DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Serhan Poyraz
Serhan Poyraz
Giriş Tarihi : 02-01-2026 20:08

Shakespeare ve Hamlet / Mina Urgan

Karanlığın Stratford’un üzerine kalın bir örtü gibi çöktüğü o lacivert gecede, gökyüzündeki bulutların arasında kalan ay, aydınlatmaktan ve gizlemekten aciz, cılız bir ışık sızdırmaktaydı, yalnızca orada olduğunu hatırlatmak ister gibi.

Kasabanın kalbindeki kilisenin avlusu ise sessizdi. Nemli taş duvarlarından sızan ve içerisinde yüzyıllardır çözülemeyen bir gizem de taşıyan tuhaf bir yosun kokusu, hem havaya hem de toprağa karışmaktaydı.  

Açık gri renkli uzun paltosunun ucunu taşların üzerine sürte sürte yavaş adımlarla yürüyen oldukça da hırpani görünümlü bir adam avlunun girişinde belirdi. Elleri ceplerindeydi. Sanki gizlice izleniyormuş ve bu avluda yapılan her hareket geçmişe karşı işlenen basit ama yine de affedilmez bir suçmuş gibi ellerini bir an olsun ceplerinden çıkarmadan ağır ağır, sessizce yürümeye devam etti.

Biraz sonra aniden, ama tedirgin bir şekilde kilisenin bahçe duvarına yaslandı. Derin bir nefes aldıktan sonra başını kaldırıp kiliseye doğru baktı. Pencereler karanlıktı. Gecenin o saatinde kilisede kimsenin olmadığına emindi; kimse de onu gizlice izliyor olamazdı ama o, yine de yalnız olmadığını hissetti. Bir zamanlar burada yürümüş, konuşmuştu ve artık hayatta olmayan birinin hâlâ orada olabileceği düşüncesi içini ürpertmişti.

İstemsiz bir şekilde kiliseye doğru yeniden yürümeye başladı ve kapının önüne geldiğinde kapının tam kapanmamış olduğunu gördü. Hafifçe ittirdiğinde kapı açıldı ve içerideki soğuk, ağır ve ahşap kokan o eski hava yüzüne çarptı. Yavaşça içeri girdi.

Mumların çoktan sönmüştü; ama gölgeler hâlâ yerli yerindeydi. Mum ışığına benzeyen sarımtrak ama oldukça cılız bir aydınlatma, taş kemerlerin altından aşağıya doğru süzülürken gölgeler sütunların çevresinde ağır ağır dolaşıyor gibiydi. Gündüzleri ziyaretçilerin fısıltılarıyla dolu olan kilise, o an sanki nefesini tutmuşçasına sessizdi.  

Doğruca sunağın yanına; yere gömülü mezar taşının bulunduğu bölüme yöneldi.

Mezarın taşı, büyük bir yazara yakışmayacak kadar gösterişsizdi. Ellerini ceplerinden çıkarıp yavaşça diz çöktü; fakat taşa elini uzatmadı; çünkü üzerindeki yazıyı biliyordu.

“Sevgili dostum, Hazreti İsa’nın hatırı için,
Burada kapalı olan tozu kazmanla dağıtma;
Bu taşlara dokunmayana hayır duamı veriyorum,
Kemiklerimi yerinden oynatana da lanet olsun.”

Bir rica gibi başlayan bu sözler aslında bir mezarın dokunulmazlığından çok, sahibinin hayatı üzerinde yapılacak hoyrat kazılara karşı söylenmiş sert bir uyarıydı ve bir tehdit gibi sınır çiziyordu. O da bu çizginin önünde beklemeye başladı.

Sonra, bir an başını kaldırıp yan taraftaki duvara baktı. Büst oradaydı. Loş ışıkta yarı canlı, yarı taşlaşmış bir yüz gibi duruyordu. Gözleri gölgede kalmıştı. Dudaklarının kenarında ise tebessüm mü hüzün mü olduğu belli olmayan bir ifade vardı. Elinde kalem ve kâğıt tutan bir yazarın yazmayı henüz bırakmamış hâliydi bu belki de.

Büstün hemen altında, taşın içine kazınmış satırlara gözü takıldı. Karanlıkta okunmuyorlardı; ama o biliyordu orada ne yazdığını…

“Yargıda Nestor’u, dehada Sokrates’i, sanatta Maro’yu (Vergilius’u);
Toprak örter, halk yas tutar, Olimpos sahiplenir.
Dur yolcu, neden bu kadar hızlı geçip gidiyorsun?
Eğer gücün yetiyorsa oku:
Kıskanç ölüm, bu anıtın içine kimi kapattı?
Shakespeare’i.
Onunla birlikte doğa bile acele etti;
Onun adı bu mezarı,
harcanan her masraftan çok daha fazla süsler.
Bak! Yazdığı her şey,
yaşayan sanatı geride bırakır;
sayfa, yalnızca onun zekâsına hizmet eder.”

Dışarıda kısa bir süre sonra esmeye başlayan rüzgârla birlikte ağaçların yapraklarının birbirine çarparken ve dallardan kopanların avlunun taşlarında sürünürken çıkardığı çok sesli hışırtıya karanlığın içinden gelen boğuk bir ses eşlik etti.

Bekçi : Kim var orada?

Aynı soru kapısının sert bir şekilde kapanmasından sonra kilisenin içindeki karanlıkta bir kez daha yankılandı.

Bekçi : Kim var orada?

Kilisenin bekçisi koşar adımlarla mezar taşının olduğu bölüme geldi. Elindeki fenerle mezarın etrafına baktı. Kimseyi görmemişti; ama sorduğu soru hâlâ havada asılıydı. Avluya, kilisenin içine, mezar taşının üzerine her yere yazılmış ve silinmemişti.

Bekçi, mezara son bir kez daha baktı. Hırpani adam diz çökmüş halde oradaydı ve hareketsiz bir şekilde ona bakıyordu; fakat bekçinin gördüğü yalnızca mezar ve üzerindeki taştı.

Hırpani Adam (mırıldanarak) : Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele budur.

Bekçi bir ses duymuş gibi irkilerek feneri tekrar mezara doğru tuttu. Kimse yoktu.

Bekçi (mırıldanarak) : Gece gece aklımı kaçırıyorum galiba!

Kilise kapısının oradan gelen bir ses duydu. Bir karartı yaklaşmaktaydı, yürümekte olan birisinin adımlarının sesini duyabiliyordu. İçi ürperdi. Kalp atışlarının bir anda hızlandığını hissetti.

Elindeki feneri istemsizce sıktı ve kapının bulunduğu tarafa doğru yöneltti. Fenerin ışığı, titreyen bir çizgi gibi sıraların üzerinde gezindi. İşte oradaydı ancak karartı hâlâ uzaktaydı, netleşmemişti. O an, ne tamamen insan ne de yalnızca bir gölge gibiydi; ama yavaş yavaş büyüyordu; yaklaşmaktaydı. Sanki gece, kendi içinden bir şekil çıkarmış, ona doğru yürütüyordu.

Bir adım geri çekildi, sonra durdu. Bu, kilisenin bekçisiydi. Kaçamazdı, hareketsiz kalamazdı. O an, soruyu geciktirmekten başka bir şey yapmadığını fark etti.

Bekçi : Kim var orada?

Soylu Adam: Merhaba…

Oldukça iyi görünümlü, bir elinde bir kitap, diğer eli ise cebinde olan bir adam kendisine doğru yaklaştı.

Bekçi : Sen de kimsin?

Soylu Adam: Ben… Ben, eski metinlerle uğraşan biriyim. Daha çok sorularla… Evet, cevaplardan ziyade sorularla.

Bekçi dikkatle adama bakıyordu.

Soylu Adam : Şu sıralar, William Shakespeare’in metinleri üzerinde çalışıyorum.

Elini cebinden çıkarmadan avluya doğru kısa bir bakış attı.

Soylu Adam (duraksayarak, tedirgin bir şekilde) : Uzak bir yerden geliyorum. Buraya aslında yarın uğramayı düşünüyordum. Fakat bahçe kapısının açık olduğunu görünce ve gecenin de sorularla dolu bir gece olduğunu hissedince içeri girmemek mümkün olmadı.

Hafifçe gülümsedi.

Soylu Adam : Bazen, insan planladığı zamanlarda değil de planlamadığı anlarda gelir bazı yerlere…

Bekçi (aklından geçirir) : Demek kapıyı açık bırakmışım.

Ancak hatasının üzerini örterek başka bir şey söyledi.

Bekçi : Kilise kapalı. İçeride biri var sandım.

