteneğine sahiptiler ve bu hareketlerden zamanın geçtiğini anlıyorlardı.

Gökyüzünün derinliklerine bakmaya devam ederken “Hayır. Yeterli değil. Hem yeryüzündeki hareketi hem de gökteki hareketi aynı yasayla açıklayacak bir sistem olmadan dünyada herşey tam olarak açıklanmış olmayacak.” diye düşündü.  

Bir matematikçi olmasının yanı sıra yoğun biçimde teolojik metinlerle de uğraşan biriydi ve ona göre evren, “rastlantıların toplamı” değildi. İlahi bir düzenle ayakta duran bir bütündü. Zaman, herhangi bir algılayıcı olmadan var oluyordu ve kendi doğası gereği değişmeyen ve değiştirilemeyen şekilde akıyordu, mutlaktı.

“Eğer zamanı hareketle tanımlarsan, hareketi açıklamak için kullandığın zemini, açıklamak istediğin şeyin içine gömmüş olursun. Zamanı, hareketten bağımsız bir referans olarak kurmazsam hareketi evrensel bir dille anlatamam.” diye mırıldandı.

Gökyüzüne son kez baktı ve gözlerini kapattı…

Sonra, insanın zihninin içinde dolaşıp duran o cümle duyuldu.

“İki olay aynı anda gerçekleştiyse, bu herkes için aynıdır.”

Çünkü Isaac Newton’un evreni, herkes için tek bir “şimdi”ye sahip bir evrendi.

Her yer alabildiğine karanlık değil ama sessizdi.

Yaklaşık iki yüz yıl sonra bir anda, yeni aymakta olan bir günün puslu ve sessiz bir sabahından bir sahne belirdi.

İsviçre’nin Bern şehrinin henüz tenha olan sokakları...

Aare Nehri ağır ağır akıyor, taş binalar sabahın geceden kalma serinliğini tutuyor gibiydi. Albert Einstein geceyi uyumadan geçirmişti ve o sabah, İsviçre Federal Patent Ofisi’ne giden yolun sessizliği içinde ağır adımlarla yürüyerek ofise gelmişti.

1902’den beri bu ofiste asistan müfettiş olarak elektromanyetik cihazlar için patent başvurularını inceliyordu. Masasında oturmuş, bir yandan kahvesini yudumlarken yeni bir dosya inceliyordu.  

Başkalarının icatlarını okuyup anlamaya çalışırken zihni dosyalardaki çizimlerden daha hızlı hareket ediyordu. Sürekli düşünce deneyleri yapıyordu ve bu sayede ışığın doğası ile zaman, uzay ve zamanın ilişkisi hakkında belirgin sonuçlara varıyordu.

Dosyaların çoğunluğunu kapsayan zaman, sinyaller ve senkronizasyon Isaac Newton’un evreninden kalma sessiz kabulleri taşıyordu
ama onun zihnini kemiren soru basitti…

“İki olayın aynı anda olduğunu nasıl biliyoruz?” diye mırıldandı.

Isaac Newton’un mutlak zamanını düşündü. Her yerde aynı hızla akan, herkes için ortak olan “şimdi”yi…

Elektrik ve manyetizma üzerine yapılan yeni deneyler, özellikle ışığın hızıyla ilgili ölçümler bu fikri ona bir süredir sorgulatmaya başlamıştı. Işık, gözlemciden bağımsız bir hızla yayılıyordu.

“İşte bu, Newtoncu zaman anlayışıyla bağdaşmıyor.” diye mırıldandı.

Kafasını dosyadan kaldırıp bir süre boşluğa baktığında bir trenin, yüksek hızla raylar üzerinde ilerleyerek perona yaklaştığı bir sahne canlandı zihninde..

“Şimdi, trenin ortasında bir yerde şimşek gibi güçlü flaş patlasa peronda duran bir gözlemciyle, trenin içindeki bir yolcu bu ışığı aynı anda mı görecek?” diye kendi kendine sordu.

Bu sorunun cevabı Isaac Newton’un evreninde net bir şekilde “evet”ti çünkü “aynı an” orada evrenseldi.

Albert Einstein bir süre hareketsizce durdu ve, “Eğer ışığın hızı herkes için aynıysa trendeki ve perondaki gözlemci için o an aynı yani evrensel olamaz.” düşüncesi zihninde belirdi.

Zihninde yaptığı düşünce deneyleriyle günler, haftalar geçti…

Her yer alabildiğine karanlık ve sessizdi…

Bern’in dar ve taş döşeli sokaklarından biri olan Kramgasse de gecenin sessizliğini içine çekmişti. Saat gece yarısını çoktan geçmişti, hatta gün aymak üzereydi. Sokak lambalarının solgun ışığı penceresindeydi ama rahatsız etmek istemiyormuş gibi içeri tam olarak girmiyordu.

İki yıldır ikinci kattaki oldukça sade döşenmiş bu dairede, eşi Mileva ve küçük oğulları Hans Albert ile yaşıyordu.

Üzerinde düzensizce duran kâğıtların olduğu çalışma masasındaydı. Neredeyse tüm kâğıtların üzerindeki satırlar karalanmış, cümlelerin üzeri çizilmişti. Denklemler sözcüklerle iç içe geçmişti.

Çalışmaya başlamadan önce pencerenin hemen yanında duran eski bir sandalyeye gözü ilişti. Sonra, duvara yaslanmış bir kitap yığınına baktı. Maxwell’in elektromanyetizma kuramı, Lorentz’in makaleleri, Mach’ın deneyimci felsefesinden sonra Newton’un “Principia”sına gözü takıldı. Bu kitap artık bir temel metin olmaktan çok, aşılması gereken bir eşik gibiydi.

Kalemini eline aldı. Kâğıdın en üstüne başlık yazmadı. Önce bir düşünceyi netleştirmesi gerekiyordu.

“Eşzamanlılık, sezgisel bir kavram mıdır?” diye sordu odasının içindeki karanlığa.