Soylu Adam : Kimseyi bulamadınız sanırım.

Bekçi : Hayır; ama birini gördüğüme yemin edebilirim.

Bekçi, el fenerini mezara doğru tuttu.

Soylu Adam (gülümseyerek) : Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!

Bekçi (gururlanarak) : Kızım edebiyat fakültesinde okuyor. William Shakespeare hayranıdır. Bu sözün onun bir oyunundan olduğunu biliyorum.

Soylu Adam (mezara doğru bakarak) : Orada artık onun bir bedeni yok; ama kelimeleri hâlâ yaşıyor. Belki de geceleri burada dolaşan ve sizin de bulmaya çalıştığınız şey; sorularını hâlâ sormayı sürdüren metinleridir.

Mezarın önünde diz çökmüş hırpani görünümlü adam ise hiç kıpırdamadan konuşmaları dinliyordu.

Hırpani Adam (aklından geçirir) : Şükürler olsun ki hayatım yerine kelimelerimi kazıyanlar da var!

Bekçi (soylu adama doğru bakarak) : Doğru olabilir. Kızım da söyler; William Shakespeare biyografileri tahminlerle doludur ve onu anlatan cümleler çoğu zaman “belki”, “muhtemelen”, “büyük olasılıkla” diye başlarlar.

Soylu Adam : Evet. Çünkü; tarih üstadımın hayatını eksik kaydetmiştir. Ancak metinleri, insan ruhunun en gizli odalarına kadar girmiştir. Mesela “kıskançlık”, içten içe kemiren, gözü kör eden, dili zehirleyen bir hastalıktır. “İktidar”, insanı ahlaki çöküşe sürükleyen bir zehirlenmedir. “Aşk” ise insanı parçalayan, dönüştüren ve bazen de yok eden bir güçtür.

Bekçi : O hâlde bir yazarı anlamak için hayatından çok, metinleri mi önemlidir?

Soylu Adam (bir an duraksayarak) : Üstadım söz konusuysa, evet. Onu eşsiz kılan paradoks da budur zaten.

Bekçi (başını sallayarak) : “Aşık Shakespeare” filminde Lady Viola’nın Shakespeare ile ilk karşılamasında dediği gibi…

Soylu Adam : Sen William Shakespeare misin yerine…

Bekçi : Sen William Shakespeare oyunlarının yazarı mısın?

Bekçinin gözü adamın elindeki kitaba takıldı. Feneri adamın eline doğru tuttuğunda kitabın kapağında Shakespeare’in resmini gördü.

Bekçi (gülümseyerek) : Gecenin bir yarısı elinde William Shakespeare ile ilgili bir kitapla mı sokaklarda dolaşıyorsun?

Soylu Adam (şaşırarak) : Ah, bu mu? Az önce okumak için bir kafede oturmuştum ve otele dönerken yolum buraya düştü.

Soylu Adam (kitabı göstererek) : “Mina Urgan’ın “Shakespeare ve Hamlet” kitabı.

Bekçi : Kızımda bu kitap yok.

Soylu Adam : İngilizcesi yok sanırım.

Bekçi (meraklı bir şekilde) : Kalın bir kitap. Mina Urgan kim? Hiç duymadım. Nasıl anlatıyor W.Shakespeare’i?

Soylu Adam : Mina Urgan, edebiyat araştırmacısı bir yazar ve İngiliz edebiyatı ile ilgili güzel kitapları var. Bu kitabında üstadı anlatmaya onun hayatından değil, eserlerinden başlamayı neredeyse zorunluluk sayıyor ve ‘Onu hayata indirgemeye çalışan her girişim, metinlerinin evrenselliğini daraltma riski taşır; çünkü onun oyunları, belirli bir yaşam öyküsünün değil, insanlığın ortak karanlıklarının ve çelişkilerinin sahnesidir.’ diyor.

Bekçi : Eserlerini detaylı anlatmış o zaman bu kitapta.

Soylu Adam : Evet. Üstadımın hayatı hakkında bilinen gerçekleri, farklı söylemleri ve eserleri hakkında ortaya atılan görüşleri kendi yorumunu da ortaya koyarak anlatıyor.

Bekçi (meraklı ve heyecanlı bir şekilde) : Merak ettim doğrusu. Biraz anlatır mısın? Kızıma söylemek için değişik ve ilginç bir şey öğrenirim belki.

Soylu Adam (hayranlıkla) : Seni gerçekten takdir ettim. Üstadımın mezarının bulunduğu kilisenin bekçiliğini yapıyorsun ve onun hakkında bu kadar meraklı ve bilgilisin. Keşke benim ülkemde de böyle insanlar olsa...

Bekçi (gülümseyerek) : Onların da çocukları benim kızım gibi olsaydı olurdu…

Soylu Adam (yorgun ve umutsuz bir şekilde) : Belki de… Oturalım mı?

Shakespeare’in mezarının önünde. Tam aralarında ise yerde diz çökmüş hareketsiz duran hırpani adam vardı ve kıpırdamadan onları dinlemeye devam ediyordu.

Hırpani Adam (aklından geçirir) : Bakalım, şimdi ne gibi yeni şeyler duyacağım?

Bekçi (heyecanlı ve meraklı bir şekilde) : Kitapta yazılanları en başından anlat. Bir çoğunu biliyorumdur kesin; ama sen yine de her detayı anlat.

Soylu Adam (gülümseyerek) : Tabii ki.

Soylu Adam (dikkatini toplayarak) : Başlayalım o zaman… Üstadın hayatında en çok konuşulan ama en az bilinen dönem, 1585 ile 1592 yılları arasıdır. Edebiyat tarihçileri bu döneme; “kayıp yıllar” der; çünkü o yıllarda onun neler yaptığı ve kimlerle temas ettiği net olarak bilinmez.

Bekçi (bilgiç bir edayla) : Ya! Her şeyin başlangıcı o yıllarda işte!

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet, haklısın. Stratford gibi küçük bir kasabada büyüyen taşralı bir gencin Roma tarihine, İtalyan kent devletlerine, hukuk diline, saray entrikalarına, denizciliğe ve tıbba bu denli hâkim olması yalnızca okul eğitimiyle açıklanamaz, öyle değil mi? Bu bilgi yalnızca kitaplardan değil, hayatın içindeki ilişkilerinden, gözlemlerinden ve deneyimlerinden süzülmüş olmalı.

Bekçi (onaylayarak) : Kesinlikle…

Soylu Adam : O dönemin Londra’sına baktığımızda, söz ile bilginin tam anlamıyla iç içe geçtiği bir şehir olduğunu görürüz. Tiyatrolar, hanlar, limanlar, mahkemeler ve meyhaneler; sınıfların, dillerin ve kültürlerin birbirine karıştığı ortak alanlardı. Biyografisindeki “kayıp yıllar”, onun sınıfsal bilincinin şekillendiği dönemdi. Soylu değildi ama soyluları çok iyi tanıyordu; köylü değildi ama halkın dilini ustalıkla kullanıyordu. Bu yüzden onun oyunlarındaki çift yönlü bakış doğrudan Londra deneyiminin ürünüdür diye düşünüyorum.

Bekçi (onaylayarak) : Di mi? İyi ki de gitmiş Londra’ya…

Soylu Adam (Hafifçe gülümseyerek) : Evet, iyi ki de... Onun hayat yolculuğunun haritasını biyografilerinde bulamazsın. Hayatına dair pek çok şey, şiirlerinde, sonelerinde ve oyunlarında saklıdır.

Bekçi (heyecanlı bir şekilde) : Ah, evet “Soneler”. Kızımın bana sıklıkla söylediği “Soneler”den bir kısım vardır.

“Yemin ederim, gözlerimle sevmiyorum seni;
Çünkü onlar binbir kusur görüyor sende.
Ama gözlerimin hor gördüğünü yüreğim sevmekte.”

Sevgi ancak bu kadar güzel ifade edilebilir, değil mi?

Soylu Adam “mezar taşına doğru bakarak) : Ölümünün üzerinden dört yüz yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen bugün hâlâ onu konuşuyor olmamızın sebebi de bu zaten. Bizi bize anlatıyor olması.

Elindeki kitabın sayfalarını karıştırmaya başladıktan bir süre sonra konuşmaya devam etti.

Soylu Adam : Ama Soneler’den önce yazdığı 1593’de yayımlanan “Venüs ile Adonis” ve ondan bir yıl sonra yazdığı “Lucrece’nin Irzına Geçilmesi” şiirleri de var. Biliyor musun onları?