Sonra sadece bunu yazdı ve duraksayıp gözlerini kapadı. Sessizliğin içinde derinde bir yerlerde sanki tren raylarının sesini duyuyordu. Hayalinde yine o sahne vardı…

Gözlerini açtı ve masasındaki küçük cep saatine baktı. Gecenin sessizliğinde “tik tak” sesi duyuluyordu. Saatlerin yalnızca ölçtüğünü ama neyi ölçtüklerini söylemediklerini fark ettiğinden beri bu sese şüpheyle yaklaşıyordu.

Kalemi, az önce yazdığı cümlenin altındaki sıkışık boşluğa yazdı:
“Zaman, olayların dışında akan mutlak bir şey değil; olayları birbirine bağlama biçimimizdir.”

Buna emindi. Nitekim yıllar sonra da hayatı boyunca çok yakın bir dost ve “meslektaş” gibi gördüğü Michele Besso’yu kaybettiğinde de onun ailesine yazdığı taziye mektubunda; “Bizim gibi fiziğe inanan insanlar için geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayrım, sadece inatçı ve kalıcı bir illüzyondan ibarettir." diyecekti. Çünkü Besso’nun ölümü Albert Einstein için sıradan bir kayıp değildi; kendi hayat çizgisinden bir parçanın kopmasıydı.

O gece, masadaki kâğıtlardan birinde artık net bir ifade vardı...

Yazdıkları, birkaç ay sonra “Annalen der Physik”te yayımlanacak ve fizik tarihinde “Annus Mirabilis (Mucize Yıl)” makaleleri olarak anılacaktı.

O an için yalnızca düşünen bir adam, gecenin içinde, dar bir odada yazmaktaydı. Dışarıda Bern uyuyordu. Ama bu odada zaman artık eskisi gibi akmıyordu.

O yıl, arka arkaya yayımladığı makalelerle fiziğin yönünü değiştirdi. Bunlardan biri de “Özel Görelilik Kuramı” idi. Bu kuramda Albert Einstein, Isaac Newton’un mutlak zamanını sessizce sahneden indirmişti.

Zaman artık evrensel bir nehir gibi akmıyordu. “Eşzamanlılık” artık Tanrısal bir kesinlik değil, ölçüm prosedürlerine bağlı bir tanımdı. Bu, yalnızca fiziksel bir devrim değildi. Metafizikti. Çünkü artık evren, tek bir “şimdi”ye sahip değildi.

Albert Einstein dindar Isaac Newton gibi Tanrı’yı merkeze yerleştirmedi ama evreni rastlantıya da bırakmadı. Düzen, önceden verilmiş ilahi bir ritim değil, ilişkilerden doğan bir uyumdu.

Mileva’nın “Albert” demesi ile irkildi ve; “Uyumadın mı? Kendini bu kadar yorma lütfen.” diyen eşine gülümseyerek baktı.

Gün yeni aymış, karanlık yerini aydınlığa bırakmıştı…

Gözleri kamaştıran ışığın ardından, bir anda aynı yıllardan bir sahne belirdi:
Zürih Gölü’nün kıyısındaki Küsnacht’ta bir ev ve bir adam…

Carl Gustav Jung uyanıktı ve penceresinin önünde durmuş, göle bakıyordu. Su durgundu ama o, asıl hareketin yüzeyin altında olduğunu biliyordu çünkü hiçbir şey göründüğü gibi değildi.

Çocukluğu geldi aklına. Babası Protestan bir papazdı. Çocukluğunda, evlerinde Tanrı’dan çok söz edilirdi ama Tanrı’nın sessizliği hep daha baskındı. Dualar vardı ama karşılık her zaman yoktu. İnanç vardı ama anlam eksikti. Henüz çocukken bu çelişkiyi fark etmişti ve bu, onun ruhunda erken bir yarılma yaratmıştı.

“Zihnimde kendimi iki kişi olarak algılamaya başlamıştım. Biri; okula giden, konuşan, hayatın gerekliliklerine uyum sağlayarak yaşayan gündelik bendim. Diğeri ise zamansızdı, sanki yüzyıllardır orada olan ve inançlara göre yaşayan ben.” diye mırıldandı çocukluk günlerini düşündüğünde.  

Bu ikinci figür, daha sonra Jung’un kuramında “bilinçdışının sesi”ne dönüşecekti. Çünkü o, insan ruhunun tek parça olmadığını en baştan beri biliyordu. Bu yüzden, Basel’de tıp eğitimi alırken sinirler, kaslar ve refleksler, bedenden daha çok ilgisini çekmişti.  Ona bir şeyler eksik gelmişti ve sorular sormaya başlamıştı.

“İnsan neden acı çeker ve neden bu acının çoğu zaman neden fiziksel ve mantıklı bir sebebi yoktur?” diye düşünmüştü o zamanlar.

Bu gibi sorular sonunda onu psikiyatriye götürmüştü. Zürih’teki Burghölzli Akıl Hastanesi’nde çalışmaya başladığında ve hastalar üzerinde kelime çağrışım deneyleri yaptığında, bazı sözcüklerin onlarda ani duraksamalara yol açtığını fark etmişti. Bu anlarda zaman donuyor, düşünce kesiliyor ve sadece beden tepki veriyordu. Bilinçte görünmeyen ama davranışı yöneten enerji odaklarıydı bunlar.

“Kompleks” diye mırıldandı.

Aynı yıllarda Zürih’in entellektüel çevrelerinde Albert Einstein ile birkaç kez yüz yüze gelmişti. Albert Einstein, o dönemde henüz dünya çapında bir figür değildi ama Isaac Newton’un evrenini temellerinden sarsan düşüncelere sahipti. Onunla olan kısa sohbetleri, mektuplaşmaya dönmemişti ama “zaman” konusunu kendi alanına taşımasına yol açmıştı.

“Eğer zaman mutlak değilse eğer “an” herkes için aynı değilse o hâlde ruhun zamanı da çizgisel olmak zorunda değildi.” diye mırıldandı.

Onun için bu, bir kapının açılması demekti...

Daha sonra, Viyana’da Sigmund Freud ile tanışmıştı. Freud, bilinçdışını keşfetmişti ama onu dar bir alana hapsetmişti. Onun için bilinçdışının merkezinde bastırılmış cinsellik vardı.

“İnsan ruhunun mitolojik genişliğini açıklamak için bu yeterli değildi.” diye homurdandı.

Sigmund Freud ile aralarında düşünsel kopuş olunca, 1913 yılında onun yanından ayrılmış ve sonrasında ruhsal olarak bir anda çökmüştü. Ancak bu, varoluşsal bir kırılmaydı. O dönem bilinçli olarak içine kapanmış; gölgeler görmüş, sesler duymuş ama yine de kaçmamıştı. Tanrılarla, gölgelerle, bilge ihtiyarlarla konuşmuştu.

“Delirmemiştim. Halüsinasyon da görmüyordum. Tüm bunlar psişenin sembolik dilleriydi.” diye mırıldandı gülümseyerek…

Carl Gustav Jung tüm bu deneyimlerden sonra kuramını sistemleştirdi.

Bilinçdışı yalnızca bireysel değildi. İnsanlığın ortak hafızasının saklı olduğu; “kollektif bilinç dışı” diye derin bir katmanı daha vardı. Burada; anne, kahraman, gölge, bilge gibi kahramanlar vardı. Bunlar öğrenilmezdi; zaten vardılar ve sadece ortaya çıkarlardı.

Carl Gustav Jung için zaman, psişede döngüseldi. Rüyalar her zaman geçmişten gelmezdi. Bazen gelecekten de konuşurdu. Hatta bir bireyin yaşadığı kriz, binlerce yıllık bir mitin yeniden sahneye çıkışı da olabilirdi.

Derin bir iç çekip gözlerini kapadı…

Karanlığın içinde, Tanrılar susmuştu, semboller unutulmuştu ama bilinçdışı susmuyordu; rüyalarla, semptomlarla, çatışmalarla konuşmaya devam ediyordu.

Yıllar sonra…

Artık iyice yaşlanmıştı. Göl kıyısındaki odasının penceresinden dünyaya bakmaya devam ediyordu.

Geride kalan zamanda iki büyük dünya savaşı görmüştü. İdeolojilerin nasıl tanrılaştığını, tanrıların nasıl ideolojiye dönüştüğünü yaşamıştı. Bayrakların kutsal metinlere, liderlerin peygamberlere dönüştüğü çağlara tanıklık etmişti. Bunların hiçbiri tesadüf değildi. Bastırılmış kolektif gölgeler, tarih sahnesine kontrolsüz bir şekilde çıkmışlardı çünkü mitlerin zamanı ile tarihin içindeki “şimdiki zaman” çarpışırdı ve böylece bastırılan her şey, bir gün başka bir biçimde geri dönmüş olurdu.

Bireyin iç zamanı ile toplumun dayattığı zaman çatıştığı için, modern insanın temel hastalığının “anlam kaybı” olduğunu artık biliyordu. Hastalığın tedavisi ise insanın kendi bütünlüğüne doğru ilerlemesi ve kendi gölgesiyle yüzleşmesiydi. Ona göre insanın aydınlanması, içindeki karanlığı bilinçli kılmasıydı.

“İnsan Tanrı’ya inanmayı bıraktığında, Tanrı yok olmaz. Yalnızca başka bir biçim alır.” diye mırıldandı göle son kez bakarken…

Yorgundu, yatağına uzandı ve gözlerini kapattığında her yer alabildiğine karanlık ve sessiz oldu…

Yaklaşık bir ay sonra bir anda, yeni aymakta olan bir günün alabildiğine sessiz bir sabahından bir sahne belirdi.

Idaho Ketchum’daki Sun Valley’in biraz dışında dağların sert ama abartısız bir çizgiyle ufku kapattığı bir yerde olan bir ev ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sağ çıkan ama ondan asla gerçekten dönemeyen yazar bir adam...

Ev, ahşap ve taştan yapılmıştı. Pencereleri, dışarıdaki dünyayı  içeri davet etmek için değil de sadece çerçevelemek ister gibi fazla büyük değildi ama olması gerektiği yerdeydi. Bu evde zaman, saatle değil de ışıkla ölçülüyordu. O an, ışık pencereden eğik bir çizgi hâlinde içeri sızıyordu. İçerisi ne tam aydınlıktı ne de tam karanlık. Sanki gün, geceyle gündüz arasında bir seçim yapmaktan vazgeçmişti. Sanki zaman, bir an için karar vermeyi bırakmıştı.

Pencerenin yanındaki yazı masasında oturuyordu. Masayı bilerek oraya koymuştu. Yazmaya çalışırken dışarı bakmayı seviyordu; ağaçların rüzgârla nasıl hareket ettiğini, sabah ışığında dağların nasıl renk değiştirdiğini, akşamın nasıl ağırlaştığını görmek isterdi. Doğaya tutkundu ve döngülerine inanırdı.

Masasının üzerinde birkaç kâğıt vardı ama yazmak artık onun için geçmişte kalmış bir refleks gibiydi. Sanki kelimeler, bir zamanlar hayatı tutmaya yarayan bir ipti ve şimdi o ipin düğümü çözülmüştü.

Şortunun cebindeki küçük bozuk para cüzdanı rahatsız edince elini cebine attı. Cüzdanı çıkarıp masanın üzerine bıraktı.

Derin bir nefes çekerek geriye doğru yaslandığında sandalye gıcırdadı. Bu, evdeki en eski seslerden biriydi.

“Ah, o tanıdık ses.” diye mırıldandı.

Evdeki eşyalar kusursuz değildi. Koltuklar eskiydi, masa çiziklerle doluydu. Sandalyelerin gıcırtıları rahatsız edici değildi; tanıdıktı.