Bekçi : Evet biliyorum. Açık seçik ifadelerle dolu şiirler.

Soylu Adam : O yıllarda, aşırı süslü ifadelerle ve şatafatlı bir anlatımla Ovidius’u örnek alarak erotik şiirler yazmak moda olduğu için bu şiirleri herkes yazıyordu. Üstadım da ününün büyük bir kısmını bu şiirlere borçluydu.

Bekçi : Evet, ama ben yine de “Soneler”i daha çok severim. Erotik şiirlerden sonra “Soneler”i okumak, acemi bir şairin yazdığı şiirlerden büyük bir şairin olgunluk çağında yazdığı şiirlere geçmek gibidir benim için...

Soylu adam gülümsedi ve bekçinin sözünü kesip konuşmaya başladı.

Soylu Adam : Ama şunu da unutma; “Soneler” birçokları tarafından eleştirilmiştir. Bir erkeğin başka bir erkeğe aşırı sevgi beslemesi, birçok eleştirmeni rahatsız etmiştir.

Bu kez de bekçi onun sözünü kesti.

Bekçi (sitem eder bir şekilde) : Ben bu eleştirmenleri gerçekten anlayamıyorum. Bu konuyu kızımla birçok kez konuştuk. “Soneler”deki erkeğe olan sevginin tümüyle ideal ve cinsellikten arınmış olduğu anlaşılabilirdir. Shakespeare’in kendinden çok genç olan o delikanlıyla, oğluna çok düşkün bir babanın tonuyla çoğu zaman konuştuğunu anlamak zor değil ki! Öte yandan, şairin şehvet dolu bir tutku duyduğu esmer tenli kadın da var.

Soylu Adam : Sonelerin Karanlık Kadını…

Bekçi (onaylayarak) : Evet, şairin aklını başından alan ve bir türlü kurtulamadığı kara sevdası… Üstelik bir de alabildiğine çirkin…

Soylu Adam (kahkaha atarak) : Gönül bu. Nereye konacağı belli olmaz.

Bekçi (gülerek) : Doğru…

Aralarında diz çökmüş vaziyette onları dinleyen hırpani adam da gülmeye başladı.

Kısa bir süre sonra adam tekrar kitabın sayfalarını çevirmeye başladı. Hâlâ gülümsüyordu. Kitabın içinde oyunların olduğu kısma gelince kendini toparlayıp yeniden konuşmaya başladı.

Soylu Adam : Üstadımın şiirleri deyince yalnızca erotik şiirleri veya soneler değil, oyunlarını da düşünmemiz gerekir; çünkü onun oyunlarının hem biçimi hem de özü şiirdir ve yazdığı oyunlarda şiirle tiyatro eşsiz bir uyum içinde bütünleşir.

Bekçi hâlâ gülümsüyordu.

Bekçi (Hafifçe gülümseyerek) : Gerçekten komik adammış Shakespeare! Komedyaları da muhteşemdir. Çok güldürürler beni.

Soylu Adam (onaylayarak) : Haklısın. Dünya edebiyatının güldürme yeteneği olan şairleri arasında üstadım bir numaradır. Komik karakterleri ile alay ederek onları eleştirmez; tam tersine, onlara duyduğu yakınlık ve sevgiyi seyircilerine de aşılar, onlarla birlikte gülmeyi öğretir.

Bekçi (onaylayarak) : “Windsor’un Şen Kadınları”ndaki şişman, zengin, küstah ve bencil bir şövalye olan Sir John Falstaff, “Bir Yaz Gecesi”ndeki eşeğe dönüşen Nick Bottom karakterleri muhteşemdir.

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet gerçekten de öyle. Üstadımın komedyalarındaki karakterlerin hepsi de birbirinden komiktir.

Bekçi (meraklı bir şekilde) : Sir John Falstaff karakteri başka bir oyununda daha vardı değil mi?

Soylu Adam : Henry IV oyununda da vardı.

Bekçi : Ah evet, İngiltere tarihi ile ilgili oyun.

Soylu Adam : Onun konusunu İngiliz tarihinden alan yedi oyunundan biri. Bu oyunlarında da onun dünya görüşünün çizgileri net bir şekilde ortaya çıkar. Ona göre, evren Tanrı’nın yarattığı kusursuz bir bütündü. Varlık zinciri en aşağıdan, cansız varlıklardan başlayıp en yüksek varlık olan Tanrı’ya kadar basamak basamak yükselirdi. Bu zincirin tek halkasının yer değiştirmesi bile tüm düzeni bozabilirdi. Bu düzende insanlar arasında en yüksek varlık ise kraldı. Kral iyi olunca ülke huzur içinde yaşar; kötü ya da güçsüz olunca ise ülkenin tüm düzeni altüst olurdu. Bu yüzden kralların kutsallığı önemliydi onun için.

Bekçi (meraklı bir şekilde) : Yani bugünkü anlamda bir demokrat olmaktan uzaktı Shakespeare, öyle değil mi?

Hırpani adam bu cümleden rahatsız oldu.

Hırpani Adam (sitem eder bir şekilde aklından geçirir) : Halka karşı gelip halktan nefret eden bir insan olmaktan çok uzaktım.

Hırpani adam bunları düşünürken hafifçe kıpırdayınca bekçiye sürtündü.

Bekçi (tedirgin bir şekilde) : Ah!

Soylu Adam (şaşırarak) : Ne oldu?

Bekçi (Şaşırarak) : Tuhaf bir şey hissettim. Biri bana dokunmuş gibi.

Soylu Adam : Sakin ol. Ben etrafta kimseyi görmüyorum.

Bekçi (mezar taşına doğru dönüp bakarak) : Bir de Shakespeare... Onu mu rahatsız ettim acaba?

Bekçi, az önceki tedirginliği ile alay eder şekilde gülümsedi. Soylu adam da mezar taşına baktı, bekçinin omuzuna birkaç kez dostça dokunduktan sonra konuşmaya başladı.

Soylu Adam : Onun rahatsız olmasını gerektirecek bir şey yok aslında. Elizabeth çağında yaşayanlara Ortaçağ’dan miras kalmıştı bu dünya görüşü. Ancak şu da vardır ki halkın kusurlarından çok, saraya bağlı soylu kişilerin dalkavukluğu, çıkarlarına düşkünlüğü ve züppeliğiyle alay etmiş biridir o. Oyunlarındaki tüm halk adamları da sağduyulu, dürüst ve cana yakın kişilerdir.

Bekçi (onaylayarak) : Biliyorum. Ben de zaten eleştirmemiştim onu.

Soylu Adam (meraklı bir şekilde) : Nerede kalmıştık?

Bekçi : Shakespeare’in İngiliz tarihi ile ilgili oyunlarından bahsederken onun dünya görüşüne geçmiştin.

Soylu Adam : Ah, evet. Onun İngiliz tarihi oyunlarının yanı sıra Eski Yunanistan ve Roma tarihi ile de ilgili Julius Sezar, Atinalın Timon, Anthony ve Kleopatra, Titus Andronicus ve Troilus ve Cressida gibi tragedyaları da vardır.

Bekçi : Shakespeare İtalya’ya gitmemiş diye biliyorum; ama sahne tasvirleri enterasan bir şekilde oldukça gerçekçidir.

Soylu Adam (gülümseyerek) : Kim bilir, İtalya’ya gidenlerden duymuştur belki.

Bekçi : Olabilir; ancak bir-iki oyununda ufak tefek yanlışlıklar da yok değildir. Mesela bir oyununda çalar saat vardır; ama o dönemde henüz çalar saat yoktur.

Hırpani adam ellerini başına götürürken bir kolu yine hafifçe bekçiye dokundu.

Bekçi (tedirgin bir şekilde) : Ah!

Soylu Adam (meraklı bir şekilde) : Ne oldu?

Bekçi (şaşkın bir şekilde) : Yine aynı şey… Biri bana dokunmuş gibi hissettim.

İkisi birden aynı anda gülerek mezar taşına baktılar.

Bekçi (gülerek) : Aman Tanrım! Tamam, tamam bir şey demedim.

Soylu Adam (Hafifçe gülümseyerek) : O zaman gelelim üstadımın o ölümsüz tragedyalarına ve onun hakkında güzel şeyler konuşmaya devam edelim…

Bekçi (bilgili bir edayla) : Romeo ve Juliet, Kral Lear, Othello, Macbeth ve Hamlet…

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. Eşsiz tragedyalardır.

Bekçi (meraklı ve hayran bir şekilde) : Bir yazar, hem komedya hem de tragedya yazmakta nasıl bu kadar başarılı olabilir?

Soylu Adam (gururlu bir şekilde) : Bu da onun eşsizliğidir. Dünya edebiyat tarihine baktığımızda Aristophenes ve Moliere’in yalnızca komedyada; Sophocles ve Racine’nin yalnızca tragedyada başarılı olduklarını görürüz. Öte yandan, Platon’un “Şölen”inin sonunda Sokrates, aynı adamın hem komedya hem de tragedya yazabileceğini ileri sürer. İşte, dünya edebiyatında bu savı doğrulayan tek yazar üstadımdır.

Bekçi (sitem eder bir şekilde) : Hiç kuşkusuz, ama gel gör ki eski oyunlardan esinlendiği için onu hep eleştirdiler.

Soylu Adam (onaylayarak ve sitemli bir şekilde) : Evet maalesef çok eleştirildi. Üstadım aynı oyun için tek bir kaynağı değil, birkaç kaynağı kullanırdı çoğu zaman. Okuduğu kitaplardan ve gördüğü oyunlardan aldıklarına uygun bulduğu eklemeleri yapar, elindeki malzemeyi canı istediği gibi değiştirirdi.

Bekçi (onaylayarak) : Dört yüzyıl geçmiş ama onun oyunları bugüne gelmiş. Üstelik belki de şu anda en çok izlenen oyunlar onun oyunları. Demek ki bir şeyleri doğru yapmış.

Bekçi  (mezara bakarak) : Tanrı’nın merhameti üzerine olsun sevgili dostum.

Soylu Adam (şükranla) : Amin!

Soylu adam da önce mezara sonra kilisenin tavanına doğru, ardından da önce elindeki kitaba ve sonra bekçiye baktı.

Soylu Adam (meraklı bir şekilde) : Üstadımın en çok hangi tragedyasını seversin?

Bekçi (emin bir şekilde) : Tartışmasız Hamlet!

Soylu Adam (gülümseyerek ve gururla) : Hiç şaşırmadım.

Soylu Adam : Onun tragedyaları içinde en çok okunan ve en çok tartışılan oyunu “Hamlet”tir. İlk kez 1603 yılında sahneye konulduğu düşünülürse 1601 veya 1602 yıllarında yazılmış olması muhtemeldir.

Bekçi (bilgili bir edayla) : Ya da belki de önceden yazılmış “Hamlet” diye bir oyun vardı ve onu yeniden yorumlamıştır. Ben böyle bir şey de duydum.

Soylu Adam : “Hamlet” oyunu konusunun ana hatlarını Belleforest’in 1567 yılında İngilizceye çevrilen “Histoires Tragiques (Trajik Öyküler)”den almıştır. Tabii ki de oyun metni üstadımın kendi yorumudur. Öte yandan da bahsettiğin gibi 1589-1594 yılları arasında oynanmış bir “Hamlet” oyunu olduğu o döneme ait belgelerden anlaşılır; ancak o oyunun metni günümüze ulaşmadığı için sana bu konuda net bir şey söylemem mümkün değil ne yazık ki.

Bekçi (bilgili bir edayla) : Belki de 1596 yılında 11 yaşındaki oğlu Hamnet’in ölümü, bu oyunu yazmasına ilham kaynağı olmuştur. Ne dersin?

Soylu Adam (hafifçe tebessüm ederek): Olabilir tabii ki de. Oyunda ölü olan baba Hamlet ve hayatta kalan oğul Hamlet. Belki de oğlunun yerine kendisinin ölmesini tercih ederdi, bilemiyorum.

Bu sırada hırpani görünümlü adam başını eğdi, oldukça üzgündü. Gözlerinden yanaklarına birer damla yaş süzüldü…

Soylu Adam : Kaynağı ne olursa Hamlet, üstadımın diğer tragedyalarından çok daha fazla ilgi çekicidir.

Bekçi (meraklı bir şekilde) : Neden böyle düşünüyorsun?

Soylu Adam : Üstadımın diğer tragedyalarında duygular ve tutkular ağır basarken Hamlet’de düşünce ağır basar. Hamlet’in de duygu ve tutkuları yoğundur; ama düşünen adamdır her şeyden önce.

Bekçi (heyecanlı bir şekilde) : Şimdi düşününce bak aklıma ne geldi. Hamlet’in tragedyası sadece içinde bulunduğu koşullardan değil, düşünceye düşman bir çevrede yaşamasından da kaynaklanıyor. Öyle değil mi? Oyunda, amcası Cladius düşünmekten korkuyor, annesi Gertrude ve sevgilisi Ophelia düşünce yeteneğinden tamamen yoksun, Ophelia’nın babası Polonius hem düşünceden kuşkulanıyor hem de düşünemeyecek kadar akılsız biri.

Soylu Adam (hafifçe gülümseyerek) : Laertes’i unuttun. O da düşünceyi hor gören biri.

Bekçi (onaylayarak) : Haklısın. Hamlet’in yanında düşüncelerini açıklayabileceği bir tek Horatio var.

Soylu Adam (meraklı bir şekilde) : Hamlet’in diğer bir farkı da ne biliyor musun?

Bekçi (şaşırarak ve meraklı bir şekilde) : Ben farkın düşünce temelli bir oyun olması olduğunu zannediyordum. Merak ettim şimdi, neymiş diğer farkı?

Bekçinin merakı, soylu adamı ilk anda gülümsetti ve sonra anlatmaya başladı.

Soylu Adam : Diğer fark, bu oyunda tüm ilginin Hamlet üzerinde toplanmasıdır. Macbeth’de Lady Macbeth kocası kadar önemlidir. Othello’da Iago, Othello kadar ilgimizi çeker, Julius Sezar’da Brutus, tragedyaya adını veren Sezar’dan daha önemlidir. Ya da ne bileyim, Anthony ve Kleopatra’da Kleopatra, Anthony’den daha fazla merak uyandırır. Oysa Hamlet’te, Hamlet dışında tüm karakterler birer gölge gibidir.

Bekçi (şaşırarak) : Hiç bu açıdan bakmamıştım. Bunu kızıma da söyleyeceğim.

Soylu adam eliyle “harika” anlamına gelen bir işaret yaptı.

Soylu Adam : Bu gece buraya geldiğimde, sen ‘“Kim var orada?” diye seslendiğinde bir anda kendimi yüzyıllar öncesinde hissettim ve ne yalan söyleyeyim; üstadımın mezarına doğru yürürken bu cümleyi duymak tüylerimi ürpertti.

Bekçi güldü ve sonrasında elindeki feneri mezar taşına doğru tuttu. Mezar taşı aydınlandığında bekçinin yüzündeki ifade bir anlığına değişti. Sanki az önce konuşulan her şey, taşın soğukluğunda kısa bir süreliğine donup kalmıştı.

Adam elindeki kitabı kapatmamıştı. Bir metnin içinden başka bir metne geçmeden önce yapılan o küçük  ön hazırlık gibi, adamın parmakları Mina Urgan’ın “Shakespeare ve Hamlet” kitabının sayfalarının içinde geziniyordu.  

Bekçi (şaşırarak) : Biz bu oyunu içten içe biliyoruz ya da yaşıyoruz sanki.

Soylu Adam (gülümseyerek) : Haklısın…

Tam o anda, dışarıda hafif bir rüzgâr esti. Ağaçların yaprakları birbirine sürtündü. Diz çökmüş halde iki adamın arasında duran hırpani görünümlü adamın omuzları hafifçe titredi. O konuşmuyordu belki; ama dinlediği her cümle, onun içinden geçen eski bir cümlenin yeniden doğmasına yol açıyordu.

Bekçi başını kaldırıp kilisenin karanlık pencerelerine baktı.

Bekçi (mırıldanarak) : Biraz önce dediğin gibi, burada dolaşan biri değil, sadece metinler…

Soylu Adam (heyecanlı bir şekilde) : Bak! Hamlet’in daha ilk cümlesinde üstadım bize oyun hakkında bir ipucu verir. Oyun, askerlerin nöbet değişimiyle gece yarısı başlar ve ilk replik; “Kim var orada?’”dır.

Bekçi (gülümseyerek) : Bizim bu gecenin de repliği…

Soylu Adam (gülümseyerek) : Aynen öyle ama bu soru, sadece bir nöbetçinin şüphesi değil. Bu soru, insanın karanlığa sorduğu ilk soru... “Kim var orada?’ demek, “Kiminle yaşıyorum? Kiminle aynı dünyadayım? Hangi gölgelerle aynı havayı soluyorum?” demek değil mi?

Bekçi bir an sessiz kaldı.  