Salon geniş sayılmazdı. Duvarlarda birkaç av fotoğrafı, balıkçılıkla ilgili eski çerçeveler ve Afrika’dan kalma objeler vardı. Kitaplar raflarda düzgün dizili değildi. Bazıları üst üste konmuş, bazıları açık bırakılmıştı. Hepsi bir zamanlar tutulmuş, taşınmış, okunmuş ve şimdi bu salondaydı ama hiçbir kitap, onu okuyan bu adamın içindeki boşluğu dolduramıyordu artık.

Bozuk para cüzdanına uzandı ve içinden küçük bir metal çıkardı. Bunu yıllardır cebinde taşıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda bedenine saplanan yüzlerce şarapnel parçasından biriydi.

Şarapnel parçasını avucunun içine aldı. Küçük, soğuk ve sertti. Avucunu sıktığında metalin battığını hissetti. Canını acıtan metalin kendisi değildi, zamanın içinde sıkışmış olmasıydı.

“İnsanın bedeni cephede yaralanıyor ama ruhunun yaralandığını eve döndüğünde fark ediyormuş. Bu yüzden savaş sonrası eve dönmek, insanın kendi içine yeniden yerleşebilmesidir. Ancak ben bunu başaramadım.” diye hayıflandı.

Birden nereden geldiği belli olmayan bir ses duyuldu. Carl Gustav Jung’un sesiydi bu…

“Travma bir anı değildir; bir sürekliliğin kırılmasıdır. İnsan, hayatının içindeki kendine ait bir çizgiyi kaybeder. Dün ile bugün arasındaki bağ, görünmez bir yerden kopar ve sonra insan aynı yerde yaşar ama aynı zamanın içinde yaşamaz.”

İrkildi ve etrafına baktı ama kimse yoktu. Duyduklarını düşündü…

Ernest Hemingway’in kahramanlarının hiçbiri iyileşmiyordu çünkü onların yarası, geçmişte kalmış bir hatıra değildi; bugünün içine sızmış bir gölgeydi.

Carl Gustav Jung’un “gölge” dediği şey, Ernest Hemingway’de bir metafor gibi durmuyordu; gündelik hayatın içindeydi. Bardağın dibinde, masanın üzerinde, yatağının kenarında, bir bakışın içinde, bir suskunluğun ortasında ve bir cümlenin aniden kesilmesindeydi.

Yazım dili de bu yüzden yalındı. “Buzdağı tekniği” yalnızca bir edebiyat yöntemi değildi; bir hayatta kalma biçimiydi. O, görüneni anlatmakla yetinince asıl yük, cümlelerin dışında kalıyordu. Söylenmeyen, metnin gerçek ağırlığını taşırken anlam yükü okura geçiyordu ve böylece yazdıkları okundukça anlam bulmaya devam ediyordu. Diğer taraftan bu sadece estetik bir seçim de değildi. Bu, travmanın dile getirdiği zorunluluktu. Savaş sona ermiş olabilirdi ama savaş zamanı insanın içinde hep devam ediyordu.

Bir anda üç farklı ses duyuldu ve peş peşe konuşmaya başladılar.

“Benim evrenimde savaş başlar ve biter. Sonrasında savaş zamanı geçmişte kalır.” dedi Newton.

Hemen ardından Albert Einstein sözünü söyledi; “Benim evrenimde savaş zamanı gözlemciye göre biçim değiştirir.”

Carl Gustav Jung, ikisini de sakinlikle dinledikten sonra; “Benim evrenimde ise o zaman, ruhun içindeki karanlık odalarda dolaşır; bazen geri gelir bazen de hiç gitmemiş gibi davranır.” dedi.

Ne olduğuna anlam veremiyordu. Sesler duyuyordu ama etrafında kimse yoktu. Pencere kenarındaki masasında yalnız başına oturuyordu, Mary içeride uyuyordu. Belki de her şey zihninin içinde olup bitiyordu. Duyduklarını tekrar düşündü ve “Peki benim evrenimde?” sorusunu mırıldandı.

Carl Gustav Jung’un sesi duyuldu bir an; “Benim söylediklerimi bir daha düşün. Sorunun cevabı orada.”

Ernest Hemingway, bu tuhaf seslere alışmaya başladığını düşünürken hafifçe gülümsedi.

Onun evreninde ise zaman, savaşta bedenine saplanmış küçük bir şarapnel parçası gibi taşınıyordu.

Jake Barnes, “Güneş de Doğar” romanında bu yüzden bir zaman kopuşunun içindeydi. Yoksa Paris aynı Paris’ti; kafeler doluydu, şarabın tadı aynıydı. İnsanlar gülüp konuşuyor ve sigaralarını içiyordu. Fakat Jake, bu dünyanın içinde eksik bir varlık gibi dolaşıyordu. Bedensel yarası, Jung’un travmasının somut hâliydi: Dışarıdaki hayat akarken, onun içindeki süreklilik kırılmıştı.

Frederic Henry ise “Silahlara Veda” romanında bu kopuştan kaçmayı denemişti. Savaştan sağ çıktığında aşka sığınmıştı. Bir otel odasına, bir kadının sesine, bir suyun akışına tutunmuştu.

Ama Jung’un işaret ettiği gibi, travma yalnızca yaşanan bir felaket değildi; geri dönüldüğünde eski benliğin bulunamamasıydı. Frederic’in dramı, savaşın içinden çıkması değil, savaşın içinden çıkan kişinin artık kendisi olmamasındaydı.

Robert Jordan, “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” romanında savaş zamanının insanın içinde yarattığı kopuş gerçeğini en çıplak hâliyle yaşar. Savaş henüz bitmemiştir ama onun içinde, çoktan kalıcı bir şeye dönüşmüştür. O, henüz evine dönmemiş olsa da dönebileceği bir “eski benlik” olmadığını sezer.

Bu, Jung’un travmasının en ağır hâlidir: “İnsan daha yıkımın içindeyken dönüşün mümkün olmadığını bilir.”