Bekçi (meraklı bir şekilde) : Evet, ama o soruya cevap gelmez.

Soylu Adam (bilgili bir edayla) : Çünkü cevap, oyunun kendisidir. Surların üzerinde soğuk vardır; ama asıl üşüten şey soğuk değil, iki gece boyunca karanlığın içinden beliren o hayalettir.

Bekçi el fenerini kilisenin duvarlarında gezdirdi. Bu geceki “Kim var orada?” sorularının bu oyundaki replikle bu kadar örtüşmesi onu huzursuz etmişti. Üstelik birinin ona dokunduğunu da hisseder gibi olmuştu. Hem de iki kere. Her şeye rağmen dikkatini adama verip onu dinlemeye çalıştı.

Soylu Adam : Hayalet belirir. Kral Hamlet’e benzer. Sanki savaşa gidiyormuş gibi zırhlı ve silahlıdır. Askerler hemen Horatio’yu çağırırlar; çünkü o, bu oyunda “aklı temsil eden” kişidir. Horatio, hayaleti görünce dehşete düşer, fakat yine de onunla konuşmak ister.

Bekçi : Ama hayalet cevap vermez.

Soylu Adam (bilgili bir edayla) : Vermez, çünkü bu oyunda cevaplar kolayca verilmez. Hayalet konuşmayınca sahnenin içine günün doğacağını haber veren horozun sesi girer.

Bekçi : Yani karanlık geri çekilir.

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet, ama sadece şimdilik...

Mezarın önünde diz çökmüş hayalet, bu cümlede kıpırdadığında yine bekçiye hafifçe sürtündü; ama bekçi bu kez irkilmedi. Sanki bir şeyin dokunması artık bu gecenin doğallığına dahil olmuştu.

Adam heyecanla anlatmaya devam ediyordu.

Soylu Adam : Ölen kral Hamlet, Norveç kralı Fortinbras’ı savaşta yenip öldürmüştür ve Norveç topraklarına el koyma hakkını kazanmıştır. Ancak ölen Norveç kralının oğlu genç Fortinbras bir ordu toplayıp Danimarka’ya saldırmaya hazırlanmaktadır. Bu tragedya bir “öç alma” tragedyasıdır ve bu tragedyada sadece Hamlet değil, Fortinbras ve Laertes’in de babalarının öcünü alma isteği vardır; fakat üçü de aynı şekilde davranmaz.

Bekçi (derin bir nefes alarak) : Hamlet düşünür… Fortinbras yürür… Laertes saldırır.

Soylu adam (başıyla onaylayarak) : İlginç bir şekilde, Hamlet’i yakan ise düşünmesi olur.

Soylu adam anlatmaya devam etti.

Soylu Adam : İkinci sahne yeni kralın, yani Hamlet’in amcası Claudius’un söyleviyle başlar. Evlenmesini açıklar. Hem de öyle bir dille ki…

Bir an durduktan sonra ses tonunu sertleştirip kilisenin karanlığına doğru bakarak Cladius’u taklit etti.

“Biri sevinçli biri yaşlı gözlerle,
Cenazede neşe, düğünde ağıtla,
Sevinçle üzüntüyü aynı terazide tartarak,
Onu kendimize eş ettik.”

Bekçi (sinirli bir şekilde) : Bu sözler bile suç gibi. Ölümün üstüne yıldırım nikâh.

Soylu Adam (gözlerini kısarak) : Ama saray halkı bunu suç gibi görmez. Çünkü saray, çoğu zaman ahlakı değil, düzeni sever. Claudius’un kardeş katili olduğunu kimse bilmez ve oyunun sonuna kadar da sarayın çoğu bunu bilmeden ölür.

Bekçi (alaycı bir şekilde) : Devlet işleri işte! Fortinbras tehdidine karşı önlem alacaklar ya!

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. Claudius bir yandan aile içi günahın üstünü örter bir yandan da devlet diliyle konuşur. İşte Hamlet’in anlamaya çalıştığı yerlerden biri burasıdır: Sarayda her şey “normal” görünür. Yas bile bir törenin parçasına dönüşür. Oysa Hamlet’in dünyasında ise hiçbir şey normal değildir.

Bekçi, elindeki fenerin ışığını tekrar mezara çevirdikten sonra yere indirip bir süre daha mezar taşına baktı.  

Bekçi (mezar taşına bakarak) : Hamlet’in yalnızlığı da burada başlıyor.

Soylu adam, sanki Hamlet’in iç sesini avluya taşır gibi konuşmaya başladı.

Soylu Adam : Herkes bu tuhaf evliliğe onay vermişken Hamlet babasının yasını tutar. Keder, onun için sadece görüntüde değil; tam tersine ruhunun derinliklerine işlemiş bir şeydir. Üstüne bir de Claudius ona; ‘Neden hâlâ kederlisin?’ diye sorar. Hamlet’in cevabıysa hem bir kelime oyunu hem de içindeki savaşın dışavurumu gibidir: ‘Öyle değil efendimiz, fazlasıyla güneşteyim.’

Bekçi (kaşlarını kaldırarak) : Güneşteyim; ama karanlıktayım.

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. Bir insanın en büyük karanlığ,ı bazen en parak yerde başlar. Gertrude araya girer, oğluna “Karalar bağlama.”der; yeni krala dostça davranmasını ister. Fakat Hamlet’in karaları, görünen karalar değildir. Hamlet’i kahreden şey, annesinin aceleciliğidir.

Hırpani adam, “evet” der gibi başını eğdi. Bekçi yine bir ürperti hissetti, ama bu kez korkudan değildi. İçi acımıştı.

Adam elindeki kitaptan, Hamlet’in ilk büyük monoloğunu hem bir dua hem de bir lanet gibi okumaya başladı.

Soylu Adam : Ah bu fazlasıyla sağlam bedenim keşke erise, eriyip de bir çiy damlası olsa…

Bekçi (üzgün bir şekilde) : Sadece ruh değil, beden de suçun yükünü taşır.

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet, Hamlet’in bedeni, annesinin etinden ve kanından yoğrulmuştur; annenin günahı, oğlun bedenine leke gibi düşer. O yüzden Hamlet, canına kıymayı düşünür; ama Tanrı’nın yasağı onu durdurur. Bu oyunda ölüm, bir seçenek gibi görünür; fakat bu seçeneğin önünde inanç, görev, korku, düşünce gibi engeller vardır ve Hamlet’in trajedisinin sebebi, o engellerin içinde yaşamak zorunda olmasıdır.

Bekçi, “Tozu kazma, kemiklerimi oynatma. Yani sınırı geçme.” diyen mezar taşına tekrar baktı. Oradaki lanetli yazının Hamlet’in trajedisinin bütün unsurlarını kapsadığını o an anladı.

Soylu Adam : Hamlet’in dünyasında herkes sınır çizer. Claudius düzenin; Polonius ahlakın;  Laertes namusun ve babasının hayaleti “Anneni değil, amcanı cezalandır.” diyerek intikamın sınırını çizer. Hamlet ise o sınırların arasında sıkışır kalır; çünkü onun sınırı düşüncedir. Düşünce, insanı hem büyütür hem de hareketsiz kılar öyle değil mi?

Kilisenin içinde bir anlık sessizlik oldu. Kilise avlusunda ise yalnızca rüzgârın ve yaprakların sesi vardı. Bekçi, sanki bu oyunu daha önce hiç konuşmamışlar ve şimdi ilk kez bir şeylerin farkına varmış gibi mırıldandı.

Bekçi (mırıldanarak) : Demek bu oyun daha ilk cümlesinde bizi yakalıyor: Kim var orada?

Soylu Adam (mezara doğru bakarak) : Ve cevap, her seferinde başka olur. Bazen bir asker… Bazen ben… Bazen sen… Bazen de…

Gözleri, bekçiyle aralarında diz çöken hırpani adama kayar gibi oldu; ama bakışını belli etmeden devam etti konuşmaya.

Soylu Adam : Bazen de bir yazarın kelimeleri.

Bekçi, fenerin ışığını yere doğru indirip karanlığın içine baktı bir süre.

Bekçi (kararlı bir şekilde) : O zaman, biz Hamlet’i konuşmaya devam edelim.

Soylu adam kitabı yeniden açtı.

Soylu Adam (onaylayarak) : Devam edelim çünkü Hamlet, bir kez başladığında, insanın içinden kolay kolay çıkmaz.

Soylu Adam (kitabın sayfalarını çevirerek) : Nerede kalmıştık? Hah, tamam. Horatio hayaleti Hamlet’e anlatmıştı ve Hamlet, o gece surlara gitmeye karar vermişti.