Robert Jordan, köprünün patlamasını planlarken bile “sonra”yı düşünür. Dağları, rüzgârı, Maria’yı… Ama o “sonra” boşlukla doludur. Çünkü geleceğe dair düşünceler bile artık güvenli değildir. Maria ile kurduğu ilişki, parçalanmış benliği bir arada tutma çabasıdır. Jungcu anlamda aşk, insanın kendine geri dönmek için kurduğu bağı simgeler. Ama travma bir anı değil de varoluşun içine sinmiş bir kırılma olduğundan, bu bağ uzun süre dayanamaz. Bu yüzden Robert Jordan ölümü kabul eder. Ölüm, yenilgi değildir; geri dönülemeyecek bir eşiğin sessiz bilgisidir.

Avucundaki şarapneli masaya bırakıp dışarıya baktı. Rüzgâr ağaçların içinden geçiyordu. Işık, kararını vererek eğik olmayı bırakmış ve daha net olarak içeri sızıyordu. Zaman, kendini yeniden ölçer gibi olmuştu onun içinde değişen bir şey olmamıştı.

Artık geri dönüş yoktu, kaybettiğini o an kabul etti. Mary’ın sakladığı silahların bulunduğu dolabın anahtarını o sabah uyandığında bulmuştu, cebindeydi. Sessizce yerinden kalktı ve dolabı açtı…

Kısa bir süre sonra, kapının eşiğinde bir el patlama sesi duyuldu…

Havada asılı kalan barut kokusunun içinden yaklaşık otuz yıl sonraki bir anda bir başka sahne belirdi…

Massachusetts’deki bir evde bir adam…

Patlama sesleri zihninde yankılanınca gözlerini sıkıca kapattı. Nefesini tutup yumruklarını sıkarak bir süre şakaklarına bastırdı, sonra nefesini tutmayı bıraktı. Gözlerini açtı ve olduğu yerde doğruldu. Sağ yumruğu hala sıkılmış bir haldeydi. Hipnotize olmuş gibi yumruğuna bakıyordu. Yavaş yavaş yumruğunu gevşetti ve avucunu açtı…

“Mor Kalp” oradaydı…

Hafifmiş gibi görünüyordu ama ağırlığı, bir madalyanın taşıyabileceğinden fazlaydı.

Altın rengi bir çerçevenin içinde, mor bir kalp, kalbin ortasında sol profiliyle George Washington’un yüzü vardı. Sanki bakmaktan çok tanıklık yapıyordu ve savaşın bedelini bilen birinin yüzü gibi duruyordu. Kalbin hemen üstünde, iki yanında yeşil yaprakların uzandığı bir kalkan vardı. Madalyayı çevirdiğinde arka yüz tamamen altın rengiydi. Ön yüzün duygusu yoktu. Sadece “Askeri Liyakat için” yazan üç kelimelik bir ifade ve altında bir isim için boşluk vardı.

Mor Kalp, bir zafer madalyası olmadığından, üzerinde bir tarih ve bir savaş adı yazmazdı. Bu madalya, kazanılan bir şeyi değil; katlanılan şeyleri temsil ederdi. Şeridi bu yüzden koyu mordu ama saflığın, masumiyetin rengi olan beyaz ince çizgilerle çevriliydi. Saflık, bu madalyada savaşın kendisinde değil, ona katlanan bedendeydi.

Avucunu tekrar kapattığında madalya kayboldu ama hissi kalmıştı. Mor Kalp, takılmak için değil, taşınmak için verilmişti ve Joe Haldeman, onu cebinde değil belki ama zamanının içinde taşıyordu.

Vietnam Savaşı'ndan  yıllar sonra bugün bile, yol kenarındaki ölü hayvanların kokusu, orman sıcağında çürüyen günlerce önce ölmüş cesetlerin kokusunu ona hatırlatmıştı.

Kokular...

Bilim insanları, kokuları diğer duyulardan gelen bilgilerden daha keskin bir şekilde hatırladığımızı söylerler.

“Çünkü geceleri çalılıkların arasında dolaşan, dinozorlardan uzak duran ve görme yerine kokuyla yaşayan küçük bir kemirgen benzeri şeyden evrimleştik ve kokuları görmezden gelememe yeteneğimizi ve onları ve çağrışımlarını hatırlama becerimizi koruduk.” diye aklından geçirdi Joe Haldeman.

“İnsanlar çocukluğunu fotoğraflarla hatırlarlar ama beni geçmişe bağlayan şey, yüzler değildi, kokulardı.” diye düşündü sonrasında da.

Çam dumanı ve plastik kokusu onun en eski ve en güçlü iki anısıydı. Hatırladığı ilk koku, karanlığın içinden gelmişti.

1946 yılıydı…

İkinci Dünya Savaşı yeni bitmişti ve Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombalarını evlerinde izleyenler ve savaştan yeni dönmüş insanlar “yaşıyoruz” demeye çalışıyordu. Artık herkesin gülmeye ihtiyacı vardı ama yüzlerdeki gülüşler hala donuktu. Haldeman ailesi ise o sıralar New Orleans’taydı.

“O gün bana plastik bir maske giydirdiler. Ben Mickey Mouse, kardeşim de Donald Duck olmuştu ve beni oyuncak bir vagona oturmuşlardı. Kardeşim vagonu çekiyordu. Herkes bize bakarak gülümserken ikimiz de maskelerin içinde nefessiz kalıp plastik kokusunun içinde boğuluyorduk. O gün ilk kez “boğulmak” kelimesinin ne demek olduğunu öğrenmiştim.” diye mırıldandı.

İkinci koku deneyimini ise daha egzotik bir ortamda, Alaska’ya giden ağaçlarla çevrili toprak bir yolda yaşamıştı.

“Sabah kahvaltısı için yakılan çam ağaçlarının dumanı…” diye düşündü.

O gün hava soğuktu ama dumanın sıcak olduğunu ve ağaçların içi yanıyormuş gibi koktuğunu hissetmişti.  

“Bana her zaman huzur veren bir plastik kokusu var ki o da Bakelit.” diye mırıldandı.

Babasının 12 yaşlarındayken homurdanarak aldığı ilk gerçek teleskobunun şık siyah bir “Bakelit” tüpü vardı ve yıllarca neredeyse her açık gecede yıldızlara, gezegenlere ve özellikle aya bakarak vakit geçirmişti. Önce düşük büyütmeyle, sonra orta büyütmeli bir mercek takarak, ardından da en yüksek büyütmeyle bakardı ve o zamanlar gizemli olan bu dünyaya yaklaşan bir uzay gemisinde olduğumu hayal ederdi. Dünya dönerken kraterli yüzey, penceresinin altından sessizce kayarken tehlikeli derecede yakın bir yörüngede dönüyormuş gibi hissederdi.

“Platon, Kopernik, Tycho, Kepler… Hepsi yakın dostlarımdı, ama filozof ve bilim insanı olarak değil, tıpkı aydaki kraterlerin tuhaf isimleri gibi.” diye mırıldandı o günleri düşündüğünde.

“Büyüdüğümde uzay adamı olacağım.” dediği aklına geldi ve hafifçe gülümsedi.

Bunu herkese söylemiş ve Harry amcası hariç ona gülmüşlerdi. Harry amcası, bunu başaracağına inandığını söyleyerek kendisine aydan bir taş getirmesini ondan istemişti.

Ancak, büyüdüğünde aya gitmek yerine Vietnam’a gidecekti...

“Vietnam'a gitmeyi kesinlikle istemiyordum ve bundan kurtulmanın bir yolu da orduda çalışmaktı. Astronomi bölümünden mezun olmadan bir yıl önce Mary Gay Potter ile bir yıllık evliydim. Deniz Kuvvetleri Gözlemevi'nde hayalimdeki işe başvurdum ve neredeyse işe alınacaktım…” düşüncesi belirdiğinde hafızasında, hüzünlendi.

Ancak donanma iş başvurusunu cevaplamadan önce askere alındı.

“Ayrıca Barış Gönüllüleri'ne de başvurdum ve Afrika'da altı yıl hendek kazmayı, Vietnam'da bir yıl insan öldürmekten daha çok tercih edeceğimi söyledim, ama hiç cevap vermediler.” diye mırıldandı sitemli bir şekilde.  

Daha önce “vicdanî retçi statüsü” için dilekçe vermişti, ancak askerlik şubesi, bağlı bulunulan kilisenin papazından bir mektup alana kadar süreci başlatmıyordu. Ancak o, ateistti ve ateistlerin papazı olmazdı.

Askere çağrı mektubu geldiğinde Kanada'daydı. İlk anda, daha az savaşçı bir ülkede vatandaşlık almayı ya da askere gitmemek için hapishaneye girmeyi düşündü ama ikisini de yapmadı.

Avucundaki “Mor Kalp”e baktı bir süre…

“Hapishaneye veya İsveç'e gitmememin resmi gerekçesi, hâlâ bir uzay adamı olmaya kararlı olmamdı; bu da öngörülebilir gelecekte bir devlet işi olacaktı. Altmışlı yılların sonlarında NASA'nın "Astronot Olarak Bilim İnsanı" programı vardı.” diye mırıldandı.

İki yıl sonra Vietnam'dan döndüğünde o program, eğitiminin yoğunluğu nedeniyle iptal edilmişti. Programdan mezun olan ve ayda yürüyen tek akademisyen jeolog Harrison Schmidt olmuştu.

1974 yılında eşiyle birlikte Florida’ya taşındı. Bir gece yemek masasına oturdu ve, "Bu gece size bir adamı öldürmenin sekiz sessiz yolunu göstereceğiz." diye yazarak “Bitmeyen Savaş” romanına başladı.

Gülümseyerek düşündü o geceyi, “Bu ilk satır, Temel Eğitim deneyimimden kaynaklanıyor. Gece yarısından hemen önce gece eğitim tatbikatı için yataktan kaldırılmıştık, belimize kadar karda yürürken boş mermi atıyorduk ve iki saatlik bu eğitimin ödülü, buz gibi soğuk bir Quonset kulübesinde oturup komando teknikleri üzerine bir derste uyanık kalmaya çalışmaktı. Üniformalı teğmen bize insanları öldürmenin sekiz sessiz yolunu göstereceğine söz vermişti; bunlar arasında birinin kafasına kürekle vurmak gibi son derece teknik ve sessiz şeyler de vardı.” diyerek mırıldandı.

Sonra günlerde de yazmaya devam etti. Florida’daki o yemek masasından sonra, hikâye artık “Vietnam anısı” gibi davranmayı bıraktı. Çünkü Joe Haldeman, savaşın anı olarak anlatıldığında geçmişte kalacağını biliyordu. Başka bir yol izledi. “Bitmeyen Savaş” romanında Vietnam’ı, yıldız gemilerinin içine sakladı ama okurun burnuna gelen koku yine aynı çürümüşlük oldu.

Bitmeyen Savaş, ilk bakışta bir bilimkurgu “asker romanı” gibi başlar. Bir yandan dünyada savaşlar sürerken diğer yandan da insanlık, galaksinin uzak ucunda kim olduklarını bilmedikleri “Tauranlar” ile bitmek bilmeyen bir çatışmaya girer.

Romanın anlatıcısı ve ana karakteri William Mandella, fizik okumuş bir genç olarak, “mantıklı bir seçim” sandığı bir yola girerek askere yazılır. Çünkü sistem, ona başka seçenek bırakmamıştır ve o anda romanın gizli motoru çalışmaya başlar ki o da “zaman”dır.

Joe Haldeman’ın dehası, savaşın en büyük yıkımının yalnızca bedende değil, takvimde olduğunu söylemesi ile belirginleşir. Burada “görelilik” devreye girer. Işığa yakın hızlarla yapılan yolculuklar, askerleri ileri cepheye “hemen” götürür ama dünyada yıllar, on yıllar, yüzyıllar geçer.

Mandella bir savaşa gider, döner; kendi evine döndüğünü sanır, ama dünya artık başka bir gezegendir. Dostlarının bazıları yaşlanmış bazıları ölmüştür, kültür, dil ve tüm diğer değerler değişmiştir.