Bekçi onaylayarak başını salladı. Soylu adam heyecanla anlatmaya devam etti.

Soylu Adam (heyecanlı bir şekilde) : Hayalet bir anda görünür. Hamlet’e herkesin içinde konuşmaz. Sadece “gel” diye işaret eder.

Bekçi (ürpererek) : Ve Hamlet gider.

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. Arkadaşları onu engellemeye çalışır. Horatio, Marcellus, askerler… Ama Hamlet’in içindeki ölüm arzusu, o engellemeleri aşar; çünkü zaten ölüm fikriyle iç içe yaşıyordur; ama burada asıl önemli olan, hayaletle baş başa kalınca Hamlet’in dünyasının bir anda değişmesidir. Hayalet ona babasının ruhu olduğunu söyler ve intikam görevini verir.

Bekçi, Hamlet sanki karşısındaymış gibiydi.

Bekçi (Soylu adama bakarak): Öcünü al!

Soylu Adam (üzgün bir şekilde) : Evet ama bu öç alma çağrısı bile Hamlet’i rahatlatmaz; tam tersine onu iyice parçalar. Hem babasının kulağına zehir damlatılarak öldürüldüğünü hem de annesinin daha babası öldürülmeden amcası Cladius ile birlikte olduğunu öğrenir. Cinayet kadar amcası ile annesi arasındaki ahlaksız ilişki de onu derinden yaralar.

Mezarın önünde diz çöken hırpani adamın yüzü, o eski utançla bir anda gölgelendi.

Soylu adam, Hamlet’in defter sahnesine geldiğinde bir an durdu.  

Soylu Adam (gözleri parlayarak) : Hamlet, kılıcını kullanmaktan vazgeçer ve defterini çıkarır.

Bekçi (gülümseyerek) : Kılıç değil kalem.

Soylu Adam (hayranlıkla) : Ve yazar: “Biri gülümser, gülümser de gene de haindir.” İşte Hamlet’in farkı buradadır. O, kötülüğün maskesini görür; ama maskeyi yırtacak gücü bulamaz. Birinci perde biterken de şöyle der: “Çığırından çıkmış bir dönem bu… Keşke hiç doğmasaydım bunu düzeltmek için.”

Bekçi : Belli ki bu görevi istemiyor!

Soylu Adam (kendinden emin bir şekilde) : Evet. Çünkü onun asıl arzusu öç almak değil, yok olmak.

Avluda bir an sessizlik oldu…

Bekçi (mezar taşına bakıp mırıldanarak) : Şimdi ikinci perde…

Soylu adam sakin bir şekilde anlatmaya devam etti.

Soylu Adam : İkinci perde yaklaşık iki ay sonra başlar. Burada üstadım sahneyi bir tuzaklar ağına çevirir: Herkes birbirini dinler, gözetler, takip eder. Polonius oğlunu Paris’te bile rahat bırakmaz, peşine Reynaldo’yu takar ve “Laertes hakkında bilgi topla.” der. Yani sarayın dili artık casusluktur.

Bekçi (kaşlarını çatarak) : Ya Ophelia?

Soylu Adam : Ophelia korkuyla karışık bir endişeyle Hamlet’in çılgın hallerinden babasına bahseder. Polonius’un dünyasında her şey basittir ve bu nedenle hemen bir “sebep” bulur. “Prens, aşk yüzünden delirdi.” diyerek umarsız bir şekilde Hamlet’in zihnini, Ophelia’nın mektubuna indirger.

Bekçi (alaycı bir şekilde gülümseyerek) : Sanki Hamlet yalnızca aşık olup delirebilir!

Soylu Adam (onaylayarak) : Aynen. Claudius bu sırada Hamlet’in iki çocukluk arkadaşını çağırır: Rosencrantz ve Guildenstern. Amaç arkadaşlık değildir, bilgi toplamaktır. Onlar da farkında olmadan sarayın kuklası haline dönüşür.

Bekçi (acıyarak) : Onlar kötü değildir; ama zayıftır!

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. Zaten Hamlet sadece kötülerle değil, zayıflarla da savaşır.

Soylu adam, Hamlet’in kitap okuduğu sahneden bahsederken sesi hayranlık dolu bir hal aldı.

Soylu Adam (hayranlıkla) : Sonra Hamlet bir kitap okuyarak sahneye girer. Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü Hamlet bunalımın ortasında bile okur. Bu, onun ruhunun hâlâ düşünceye tutunduğunu gösterir.

Bekçi (heyecanlı bir şekilde) : Polonius gelir…

Soylu Adam : Ve Hamlet onunla dalga geçer. “Balık satıcısı” der. Polonius anlamaz. Hamlet ise arkasından “Şu can sıkıcı ihtiyar aptallar.” diye fısıldar. Burada Hamlet’in deliliğinin ne kadar bilinçli bir maske olduğunu anlarız.

Bekçi bu kez karşısında Cladius varmış gibi bir tavır takındı.

Bekçi : Evet. Rol yapıyor!

Soylu Adam (başını sallayarak): Evet. Hamlet oyunun içinde oyun oynar ve bu yüzden üçüncü perdede, kurguladığı bir ‘oyun’la gerçeği ortaya çıkarmaya karar verir.

Bekçi (heyecanlı bir şekilde) : Tiyatrocular!

Soylu Adam (onaylayarak): Evet. Hamlet oyuncuları görünce canlanır; çünkü tiyatro onun için sadece eğlence aracı değildir; hakikatin ortaya çıkarıldığı da bir alandır.

Bekçi (mezarın taşına bakıp mırıldanarak): Hayalet, şeytan olabilir…

Soylu adam başıyla onayladı ve konuşmaya devam etti.

Soylu Adam : Bu yüzden Hamlet, amcasının suçunu kesin kanıtlamak ister ve işte o meşhur düşünce doğar: “Suçlu kral, cinayeti sahnede gördüğünde yüzündeki ifade her şeyi ele verir.”

Bekçi (heyecanlı bir şekilde) : Oyun içinde oyun!

Soylu adam, üçüncü perdeye geçmek için onay alması gerekiyormuş gibi mezar taşına baktı.

Soylu Adam : Sıradaki adımda, Ophelia bir dua kitabıyla dolaşırken Hamlet’in düşünceli bir şekilde sahneye girmesi var. Bu sahnede Claudius ile Polonius perdenin arkasına saklanmıştır ve Hamlet, insanlığın o en ünlü sorusunu sorar…

Bekçi (heyecanlı bir şekilde araya girerek) : Olmak ya da olmamak…

Soylu Adam : Bu cümle, yalnızca bir tirat değildir. Bu, insanın kendisiyle baş başa kaldığı andır. Hamlet, bu monologda ne kraldır ne prens ne de intikam peşinde koşan bir oğul. O anda Hamlet, yalnızca bir insandır ve sorusu; ‘Yaşamak mı daha onurludur yoksa bu yükten kurtulmak mı?‘dır.

Bekçi (meraklı bir şekilde) :  Cevap?

Soylu Adam (bilgili bir edayla) : Cevap yok. Ya da daha doğrusu, cevap korkunun içinde...

Bekçi (üzgün bir biçimde başını sallayarak) : Ölüm bile huzur değil.

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. Hamlet’in korkusu ölüm değil, ölümden sonrasıdır. Eğer ölüm mutlak bir hiçlik olsaydı, Hamlet çoktan canına kıyardı. Üstadım burada, ‘Ölümden sonra bir şeylerin süreceğine inanmak bizi yalnızca intihardan değil; harekete geçmekten de alıkoyar.’ demek istemektedir.

Dakikalardır hiç kıpırdamadan duran hırpani görünümlü adamın yüzünde; “Doğru…” der gibi acı bir tebessüm belirdi.

Soylu adam konuşmaya devam etti.

Soylu Adam : Hamlet, bu monologda yalnız kendisi adına konuşmaz. Tüm insanlık adına konuşur. Hepimizin içinde olan, ama çoğu zaman bastırdığımız soruyu dillendirir. Bu yüzden bu tirat yüzyıllar boyunca eskimedi, eskimeyecek de!

Bekçi (meraklı bir şekilde) : Ophelia?

Soylu Adam : Ophelia, Hamlet’e armağanlarını geri vermek ister; çünkü ona öğretilen budur. Sevgiyi bile iade etmek! Hamlet ise ona iki zehirli soru sorar.

Bekçi (sakin bir şekilde) : Namuslu musun? Güzel misin?