Burada Newton’un mutlak zaman kavramı, ilk kez gerçekten görünür olur. Newton’un evreninde “dönüş” mümkündür. Çünkü zaman ortak bir zemindir.  Savaş biter, barış başlar; ölen ölür, kalan kaldığı yerden devam eder. Yani Newton’un modeli bir teselli gibi çalışır. Dünyanın düzeni bozulsa da zamanın düzeni bozulmaz.

Ancak Joe Haldeman, adı geçmese de Albert Einstein’ı romanın içine bir karakter gibi sokar. “Bitmeyen Savaş”ın aslında gerçek sahnesi uzay değil, eşzamanlılığın yıkıntısıdır. Mandella’nın trajedisi düşmanı yenememekten ziyade; “aynı ana” dönememektir. Görelilik, bu romanda askerin ruhuna işleyen bir yasa olur.

Sonra Jung gelir ve romanın en karanlık katı açılır. Jung’a göre travma, “hatırlanan bir olay” değil, sürekliliği kıran bir yarılmadır. Bu romanda, Mandella’nın içindeki çizgi kopar. “Ben” dediği şey, bir sonraki dönüşte artık aynı ben değildir. Çünkü kimlik, sadece anıların toplamı değildir, anıların birbirine bağlanma biçimidir. O bağ kopunca, insan “sağ kalır” belki ama yaşadığı hayata da yetişemez.

Bu noktada ayrıca, Jung’un “kompleks” adını verdiği duraksama anları da romanda çoğalmaya başlar. Mandella dünyaya döndüğünde her şey “normal” görünür; ama bazı kelimeler, bazı bakışlar, bazı kültürel jestler onda bir boşluk açar. Zaman, bir anda “donar” gibi olur. Çünkü onun içindeki zamanla dışarıdaki zaman artık aynı dili konuşmamaktadır. Jung’un gölgesi de burada devreye girer. Savaşın gölgesi, toplumun yeni normlarında dolaşmaya başlar. İnsanlığın “uyum” dediği şey, aslında kolektif gölgenin yeni kostümüdür.

Roman ilerledikçe Mandella ve Marygay’in ilişkisinde, Jung devreye girer. Çünkü aşk, burada romantik bir ödül değil, “benliğin sürekliliğini” tutmaya çalışan bir bağdır. Jung’un dediği gibi insan parçalanınca kendini yeniden bir arada tutacak bir sembole, bir ilişkiye, bir “anlam köprüsüne” ihtiyaç duyar. Mandella’nın Marygay’a olan aşkı, tam olarak bu köprüdür.

Ama savaş, bu köprüleri de bombalar. Çünkü görelilik sadece zamanı değil, yakınlığı da bozar. İnsanlar aynı yolda yürüyemez; biri hızlanırken diğeri geride kalır. Birinin kalbi aynı yaşta kalır, diğerinin yüzü değişir. Bir ilişkide en acı şey, birini kaybetmek değildir; onu bulup tanıyamamaktır.

Joe Haldeman, bu romanıyla Ernest Hemingway’in romanlarından farklılaşır.

Ernest Hemingway, travmayı dünyanın “dışında” bir kırılma olarak yaşatır: savaş biter, adam eksilerek döner; ama dünya aynıdır.

Joe Haldeman, travmayı dünyanın “içinde” bir kırılma olarak kurar: Adam döner ama dünya adamdan önce değişmiştir. Eksiklik sadece içte değildir, dışarıda da vardır. Bu yüzden yabancılaşma artık kişisel bir dram değil, kozmik bir kural gibi görünür.

Yani, Ernest Hemingway’in kahramanları “aynı şehirde başka bir hayat” yaşarken Joe Haldeman’ın kahramanları “başka bir yüzyılda aynı hayatı” aramıştı.

Bir an irkilerek etrafıma baktım, nerede olduğumu ilk anda anlayamadım…

Ben kitabı okurken, kitabın bende bir “eşzamanlılık” yıkıntısı kurduğunu fark ettim o an. Çünkü insan, bazı kitaplardan sonra, zamanın düz bir çizgi olmadığını hisseder ve ben de birazdan bir şey olacağını hissediyordum.

Oldu da…

Göz kamaştıran bir parlaklığın ardından bir sahne belirdi…

Odamdaydım, okumayı yeni bitirdiğim Joe Haldeman’ın “Bitmeyen Savaş” romanı elimdeydi.

Odam değişmemişti ama zaman değişmişti. Newton, Einstein, Jung, Hemingway ve Haldeman masamda oturuyorlardı ama farklı yıllardaydılar. Sahneler birbiri ardına belirip sonra kayboluyorlardı.

Cambridge’in taş duvarları, Bern sokakları, Zürih gölü, Birinci Dünya Savaşı, Vietnam, yıldızlar arası bir cephe ve bir de Idaho’nun sessizliği…

Zaman yolculuğu bir makineyle yapılmıyordu, bir iki cümleyle de oluyordu.

“Bu savaşı niye başlattınız?”
“Biz mi başlattık?”

İnsan bu iki sorunun içinde bir anda geçmişe düşüyordu ve evet, her savaşın bir başlangıcı vardı ama her suçun bir sahibi yoktu.

Bir anda Joe Haldeman konuşmaya başladı, “Biz başlattık ama başlatanın biz olduğunu bilmiyorduk.”

“Biz başlattık ve dönebileceğimizi sandık.” diye ekledi Ernest Hemingway.

Isaac Newton bir an susup sonra; “Başlangıç bir noktadır.” dedi.

Albert Einstein hemen onu düzeltti, “Başlangıç, bir gözlem meselesidir.”

Carl Gustav Jung son noktayı koydu: “Başlangıç, insanın kendine söylediği ilk yalandır.”

İşte “Bitmeyen Savaş” buydu: İnsanın, suçun kimin olduğunu sorarken sorunun kendisinin de bir suç olduğunu hissetmesi...

Her şey zihnin içinde olup bitiyordu…

Kitabı masaya bıraktım. Ellerime baktım. Parmaklarımda bir titreme yoktu. Yüzümde bir ter yoktu. Her şey normal görünüyordu.

Sonra aynaya baktım. Aynadaki yüz, benim yüzümdü ama tanıdığım yüz değildi. Gözlerim aynıydı ama gözlerimin altında başka bir zaman vardı. Şakaklarımda, daha önce fark etmediğim ince çizgiler vardı. Sakalımın bazı yerleri beyazlamıştı. Omuzlarım sanki biraz daha aşağıdaydı.

İçimden “ne oldu?” diye sordum.

Sanki  Isaac Newton’dan; “Zaman her yerde aynı akar.” ya da Albert Einstein’dan, “Bu göreli bir etkidir.” veya Carl Gustav Jung’dan, “Bu senin gölgen” gibi bir şey bekledim. Ama kimse konuşmadı. Çünkü bu kez, sahne değişmemişti, ben değişmiştim…

O an zaman yolculuğunun bazen, bir yerden bir yere gitmek olmadığını anladım. Zaman yolculuğu bazen, aynı yerde kalıp başka bir yıla düşmekti.

Koltukların eskiliği aynıydı. Masanın çizikleri aynıydı. Pencerenin kenarı aynıydı. Dışarıdaki rüzgâr aynı rüzgârdı ama ben, ben aynı değildim.

Belki de zaten hiçbir zaman aynı değildim…

Kendimi toparlayıp kitabı masadan alarak koltuğa oturdum ve kitabının arka yüzünde yazanlara bakarken nereden geldiği belli olmayan Joe Haldeman’ın sesiyle irkildim.

“Ölümcül bir hastalığın oldukça sağlıklı kurbanlarıydık.”

Etrafıma baktım, kimse yoktu…

***

NELER SÖYLENDİ?
@
Halise cihan Durmuşoğlu 1 ay önce
Gerçekten olağanüstü bir yazı. Çok ufuk açıcı ve etkileyici. Bağlantılar çok incelikle kurulmuş. Bütün yazılarınız çok güzel ama bu bambaşka

Serhan Poyraz

Serhan Poyraz

DİĞER YAZILARI Shakespeare ve Hamlet / Mina Urgan Yaşlı Adam ve Deniz - Ernest Hemingway Goriot Baba / Honore de Balzac Bit Palas / Elif Şafak Sinek Sarayı / Mine G. Kırıkkanat  Ev Sahibesi / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Abdülmecit / Hıfzı Topuz Ekmek Arası Keder / Muhammet Çavdar Mucize Dizeler / Gökhan Sağıt Zaman Yolcusunun Düşleri / Dilek Tuna Memişoğlu Mucizeyi Beklerken / Hüseyin Uyar Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları / Hulusi Turgut Yevgeni Onegin / Aleksandr Sergeyeviç Puşkin Denizden Gelen Kadın / Henrik Ibsen Vezir Gambiti / Walter Tevis Ağrı Dağı Efsanesi / Yaşar Kemal Açlık / Knut Hamsun Roma Mermer Şehir / Jona Lendering Mahşer / Stephen King Lysistrata / Aristophanes Zemheri Sıcağı / Hüseyin Uyar Yapı Ustası Solness / Henrik İbsen Yaban Ördeği / Henrik İbsen Mahcubiyet ve Haysiyet / Dag Solstad Anna Karenina / Lev Nikolayeviç Tolstoy Kreutzer Sonat / Lev Nikolayeviç Tolstoy Unutulmuş Zamanların Hikayesi / Bayram S.Taşkın Küçük Ağaç’ın Eğitimi / Forrest Carter Hayaletler / Henrik İbsen Hedda Gabler / Henrik İbsen Nora, Bir Bebek Evi / Henrik İbsen Muhteşem Gatsby / Francis Scott Fitzgerald Genç Werther’in Acıları / Johann Wolfgang Goethe Hayatımın Hikayesi / Giacomo Casanova Bir Halk Düşmanı / Henrik İbsen Yaban / Yakup Kadri Karaosmanoğlu Kanatsız Kuşlar / Louis de Bernieres Felsefe-i Zenan / Ahmet Mithat Efendi Amak-ı Hayal / Filibeli Ahmet Hilmi Hayvan Mezarlığı / Stephen King Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar Sahnenin Dışındakiler / Ahmet Hamdi Tanpınar Mahur Beste / Ahmet Hamdi Tanpınar Graziella / Alphonse de Lamartine Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Peyami Safa Othello / William Shakespeare Haremde Cinayet / Demet Mannaş Kervan 92.Saat / Ümmügülsüm Hasyıldırım Aklın Uçuşları - Leonardo Da Vinci / Charles Nicholl Ninatta’nın Bileziği / Ahmet Ümit Anadolu Kokulu Kadınlar / Dilek Tuna Memişoğlu Ketum / Ümit Polat Macbeth / William Shakespeare Bir Derviş’in Hikayesi / Abdulrahim Arslan Oyalı Kase / Ayfer Güney Yakın Koruma / Demet Mannaş Kervan Roma’nın Batısı / John Fante Shinrin Yoku / Hector Garcia - Francesc Miralles Hamlet / William Shakespeare Cahit Sıtkı Tarancı / Önder Göçgün Karamazov Kardeşler / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Kral Oidipus / Sophokles Kürklü Kişi / May Sarton Leyla ile Mecnun / Fuzuli Paul Verlaine / Stefan Zweig Shakespeare’in Dokuz Yaşamı / Graham Holderness Gılgamış Destanı Toza Sor / John Fante Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi / Charles Bukowski Sokrates’in Karısı / Gerald Messadie Geronimo Romeo ve Juliet / William Shakespeare Suç ve Ceza / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Sonsuzluğun Sesleri Kurtlarla Koşan Kadınlar / Clarissa Pinkola Estes Selvi Boylum Al Yazmalım Elveda Saraybosna Amin Maalouf’un “Semerkant”ı Amcanın Düşü / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Ivo Andriç / Drina Köprüsü
Advert
Yol Durumu
ARŞİV ARAMA