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. Hamlet’e göre bir kadın hem güzel hem namuslu olamaz. Bu, aslında Ophelia’ya söylenmiş bir söz değildir, annesine yöneltilmiş bir yargıdır. Hamlet annesini hırpalayamadığı için Ophelia’yı hırpalamaktadır.

Bekçi (yüzünü buruşturarak) : Zalimce!

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. Hamlet burada adil değildir; ama “Hamlet’in adaletsizliği, onun yarasından doğar.” dedi adam; Hamlet Ophelia’ya “Sizi sevmiştim bir ara.” der. Sonra da “Hiç sevmedim.” diye ekler. Önce sevgiyi inkâr eder sonra sevmediğini inkâr eder. Ophelia ezildikçe Hamlet’in saldırganlığı artar. “Manastıra git!” diye bağırır. Hem de tam dört kez… Çünkü Hamlet, Ophelia’nın bir gün annesi gibi ahlaksız olacağından korkar. Kadınlığı, bir kader gibi görür. Soylu adam bir şey düşünüyormuş gibi bir an durakladı; ama sonra konuşmaya devam etti.

Soylu Adam : Hamlet’in Ophelia’ya sorduğu son soru olan, “Baban nerede?” önemlidir. Bu, Ophelia’ya verilmiş son fırsattır. Hamlet, onun kendisinden yana olup olmayacağını anlamak ister ama Ophelia yalan söyler. İşte o an, Hamlet Ophelia’yı da kaybeder.

Soylu adam anlatmaya devam etti.

Soylu Adam : Hamlet çıktıktan sonra Ophelia’nın monoloğu gelir. Hamlet’in yıkımını anlatır. Aklın, dilin, kılıcın nasıl dağıldığını söyler; ama aslında üstadım burada ince bir ironi yapar. Çünkü Hamlet deli değildir ve asıl delirecek olan Ophelia’dır.

Bekçi (ürpererek) : Acımasız!

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. Üstadım merhametli değildir, ama gerçeğe oldukça sadıktır.

Soylu adam elindeki kitabın sayfalarını bir süre çevirdikten sonra üçüncü perdenin ikinci sahnesine geçti.

Soylu Adam : Ve şimdi “oyun içinde oyun.” Hamlet oyunculara ders verir. Nasıl konuşacaklarını, nasıl oynamaları gerektiğini anlatır. Bu sahne, üstadımın tiyatroya inancının açık ifadesidir. Tiyatro gerçeği saklamaz; tam tersine ortaya çıkarır.

Bekçi (gülümseyerek) : Ah Claudius…

Soylu Adam : Claudius, cinayet sahnesi oynandığında yerinden fırlar. O an, Hamlet artık emindir. Hayalet doğruyu söylemiştir. Hamlet sevinç içindedir. Haftalarca susmuş olmanın ezikliğinden sonra, salt aklıyla düşmanını köşeye sıkıştırmanın sarhoşluğunu yaşa; ama yine de kılıcını çekmez.

Bekçi (homurdanarak) : Yine de…

Soylu Adam (başını sallayarak) : Evet çünkü Claudius  dua etmektedir.

Bekçi : Ah evet. Cladius’un yalnız olduğu o sahne…

Soylu Adam : İlk kez Cladius’u sıradan bir insan olarak görürüz. Suçludur; kardeş katilidir. Dua etmek ister, ama edemez; çünkü kazandığı her şey hâlâ elindedir.

Bekçi (kızgın bir şekilde) : Uyanık! Hiçbir şeyden vazgeçmeden manevi olarak arınmak istiyor.

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. Hamlet o sırada oradadır. Amcasını diz çökmüş ve savunmasız halde görür. Onu öldürebilecek fırsatı vardır, ama o düşünür ve; “Onu şimdi öldürürsem cennete gider.” diyerek kılıcını kınına sokar.

Hırpani adamın yüzü bir kez daha gölgelendi; çünkü bu kararın bedelini çok iyi biliyordu.

Soylu Adam : Bu, Hamlet’in en büyük yanılgısıdır; çünkü Claudius aslında dua edememektedir. Hamlet bunu bilmez ve işte bu an, oyunun kırılma noktasıdır.

Bekçi (gözlerini kapatarak) : Her şey burada değişiyor!

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. Hamlet amcasından öcünü alamayınca öfkesi annesine yönelir. Annesinin odasına gider. Tartışırlar. Hamlet annesini sözleriyle resmen döver. Gerçekleri göstermek için annesinin yaptıklarına ayna tutmak ister ve odadaki perdenin arkasından bir ses gelir.

Bekçi (içini çekerek) : Hamlet ilk kez düşünmeden hareket eder.

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. Kılıcını çeker ve perdeye saplar. İlk kez düşünmeye vakit bulamadan eyleme geçmiştir. Yanlış kişiyi öldürür ve bu hata, oyundaki diğer ölümleri de peşinden sürükler.

Bekçi (mezar taşına bakarak) : Bir düşünce oyunu, kanlı bir oyuna dönüşüyor.

Soylu Adam (başını sallayarak) : Evet. Üstadım bu sahnede bize; “Kan akışı hızlandığında düşünce geç kalır.” der gibidir.

Kilise avlusunda bir süre kimse konuşmadı. Soylu adam sessizliği bozup yeniden anlatmaya başlayacaktı ki…

Bekçi (başını kaldırarak) : Ophelia…

Soylu Adam : Ophelia, Hamlet’in yapamadığını yapar. Düşünmez, dayanmaz ve çözülür.

Bir an durup sonra devam etti adam anlatmaya.

Soylu Adam : Dördüncü perdeye geldiğimizde, Hamlet sahnede yoktur. Sürgüne gönderilir, korsanlara karışır, kaderin garip bir cilvesiyle hayatta kalır. Elanoir’de sahne Ophelia’nındır ve artık kimse onu tutmaz.

Bekçi (üzgün bir şekilde) :  Babası öldü, ağabeyi yok ve Hamlet gitti.

Soylu Adam (onaylarak) : Evet. Ophelia ilk kez yalnız kalır; ancak bu yalnızlık onun için özgürlük yerine çöküş olur. Ophelia sahneye delirmiş halde girer, ama bu delilik, Hamlet’inki gibi bir maske değildir, gerçektir. Önce babasından bahseder sonra bedenle, cinsellikle, ölümle ilgili sözler söyler. Üstadım bu sahnede acımasızdır. Ophelia’nın ağzından sarayın bastırdığı her şeyi konuşturur.

Bekçi (yutkunarak):  Ve kimse Ophelia’yı dinlemez.

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. Dinler gibi yaparlar, ama duymazlar. Claudius onu izletir. Gertrude acır, ama anlamaz. Ophelia artık bir “fazlalıktır” ve sonra haber gelir; Ophelia boğulmuştur.

Bekçi (gözlerini kapatarak) : Sence intihar mıydı?

Soylu Adam : Üstadım bilinçli olarak burayı belirsiz bırakır. Gertrude’un anlattığı dalın kırılıp suya düşme sahnesi şiirseldir. “Eğer soylu olmasaydı, kutsanmış toprağa gömülmezdi.”diyen mezarcılar ise başka bir şey söylerler.

Soylu adam anlatmaya devam etti.

Soylu Adam : Laertes geri döner. Babasının öldüğünü, kız kardeşinin delirdiğini görür ve o, Hamlet gibi düşünmez; doğrudan öfkeye geçer.

Bekçi (başını sallayarak) : Laertes eylemdir.

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. Hamlet’in tam karşıtı. Claudius da bunu görür ve onu ustaca kullanır. Claudius, Laertes’e Hamlet’i neden cezalandırmadığını açıklar. Halkın sevgisinden, annenin düşkünlüğünden söz eder ve sonra zehirli bir meç ve zehirli bir kadeh şaraptan oluşan hain planı birlikte kurarlar. Bu plan, Hamlet’in eylemsizliğinin bedelidir.

Bekçi (derin bir nefes alarak) : Her gecikme, bir başkasına zaman kazandırır.

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. O zaman şimdi mezarlığa gelelim.

Bekçi (ayaklarının altındaki taşlara bakarak) : Zaten mezardayız.

Soylu Adam (gülerek) : İşte bu yüzden bu sahne hâlâ bu kadar güçlü.

Soylu Adam : Beşinci perdede, iki mezarcı Ophelia’nın mezarını kazarken şakalaşırlar ve ölümü sıradanlaştırırlar. Üstadım burada ölümü sahneden indirip gündelik hayata sokar.

Bekçi (hafifçe gülümseyerek) : Hamlet kafatasını eline alır.

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. Bir zamanlar güldüren bir soytarı olan Yorick’in kafatasını. Bu sahnede Hamlet, gücün de neşenin de zekanın da aynı yere vardığını anlar. Hamlet, Ophelia’nın cenazesini kendi gözleriyle gördüğünde de artık saklanamaz. Mezara atlar ve Laertes’le boğuşur. Bu sırada en açık cümlesini söyler: “Ophelia’yı seviyordum!”

Bekçi (iç çekerek) : Ama artık çok geç!

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. Cladius’un araya girmesi ile Hamlet ile Laertes kavgası yatıştırılır ve final sahnesinde planlanan hain düello başlar. Zehirli meç önce Hamlet’i ardından Laertes’i yaralar. Gertrude zehirli şaraptan yanlışlıkla içer. Gerçekler açığa çıkar ve Hamlet, sonunda harekete geçer.

Bekçi (homurdanarak) : Geç de olsa…

Soylu Adam (onaylayarak) : Evet. Hamlet harekete geçtiğinde zaten ölmekteydi ve ölmeden önce tahtı Fortinbras’a bırakır. Düşünen adam değil, eylem adamı geleceği devralır ve Hamlet son cümlesini söyler…

Bekçi (Soylu adamın sözünü keserek) : Bundan sonrası sessizliktir.

Bekçi bir ses duyduğunu zannedip irkilerek ayağa kalktı ve sırtını mezara doğru dönerek kilisenin içerisine bakmaya başladı. Elindeki fenerin ışığını kilisenin duvarında ve giriş kapısının çevresinde gezdirmeye başladı.

Uzaklardan bir horoz sesi duyuldu…

Soylu adam, gitmesi gerektiğini anlayarak ayağa kalktı ve minnetle sessiz bir şekilde mezar taşına baktı.

Mezarın önünde diz çökmüş hırpani adam da ayağa kalktı. Onun da gitme vakti gelmişti, gün ağarmaktaydı. O da mezar taşına baktıktan sonra uzun paltosunu taşlara sürte sürte yürümeye başladı. Ayak sesleri duyulmadı, ama yokluğu hep fark ediliyordu.

Bekçi arkasına döndüğünde mezarın başında kimse yoktu. William Shakespeare gitmişti, Hamlet gitmişti...

Bekçi, elindeki ışığı mezara tuttu. İlk anda taşın üzerindeki yazının değiştiğini zannetti. Bir kez daha dikkatlice baktı. Hayır, yazı değişmemişti. Duvardaki büste ve altındaki yazıya baktı. Onlar da değişmemişlerdi. Değişen görüş açısıydı...

Etrafına baktı ama hâlâ kimse yoktu. Kızının Hamlet’i okuduktan sonra yanına geldiğinde; “Baba, bu adam hep burada ama kimse onu görmüyor.” deyişi geldi gözlerinin önüne. İçi burkuldu…

Karanlığa doğru ışık tutmadan baktı ve bu kez yüksek sesle sormadı.

Bekçi (mırıldanarak) : Kim var orada?

Bu soru artık kendisine idi ve avluda kilisenin girişindeki ağacın dallarına bakarken ilk kez bu sorunun cevabını düşündü.

Rüzgar durmuştu, avlu alabildiğine sessizdi; ama birazdan gün ağaracaktı. Hayat, ardına bakmadan devam ediyordu. Zaman çok acımasızdı…

Kimdi o? Evlat mı, eş mi, baba mı yoksa hiç kimse mi?

Kısa bir süre önce kaybettiği, çok sevdiği ve hâlâ hayattaymış gibi davranarak ıölümünü kabul etmek istemediği kızını bir daha hiç göremeyecekti, tıpkı daha önce kaybettiği annesi, babası ve eşi gibi…

Hayatı zindan olmuştu. O karanlığın içinde kimsesi yoktu belki ama kendisi vardı.

Artık emindi.

Olmak ya da olmamak… İşte bütün mesele buydu…

Karar vermişti. Eylemsizliğini bırakacaktı, sonrasının sessizlik olduğunu bilerek…

Kiliseye geri dönüp mezara sessiz bir şekilde ve minnetle son bir kez daha baktı…

***

NELER SÖYLENDİ?
@
Sergül özkan 1 ay önce
Eylemsizlik belki de en büyük eylemdir bize öğretilenlerin tersine.Bir yerde okumuştum.Aslında biz yerimizde sabitiz.Hareket eden sadece düşüncelerimiz.Onlar yer değiştirir beden şekline bürünerek diye.Belki de o yüzden dönüp dolaşıp geleceğin yer başlangıç noktandır diye.Dönence gibi.Bir şarkı aklıma geldi sadece nakarat kısmı ama
Serhan Poyraz

Serhan Poyraz

DİĞER YAZILARI Bitmeyen Savaş - Joe Haldeman Yaşlı Adam ve Deniz - Ernest Hemingway Goriot Baba / Honore de Balzac Bit Palas / Elif Şafak Sinek Sarayı / Mine G. Kırıkkanat  Ev Sahibesi / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Abdülmecit / Hıfzı Topuz Ekmek Arası Keder / Muhammet Çavdar Mucize Dizeler / Gökhan Sağıt Zaman Yolcusunun Düşleri / Dilek Tuna Memişoğlu Mucizeyi Beklerken / Hüseyin Uyar Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları / Hulusi Turgut Yevgeni Onegin / Aleksandr Sergeyeviç Puşkin Denizden Gelen Kadın / Henrik Ibsen Vezir Gambiti / Walter Tevis Ağrı Dağı Efsanesi / Yaşar Kemal Açlık / Knut Hamsun Roma Mermer Şehir / Jona Lendering Mahşer / Stephen King Lysistrata / Aristophanes Zemheri Sıcağı / Hüseyin Uyar Yapı Ustası Solness / Henrik İbsen Yaban Ördeği / Henrik İbsen Mahcubiyet ve Haysiyet / Dag Solstad Anna Karenina / Lev Nikolayeviç Tolstoy Kreutzer Sonat / Lev Nikolayeviç Tolstoy Unutulmuş Zamanların Hikayesi / Bayram S.Taşkın Küçük Ağaç’ın Eğitimi / Forrest Carter Hayaletler / Henrik İbsen Hedda Gabler / Henrik İbsen Nora, Bir Bebek Evi / Henrik İbsen Muhteşem Gatsby / Francis Scott Fitzgerald Genç Werther’in Acıları / Johann Wolfgang Goethe Hayatımın Hikayesi / Giacomo Casanova Bir Halk Düşmanı / Henrik İbsen Yaban / Yakup Kadri Karaosmanoğlu Kanatsız Kuşlar / Louis de Bernieres Felsefe-i Zenan / Ahmet Mithat Efendi Amak-ı Hayal / Filibeli Ahmet Hilmi Hayvan Mezarlığı / Stephen King Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar Sahnenin Dışındakiler / Ahmet Hamdi Tanpınar Mahur Beste / Ahmet Hamdi Tanpınar Graziella / Alphonse de Lamartine Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Peyami Safa Othello / William Shakespeare Haremde Cinayet / Demet Mannaş Kervan 92.Saat / Ümmügülsüm Hasyıldırım Aklın Uçuşları - Leonardo Da Vinci / Charles Nicholl Ninatta’nın Bileziği / Ahmet Ümit Anadolu Kokulu Kadınlar / Dilek Tuna Memişoğlu Ketum / Ümit Polat Macbeth / William Shakespeare Bir Derviş’in Hikayesi / Abdulrahim Arslan Oyalı Kase / Ayfer Güney Yakın Koruma / Demet Mannaş Kervan Roma’nın Batısı / John Fante Shinrin Yoku / Hector Garcia - Francesc Miralles Hamlet / William Shakespeare Cahit Sıtkı Tarancı / Önder Göçgün Karamazov Kardeşler / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Kral Oidipus / Sophokles Kürklü Kişi / May Sarton Leyla ile Mecnun / Fuzuli Paul Verlaine / Stefan Zweig Shakespeare’in Dokuz Yaşamı / Graham Holderness Gılgamış Destanı Toza Sor / John Fante Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi / Charles Bukowski Sokrates’in Karısı / Gerald Messadie Geronimo Romeo ve Juliet / William Shakespeare Suç ve Ceza / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Sonsuzluğun Sesleri Kurtlarla Koşan Kadınlar / Clarissa Pinkola Estes Selvi Boylum Al Yazmalım Elveda Saraybosna Amin Maalouf’un “Semerkant”ı Amcanın Düşü / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Ivo Andriç / Drina Köprüsü
Advert
Yol Durumu
ARŞİV ARAMA